Wednesday, January 7, 2009

ATATURK'UN BULGARISTAN'DAKI TURK KATLIAMINI ONLEYISI

19 Mayis 1934 yilinda bir darbe yapan Bulgar Ordusu, kurdurdugu gecici hukumet sayesinde Hitler Almanya'sinin safinda yerini almis, Bulgaristan Turkleri arasinda yayginlasan "Turan Genclik ve Spor Cemiyetleri Birligi'ne karsi polis takibatina gecip iskence ile oldurmeler cogalmisti. Ayrica Bulgar koylerinden teskil ettikleri cetelerle toplu katliama baslamak uzereyken, Turk istihbarati bu haberi Ataturk'e iletir. Ataturk de, o siralarda Trakya'da askeri tatbikat yapmakta olan 3. Ordu Komutani Salih Omurtak Pasa'ya, biraz Bulgar sinirini ihlal ederek Bulgarlar'a gozdagi vermesi konusunda talimat verir.

Yagmurlu bir gecede aksamdan Bulgar sinirini sapa bir yerden gecen askerimizin oncu birlikleri, sabah ortalik aydinlandiginda Filibe yakinindaki Haciilyas (Pirvomay) kasabasina varmislardir. Once kendi askerleri sanan Bulgarlar, hava iyice aydinlaninca, Filibe'ye dogru ilerleyen birliklerin Turk askeri oldugunu fark etmisler ve olay Bulgar kralina iletilmis. Telefona sarilan Kral III. Boris, Ataturk'le yaptigi gorusmede, "Ekselanslari acaba Bulgaristan' a harp mi ilan ettiniz?" diye sorar telasla. Ataturk, "Neden boyle bir sey yapalim ki!" deyince, Kral Boris:'Askerleriniz Filibe onlerinde ve Sofya yonunde ilerliyorlar!" diye cevap vermis. Ataturk "Yolu sasirmislardir, Kral Hazretleri, simdi olayi tetkik eder, Hasmetmeaplarina malumat arz ederim" diyerek teselli etmis ve Salih Omurtak Pasa'ya: "Maksat hasil olmustur, geri donun", talimati gonderilmistir.

Bu gozdagi uzerine, Kral hemen duruma el koymus ve kitle halinde yapilmasi plânlanan Turk katliami da durdurulmustur. O zamanki Turanci liderlerden, cemiyetin Genel Baskani Varnali Omer Kâsif Bey'den, Bulgaristan' da bu olay icin Bulgar koylerinden irkci "Rodna Zastita" (Vatan Savunmasi) cetelerinin hazirlandigini ve her Turk koyunun katliami icin buyuk hendekler kazildigini dinlemistim. Salih Omurtak Pasa olayini da bizzat bu orduda albay olarak gorev yapan ve oncu birliklerde yer alan, yazar Emine Isinsu'nun babasi merhum Tumgeneral Aziz Zorlutuna (esi merhume saire Halide Nusret Zorlutuna idi) Pasa'dan dinlemistim." (Sunus bolumu syf.26-27)

Ahmet Serif SEREFLIBULGARISTAN'DAKI TURKLER (1879-1989)T.C. KULTUR BAKANLIGI YAYINI

Emir Hüseyin Acar - Rumeli Turkleri" rumelililer@yahoogroups.com

Amerika Irak'ta katliam yaparken bu göstericiler neredeydi?

Kadinin sacini, cocuklari,... diger bir cok insani duygulari siyasallastirmak;
bunun adi iki yuzlu Muslumanlik!

Esas onemli olan her konuda 'evrenseli ' yakalamak degilmidir?

Aytun Ciray
Gazze'deki Zulmün Ortağı Müslümanlar

Irak'a ABD'nin asker göndermesi için tezkere çıkartan Başbakan, Antalya Cumhuriyet Meydanı'nda "Kahrolsun İsrail" sloganları atılırken konuşuyordu:
"Değerli kardeşlerim şunu unutmayın zulüm ile abat olunmaz.
Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.
Şu anda İsrail ne yazık ki orantısız güç kullanımıyla bir insanlık dramına imza atmıştır.
Zira o bombaların altında ölen çocukların ahı yerde kalmayacaktır, o savunmasız kadınların, annelerin ahı yerde kalmayacaktır, o gözyaşları yerde kalmayacaktır."
***
Başbakan bu sert konuşmasını yaparken, diğer yanda çoktandır ortada görünmeyen "Müslüman göstericiler" de ortaya çıktılar.
ABD Irak'ta "orantısız güç" kullanırken…
Günahsız çocuklar ve anaların yüz binlercesi öldürülürken meydanlarda yoktular.
O zaman sessizdiler.
Irak'ın Kuzey'inde yeni bir İsrail devleti kurulurken de sessizler.
Neden?
***
Beckham'a üç milyon dolar veren Prenslerin…
Hazinelerini Batılı bankalara emanet edenlerin…
ABD'deki Yahudi think-tank kuruluşlarından kendileri için lobi yapmasını isteyenlerin…
Bugün İsrail bayrakları yakmalarının samimiyetine inanıyor musunuz?
***
Camilerin önünde Irak'ta olmadığı kadar gürültü çıkmasının bir sebebine gelince…
Yaklaşan mahalli seçimler öncesi gündemi değiştirmek ve dini duyguları yükseltmek.
Bu arada Milli Görüş ile AK Parti rekabeti yaşanıyor.

[TOPLUMveBARIS] / aytunciray@turktime.com

Thursday, January 1, 2009

Amerikan vakfından etnik köken araştırması

MERİÇ TAFOLAR /Ankara

Dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli United States Center for World Mission (USCWM) adlı vakfın Aralık 2008 verilerine göre, Türkiye nüfusunun yüzde 20.8'ini Kürt kökenliler oluşturuyor.
Araştırmaya göre, Türkiye'de 52.8 milyon Türk yaşarken, Zazalar ile birlikte toplam Kürt sayısı 15.4 milyon. Türkiye'de yaşayan Kürt kökenlilerin sayısı ve diğer etnik grupların nüfusa oranı hakkındaki tartışmalar devam ederken, bir araştırma da dünya genelinde etnik köken, dil ve din araştırmaları yapan Amerikan merkezli USCWM isimli vakıftan geldi.

Vakfın Aralık 2008 verilerine dayandırdığı araştırmasında, Türkiye'nin nüfusunun 74 milyon 398 bin 700 olduğu kaydedildi.

Araştırmada, nüfusun yüzde 71'ini oluşturan 52 milyon 826 bin kişinin Türk olduğu ifade edilirken,
Zazalar ile birlikte Kürtlerin sayısının 15 milyon 426 bin olduğu belirtildi.
Araştırmada Türkiye'de 1 milyon 313 bin Zaza'nın yaşadığı, Kürtlerin 5 milyon 902 bininin ise Türkçe konuştuğu kaydedildi.
Türkiye'de 1.8 milyon Arap,
910 bin Çerkez,
620 bin Fars,
540 bin Azeri yaşadığının belirlendiği araştırmada,
Türkiye'de 76 bin Ermeni,
28 bin Süryani,
14 bin Rum ve
13 bin Musevi bulunduğu vurgulandı.

Türkiye'nin nüfusunun etnik köken dağılımı şöyle:
- Türkler 52 milyon 826 bin
- Kürtler 15 milyon 426 bin
- Araplar 1 milyon 839 bin
- Çerkezler 910 bin
- Farslar 620 bin
- Azeriler 542 bin
- Gagavuzlar 410 bin
- Pomaklar 331 bin
- Bulgarlar 328 bin
- Lazlar 151 bin
- Gürcüler 150 bin
- Tatarlar 126 bin
- Boşnaklar 101 bin
- Ermeniler 76 bin
- Karakalpaklar 74 bin
- Arnavutlar 66 bin
- Romanlar 66 bin
- Abhazlar 43 bin
- Osetler 37 bin
- Süryaniler 28 bin
- Rumlar 14 bin
- Museviler 13 bin
- Keldaniler 300
http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&Kategori=turkiye&ArticleID=1041916&Date=02.01.2009&b=Amerikan vakfindan etnik koken arastirmasi&ver=11

Tehlikeli bir tartışma

2 Ocak Cuma 2009
Rıza Türmen
Sayın Canan Arıtman, kadın konusunda birçok olumlu girişimi parlamentoya taşıyan bir milletvekilidir. Son günlerde nedense şaşırtıcı bir çıkış yaptı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenilerden özür kampanyasını desteklediğini iddia etti ve “Abdullah Gül... Türk milletinin Cumhurbaşkanlığı'nı yapsın, etnik kökeninin değil. Cumhurbaşkanı'nın anne tarafından etnik kökenini araştırın görürsünüz” dedi. Sayın Cumhurbaşkanı da önce ailesinin geçmişinin “Müslüman ve Türk” olduğunu kamuoyuna açıkladı. Ardından da Sn. Arıtman’a hakaret davası açtı.
Dava dilekçesinde “devlet adamlığı kimliğinin kamuoyunda karalanması dolayısıyla” manevi tazminat isteniyor.
Böylelikle Sn. Cumhurbaşkanı da Sn. Arıtman gibi, Ermeni olmayı aşağılayıcı bir etnik özellik olarak görüyor. Aynı söylemi paylaşıyor. Mahkeme Sn. Cumhurbaşkanı'nı haklı bulursa, “Ermeni” sözcüğünün hakaret niteliği taşıdığı yargı kararıyla saptanmış olacak.
Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünün etnik özelliklerinin hakaret niteliği taşıdığı resmileşecek. Bu sonucu öteki etnik gruplara yaymak olanağı var. Bunun adı ırkçılık.
Olaya daha geniş bir açıdan bakarsak, ciddiliği daha iyi anlaşılır.

Sn. Cumhurbaşkanı Türk ve Müslüman bir aileden geldiğini açıklayıp hakaret davası açmak yerine, keşke Sn. Arıtman’a, “Söyledikleriniz Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine aykırıdır. Türkiye’de Ermeni kökenli de, Türk kökenli de Cumhurbaşkanı olabilir. Türkiye’de insanlar etnik kökenlerine göre kamu görevlerine getirilmez. Kamusal alandaki bireylerin etnik kökenlerinden söz edilmez. Etnik kökenler ya da dinsel inançlar bireylerin kendilerine ait bir konudur” biçiminde bir yanıt verseydi. Sn. Gül’e bu yakışırdı. Ve ne kadar daha iyi olurdu.

Tamami icin:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1041808&AuthorID=198&Date=02.01.2009&b=Tehlikeli%20bir%20tartisma&a=Riza%20Turmen&ver=03

Sunday, December 28, 2008

Anadolu’dan Türk’ü Sürme Savaşı

Neval Kavcar

Madenlerimiz hakkında araştırma yapan batılılar daha 1900’lü yılların başında, Anadolu’nun neresinde ne var biliyorlardı. Sevr başta olmak üzere Anadolu’nun parçalanması senaryosunda en önemli konu, bu topraklarda etkili bir devletin hele bu devlet Türklerin elinde ise hiç olmaması üzerine kuruludur.

Gerek “Kürt Sorunu” ve gerekse “Sözde Soykırım”ın temelinde bu vardır.


Türkiye “Petrol denizi” ya da altın, bor ve diğer madenlerin yapılan tespitlerin ötesinde olduğu söylendiğinde “hayal mahsuru” olarak nitelendi yıllarca. Kimse Türkiye’nin yakın noktalarında petrol ve doğal gaz var, Türkiye’de niye yok sorusunu sormadı. Düşünmesine dahi müsaade edilmedi.

Son ”Petrol Yasası” TBMM de görüşülürken Hrant Dink katledildi. Dink’in ölümü ile aynı anda yasalaşan petrol yasasından AKP iktidarı “Türkiye’nin millî menfaati gözetilir” maddesini çıkardı.

Derhal ortama “Ermeni Düşmanlığı mı var?” konusu atılarak, aylarca bu konu tartışıldı. Oysa bu ülkede doğan, o yaşa gelen Hrant Dink’e tüm söylemlerine rağmen bir tokat mı atlmıştır? Ölümünden kimin çıkarı varsa, katili onlardır.

Petrol yasası yasalaşma aşamasında öldürülen Hrant Dink’in üzerinden aynı zamanda “Sözde Soykırım” görüşmeleri hız kazanmıştır. Bu konuda ayak direyen devletler, “kabul noktasına “gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Anayasası bu yüzden gündeme getiriliyor. “Değişemez Maddeler” birilerine işte ondan batıyor. “Ulus Devlet “yerine, parçalara bölünmüş etnik devletçikleri kontrol etmek daha kolaydır. Emperyalizmin değişmez taktiği ” Parçala, böl ve yut.”

2003 yılında AKP gelir gelmez “Bor Enstitüsü” kurdu, çıkardığı yasa ile. Altı yılda “bor” üzerinde hangi gelişmeler yaşandı? Bu konuda hiç bilgi düşmez medyaya farkında iseniz. Altı yıldır siyaseti magazinleştiren AKP ile yönetiliyoruz. İşe yaramaz, gündem oluşturan konularla meşgul ediliyoruz.

Bir yandan da PKK saldırıları. Öbür yandan “Kürt Sorunu”. Yok “Mini Anayasa” . “Erivan’a maça, Irak’a barış görüşmesine gitme. Hükümet bahsi geçen konuları çözüm adı altında, Batının istediği şekle getirmek için mesaide ne yazık ki.

Manisa’dan yüksek oktanlı petrol çıkmış. Kazası Soma’da bor ve kömür var. Hangi şirketler çıkarıyor bunları ve Türkiye’ye getirisi nedir? Bor üzerinde ne çalışması yapılıyor?

Kendisi gibi onlarca devlete yetecek zenginliği olan Türkiye, IMF önünde düğme ilikleyip, boyun büküyor.

Anayasa’dan Atatürk’ü çıkarmaya teşebbüs edenlerin dostları, 1920’lerde Atatürk’ün bu topraklardan kovduğu batılılar. Mehmet Akif’in “Nerde gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı” satırlarının günümüz versiyonu.

Bu ülkeye 2. bir Atatürk gerek.

Acilen.

* * *
Danalar Geri Gitmemiş

Başbakan “Kurbanlıklar geri gitmedi, demek ki herkes rahat kesti” diyor. Yani “Ekonomik Kriz “yok demeye getiriyor. Bilmiyor mu bu ülke insanı yılda bir gelen kurbanı kesmek için, tüm zorluğa katlanır. Gerçi kriz “psikolojikmiş”. Yani var sanıyormuşuz.

Kurbanlık dana ülkenin refah seviyesinin göstergesi olabilir mi?

Kendisinin Kurban Bayramı tatilini “Rixos”ta eda etmesine bakarak ülkenin ekonomik göstergesine 7 yıldızlı diyebiliriz, dana hesabından yola çıkarsak.

Başbakan bir de diyor ki:
“Habere göre ’kriz vatandaşı evine hapsetmiş, bu sayede son 3 ayda LCD televizyon satışları yüzde 25 oranında artmış’ ki bizim eleştirdiğimiz nokta da işte budur.” ( Hürriyet- 20.12.2008)

Başbakan neyi eleştiriyor, anladınız mı?

Nevalkavcar@yahoo.com
28 Aralık 2008 Pazar
http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazisi-anadolu8217dan-turk8217u-surme-savasi-761-48.html

Şıracının şahitleri ‘baskı’yı keşfedince!

Bazı aydınlar işi gücü bıraktı, “Laik kesimin üzerinde mahalle baskısı var mı, yok mu” onu tartışıyorlar...
Peki; olay ne?
Dünyaca ünlü spekülatör Soros’un parasıyla kurulan Açık Toplum Enstitüsü, araştırmacı Binnaz Toprak ve ekibine bir araştırma yaptırmış; yukarıdaki soruya yanıt aramış...
Aynı Enstitü’nün, aynı ekibe daha önce yaptırdığı “İslâmi kesimle ilgili araştırmalar”ı ayakta alkışlayan dinci basın da ayağa kalkmış!
Neymiş; araştırma sadece “laik kesim” üzerinde yapılmış. Bu yüzden laikler üzerinde bir baskı varmış gibi bir sonuç çıkmış... Oysa asla böyle bir baskı yokmuş!
***
Hepsi yalancı!
Çünkü hepsinin kafasının ardındaki hedef aynı:
“Dinî kurallarla yönetilen bir ülke...”
Bu yüzden kendi işlerine yarayan sözleri söyleyen herkesle kol kola giriyor; azıcık ters düştüklerinde ise hemen tekmeyi basıyorlar.
Düne kadar baş tacı ettikleri Açık Toplum Enstitüsü’ne, araştırmacı Binnaz Toprak’a ve ekibine yaptıkları da bundan ibaret...
***
Ne Soros güdümlü Açık Toplum Enstitüsü umurunda; ne de bu tür kuruluşlara para karşılığı “bilimsel çalışma” yapan sözde bilim insanları...
Ne ilkine güvenirim; ne de ikincilere...
Zaten onların da benim avukatlığıma ihtiyaçları yok; maşallah kendilerini savunacak paraları da var; pabuç gibi dilleri de...
Düne kadar karaladıkları “laiklik yanlısı kesim”i durup dururken öpmeye kalkışmaları ise... Ayrıca sorgulanmalı!
Zaten sizin, benim bilmediğimiz ne bulmuşlar ki son araştırmalarında?
İslâmi kesimin, vatandaşlar üzerinde son yıllarda baskıyı nasıl artırdıklarını sıralamışlar; o kadar...
Birkaç tane de örnek vermişler:
“Anadolu’da içki satışları azaldı.”
“Özellikle esnaflar, yalnızlaşmamak için cuma namazlarına gitmek zorunda kaldı.”
“Oruç tutmayanlarla ilişki kesildi.”
Peki; yalan mı bunlar?
Bırakın “mahalle”yi; bu baskının başkomutanlığını, bizzat bu ülkenin Başbakan’ı üstlenmiyor mu?
Yıllardır isteyenin istediği isimle kutladığı bayramda bile, sırf Başbakan’ın fiştiklemesiyle “Ramazan mı, Şeker mi” diye gırtlak gırtlağa girmedik mi?
Öğrencileri Cumhuriyet Mitingleri’ne gitti diye, öğretmenler mahkemeye verilmedi mi?
Etek boyu diz hizasında olan kızların bacaklarına kezzap atılmadı mı?
Beyefendinin her konuşması bir din adamının vaazına benzemiyor mu?
Kadınlar küçük kentlerimizde başı açık dolaştıklarında, aşağılayıcı bakışlara hedef olmuyor mu?
***
Araştırmayı falan bir kenara koyun; dünkü gazetelere bakın:
Balıkesir, İstanbul, Muğla ve Gaziantep müftülükleri son cuma namazından sonra yılbaşı kutlamalarını eleştiren hutbeler okutmuş...
Bu bile; bal gibi “mahalle baskısı” değil mi?
Ya bu yazıdan sonra bana yağacak binlerce hakaret, küfür, tehdit maili?
Yoksa onların hepsi birer “aşk mektubu” da ben mi yanlış anlıyorum?
***
Adına ister mahalle deyin, ister devlet, isterseniz de cemaat ya da tarikat... Laiklikten yana tavır alan insanların üzerinde akıl almaz bir baskı olduğu; bu ülkenin oldukça eski bir gerçeği...
Yeni olan ise...
Bu baskıya direnen “kurum” sayısının; hızla düşüyor, düşürülüyor olması!
Düne kadar dinci basınla kol kola girip laiklik yanlılarına atıp tutan, bugün ise birden bire baskıyı keşfeden “Soros çocukları” bakalım bu gerçeği kaç yıl sonra görebilecek?

***

GÜNÜN SORUSU
İsrail dün sabah Gazze’ye 30 füze fırlattı ve ilk belirlemelere göre en az 155 Filistinli’yi öldürdü...
Acaba; bir asır önceki gerçekleri saptırıp Ermeniler’den özür dileyen bizim özürcüler, ‘Sizi yalnız bıraktık’ diyerek, Filistin halkından özür dilemeyi de düşünür mü?

***

İstifaya gerek yokmuş!
Son günlerin tartışılan adamı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kendisine yaptığımız istifa çağrılarıyla ilgili olarak, “İstifamı gerektiren bir durum yok” demiş...
Var Sayın Başkan, var...
Anayasa Mahkemesi’nin 11’i asil 15 üyeden oluştuğunu unutup, kurumunuzu bağlayan sözler söylediğiniz ve Anayasa Mahkemesi’ni “böldüğünüz” için istifanızı gerektiren bir durum var.
Ha; eder misiniz, ayrı mesele!
Mustafa Mutlu mmutlu@gazetevatan.com

Monday, December 22, 2008

Emperyalistler aslında şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.

Prof. Mehmet Kerem Doksat
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü

Can Dündar'ın belgeseli Atatürk'ün kişiliğine ve O'nun kişiliğinde varolmuş Türk milletine karşı girişilen en kapsamlı psikolojik saldırı örneğidir.

Bu nedenle belgeselin yarattığı asıl tahribatın da bupsikolojik cepheden geleceğini görmemiz gerekiyor. Ama nasıl?
Can Dündar'ın siyasi referansının tümüyle Şeriatçılar olduğunu görmüştük.
Can'ın psikoloji referansı ise Vamık Volkan adlı bir psikiyatrist.
Nitekim Can Dündar Hürriyet'ten Ayşe Arman'a verdiği röportajda VamıkVolkan'dan etkilendiğini itiraf ediyor.

İtiraf ettiği etkilenmenin kaynağı bir kitap.Adı: "Ölümsüz Atatürk"Kitap 1984'te ABD'de "Immortal Atatürk" adıyla yayınlanıyor. On yıl sonra Türkiye'de yayınlanıyor ve yasaklanıyor.
Fakat 1998'de serbestçe satılmaya başlanıyor.Adından anlaşılabilecek bir kitap değil, çünkü kitap Atatürk'ün ölümsüzlüğünü vurgulamıyor.Kitabın temel tezi Atatürk'ün ne kadar sıradan bir insan olduğunu göstermek.
Yani tıpkı Can gibi Atatürk'ün "insani" yanlarını vurgulamak.Ve onun "büyüklüğünü" böyle göstermek!

Ancak psikiyatrist, Atatürk'ü sıradan bir hastası gibi incelemeye koyuluyor ve Atatürk'ün ne kadar sıradan bir ruh hastası olduğunu ispatlıyor!...

Pavlov'un köpekleri ve Milli refleksin kırılmasıİstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümü profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:"Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra etigörmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi),onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Ama eğer sürekli olarak zil çalıp hiç et göstermezseniz, bir süre sonra buşartlı refleks söner; devamının tesisi için arada et de gösterilerek pekiştirilmelidir. Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünnî veya Katolik olarakgelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yâni şartlı reflekslerdir.Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.Bir gün Pavlov'un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulurbir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır.Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar,köpeklerde tık yok!
Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel hâline geri döndürür.

Bir yandan her gün 15–20 şehit, "kanları yerde kalmayacak" denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan Ergenekon bilmem ne deyipbüyük bir çoğunluğunun suçsuz olduğuna herkesin emin olduğu, hâttâ tek suçu Atatürk'ü ve onun ilkelerini sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları… Bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar… Hepsini toplarsanız,temel güvenlik duygusu ortadan kalkıyor.
Pavlov'un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (millî duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Volkan'a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor. Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen buadamla birlikte bunalım kökleşiyor. Bunun temelinde ise Mustafa'nın annesine olan "odipal bağlılığı" var!

Aslında Can'ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!
Nitekim Can'ın belgeselinde ikide bir Mustafa'dan "yetim" olarak sözediliyor!

Ve yine Mustafa'nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk'ün anası, yani bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, "eve başka bir erkek getiriyor"!

Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım'ın"yeniden evlenmesi"ne değil "eve yeni bir erkek getirmesi"ne vurguvar!

Farkındaysanız tez Vamık Volkan'dan aktarılma olduğu gibi....

Peki Can buradan nereye varmaya çalışıyor?Atatürk'ün aslında çocukluğundan itibaren sorunlu biri olduğuna.

Nitekim belgesel boyunca Atatürk, mutsuz, yalnız, bunalımlı bir tipolarak çizilmiş.Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankoliklikler değil. Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor.Atatürk'ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor: Mustafa sadece annesine karşı odipal bir bağlılıkiçinde değildir aynı zamanda oral bir kişiliğe sahiptir! Şimdi bu iki kavrama bakalım.

Birincisi Freud'un "odipus kompleksi" olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori. İkincisi ise yine Freud'un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan"oral evre", yani ağız bağlılığı.Mesela çocukların iki yaşına kadar anne memesine olan bağlılık dönemi..

İşimiz elbette psikoloji tartışmasına girmek değil, Freud'un kavramlarını tartışmak da değil. Ama bu kavramlar Atatürk için neden kullanılıyor onu tartışmak.

Her iki kavram da Vamık Volkan'ın kitabında Atatürk'ün kişiliği olarak konuluyor.
Şöyle ki:Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.

Nitekim "büyük validemiz" diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır! Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!

Can, belgeselinde bunları çok açıktan dillendirmemiş ama anlaşılan o aşama için vakit henüz erken diye düşünmüş. Yine de Can, VamıkVolkan'dan esinlendiğini iddia ettiğine göre çok yakında o meselelerede geleceği kesin....

Aslında Can'ın geveleyip de söyleyemediği şeyin ne olduğunu az çok anlayabiliyoruz: Herhalde Mustafa'dan sonra sırada Zübeyde belgeseli var.O zaman tabularla mücadele eden Can Dündar'dan bir dahaki belgeselinde yine Şeriatçıların Zübeyde Hanım hakkındaki yalanlarını gerçekmiş gibi sunmasını bekleyebiliriz.

Şeriatçılar ne derler Atatürk için?
Veled-i zina!
Yani piç!
En son Refah Partisi'nin bir milletvekili bu lafı etmiş sonra da yurtdışına kaçmıştı.

Ama Can Dündar'ın belgeselinde faydalandığı Şeriatçıların temel tezidir bu.Onlar Atatürk'ün annesinin aslında bir fahişe olduğunu ve Selanik genelevinde çalıştığını yayarlar.
Hatta uydurma bir de belge basar dururlar.Peki böyle bir gerçek var mıdır?
Elbette bütünüyle uydurmadır ama insanları bir yalana inandırmak da mümkündür.

Zaten Can'ın misyonu da budur.Belgesel boyunca Şeriatçı yalanları gerçekmiş ve hatta belgeymiş gibi sunmamış mıdır?...

Hasan Tahsin ve milli refleksVaktiyle yalnızca Mustafa Kemal de terörist sayılmamıştı. Çok azbilinen bir örnek de, Osman Nevres Recep'tir (bildiğimiz adıyla ise Hasan Tahsin). Meslek olarak gazeteci olan Nevres'i her zamanki gibi terörist ilan eden güçler yine Batılılardır.

Birinci Dünya savaşı öncesi Batılı ülkeler her zamanki gibi TürkleriOrta Asya'ya gönderme düşleri kurmaktadır. 1911 yılında İtalyanlarhiçbir siyasal ya da hukuksal neden ortada yokken Trablusgarb'ı işgalederler.

Osman Nevres de o sırada Fransa'da eğitim görmektedir. BirFransız sinemasının (Olimpia) reklam vitrininde Trablusgarb ile ilgiliafiş görür ve içeri girer.

Film baştan sonuna kadar Türklere hakaret ve iftira ile doludur.İtalyan propagandası en üst düzeydedir. Türkler barbar ve uygarlıktanpayını almamış bir topluluk olarak tanıtılmaktadır. Osman Nevres daha fazla dayanamaz ve her zaman belinde taşıdığı silahını ateşleyereksinema perdesini delik deşik eder. Ertesi gün Fransız gazetelerinde şu haber çıkar: "Terörist Türk dehşet saçtı…" Hemen bu "anarşist" Türk'ün Fransa toprakları dışına atılmasıiçin kampanya başlatılır. Ve başarılı olunur da.Kısacası uyanık olmak gerekmektedir ve bu belgesel türü saldırıların sonunun nerelere kadar gideceğini iyi öngörmek gerekir.

Aslında meseleson derece basittir. Batılı emperyalistler yok etmek istedikleriuluslara saldırırken o ulusların önderlerinden başlarlar işe. Çünkü ulusal bütünlüğü sağlayan ulusal önderdir.Bunu gayet iyi bilen emperyalistler bu noktada psikoloji bilimini deyardıma çağırırlar.

İşte Vamık Volkan bu tür bir psikiyatristtir. Kendisi Kıbrıs Türküdür ama Amerika'nın hizmetindedir.Çok uzun yıllardır ABD başkanlarının psikiyatri danışmanlığını yapmaktadır.
CIA için çalışmaktadır.Görevi ise aslında bilimsel bir çalışmadır.Vamık Volkan, ABD'nin bölmek, parçalamak ve yutmak istediği coğrafyalarda yaşayan uluslarla ilgilenir.O ulusların psikolojisini inceler.Ve "uluslar nasıl birbirini boğazlamaz"ın teorisini geliştirir.Yani görünürdeki amaç etnik kinleri, nefretleri incelemek, onları ortadan kaldırmaktır

Mesela Ermenilerle Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, oradaVamık girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler.Peki inceleme dediğimiz şey nedir?Burada izlenen yol ulusal ya da etnik düşmanlıkların ortadan kaldırılması değil, ABD'nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması,aşındırılmasıdır.Kısacası milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi.....

İşte bizi ilgilendiren şey de budur.Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve refleksini nasıl yok edersiniz?Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, o ulusun tarihselvarlığını sorgulamaya açarsınız.

Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.Mesela Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!Ya da Türkler atalarını, yani Atatürk'ü çok mu yüceltiyorlar?
O zaman onlara Atatürk'ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin....

Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.Sözde demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizdenneyi kabul etmemiz isteniyor?
Diyorlar ki siz soykırımcı bir milletsiniz!
Ermenilere soykırım uyguladınız.
Biz diyoruz ki hayır uygulamadık!
O zaman uyanık emperyalist diyor ki: Tamam madem uygulamadınız, bunu hemen reddetmeyin, tartışalım, öyle bir sonuca varalım.Size mantıklı geliyor, nasılsa biz suçsuzuz, tartışmadan galip ayrılırız diyorsunuz.Ama tartışma masası kurulduğunda hiç de ortada eşit bir tartışma şans ıolmadığını görüyorsunuz.

Bir bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, aydınlar sizin Ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor. Kanıtları var mı?Elbette yok!Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı çok oldumu, gerçeğin sesi çıkmaz oluyor.Hayır diyorsunuz, gerçekleri bir de biz anlatalım.Ama anlatamıyorsunuz, çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış.İşte o zaman anlıyorsunuz tartışmaya açmak denilen tuzağı. Çünkü bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile "acaba" demeye başlıyor!Acaba gerçekten Ermenileri biz mi katlettik?Yani ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor.......Psikolojik harbin etkisi çok büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.

Sonra sıra Kürtlere geliyor!Sizden tartışmanızı istiyorlar.Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz. .....

Bir düşünelim son dönemde neleri tartışmaya açtırdık ve neredeyiz.Bugün Misak-ı Milli'yi pek önemsemiyoruz.Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.Türk dilinin önemi kalmamış.Bu ülkede federasyon da olabilir.Ermenilerden özür dileyebiliriz.Kürtlere biraz toprak verebiliriz. .Kısacası ulusal varlığımıza ait hayati her alanda ve konuda kaybetmiş durumdayız....Peki sıra neye geldi?

Sıra Atatürk'e geldi.Çünkü önemli olan ulusal önderi yok etmektir.O halde tüm önderlere yapılanı Atatürk'e de yapalım.
O'nun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım.O'nun aslında zaafları olduğunu tartışalım.
Hatta O'nun anasını bile tartışalım.
Evet, emperyalistlerin gündeminde bu vardır.

Tartışın diyorlar biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!Sonra?Sonra da sıra sizin ananıza gelecek!Hepinizinkine gelecek!....Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışı nbenim belgeselimi ama biraz insaflı olun, önce izleyin sonraeleştirin!
Acıyacaksınız nerdeyse adama.
Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; korkacak ne var ki, izleyin önce,inanmazsanız inanmazsınız!
İsterseniz eleştirin!...
İşte asıl psikolojik harp cephesi de burada kuruluyor!Yıllar öncesine gidiyorsunuz. ..
Mondros imzalanmış.Sonra düşman askerleri İstanbul'a çıkartma yapmaya başlıyor.Milyonlarca Türk sadece izliyor!
Demek ki önemli olan ilk adım, işgali izlettirebilmekmiş!
Ama aynı zamanda bir de masa!
Tartışacaksınız.
Tartışma masasında bizim sadrazam emperyalistlere yalvarıyor, biraz acıyın diye.
Peki izleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz?...

Emperyalistler aslında şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.

Mehmet Akif, Çanakkale için ne diyordu"Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya."Ya şu Can'ın belgeseli?Sizce daha büyük bir çıkartma değil mi?...Çıkartma sürerken iki tavır var alınacak.Biri İstanbul'da işgalcileri karşılayan ve onlardan tokat yiyen birOsmanlı paşası olabilirsiniz.

Ya da Dolmabahçe'den çıkartmayı izleyen bir padişah.Belki de evinin perdesini kapatan sıradan ve suskun bir Türk...Ama aslında hepsi aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar.
İzlersiniz!
Her şeyi!
Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz.Hasan Tahsin'e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmekne kadar utanç verici aslında!Peki Hasan Tahsin'i ne kadar tanıyoruz?Hasan Tahsin'i Hasan Tahsin yapan nedir?"İlk kurşun"dan önce de kurşun atmıştır Hasan Tahsin.Tarihin garip cilvesi Hasan Tahsin Avrupa'dadır ve bir filme gider.Filmde Türkler aşağılanmaktadır.
Hasan Tahsin bu filmi izlemez."
Önce izleyeyim sonra eleştireyim" demez.Ya ne der?
Türk'e küfredenin canına okurum der!
Ve çıkarır silahını ateş eder beyaz perdeye!
Film orada biter!...
Hasan Tahsin'in insani ve sıradan yanıdır bu.Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, atasına, milletine,bayrağına küfrettirmez.En basit insan gerçeğidir.İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle anasınındurumunu tartışmaz, bunun cevabı suratınıza yiyeceğiniz yumruktur.
Neden?
Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu!
İşte Can'ın insani denilen belgeselinin bam teli de burası.
Diyor ki Can ben sizin atanıza küfredeceğim ve siz de izleyeceksiniz!
Medeni bir şekilde izleyeceksiniz!
Çıtınız çıkmayacak.
Sinemaya girecek ve orada size gösterilen yerde oturacak ve izleyeceksiniz.
Çıtınız çıkmasın, sinemadasınız!
Çıkınca fikrinizi söyleyin.
Peki çıkınca eleştirirseniz?
O zaman Can'ın medyası başlar bağırmaya: Linç ediyorsunuz Can'ı. Peki Can'ın canı can da Atatürk'ünki patlıcan mı?
Can'ın medyası onu savunacak da Atatürk'ün medyası atasını savunmayacak mı? Henüz büyümemiş bir çocuk çıkıp da oyunu bozmayacak mı?

.... Psikoloji bilimi ne diyor peki bu konuda? Başka bir psikiyatristimiz insani boyuta açıklık getiriyor.

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat diyor ki,
ulusal refleks aslında şartlı reflekstir. Yani öğrenilmiş reflekslerdir. Mesela Atatürk'ü sevmek, bayrağı sevmek, İstiklal Marşı'nda duygulanmak, şartlı reflekslerdir ve bunlar tartışma konusu değildir. Çocukluktan öğrenilir ve ölene kadar da korunur.
Ama bazı haller vardır ki o şartlı refleksleri kaybedersiniz. İşte Can'ın belgeseli tam da bu iş için yapılmış. Pavlov, deneyini köpeklerle yapıyordu.

Can bizimle. Diyor ki sinema zili çalınca içeri girecek ve izleyeceksiniz. Ağır gelebilir size ama kendinizi tutun.

Peki sonra?
Ondan sonra alışacaksınız. Şartlı refleksinizi, yani atanıza sahip çıkma refleksinizi yavaş yavaş yitireceksiniz.
Önce Can bir belgesel yapacak; tartışacaksınız. Sonra bir başkasını izleyeceksiniz. Sonra açıktan Atatürk'e küfrettiklerinde, büstlerini yıktıklarında, bayrağınızı yaktıklarında yine izleyeceksiniz. Çünkü yavaş yavaş şartlı refleksinizi kaybediyorsunuz.

... Ama kimi aklıevvel uyanıklar, hem de kendilerine Atatürkçü diyenler, başka telden çalıyor. Bunlar diyor ki; dediğiniz doğru ama biz Pavlov'un köpekleri değiliz. Yani bilincimiz refleksimizden önce gelir.
Vay be diyorsunuz, ne bilinçli insanlar... Peki bu bilinçli insanlarımız ne diyor? Halk izlemesin ama ben izleyeceğim!
Neden?
Eleştirmek için! Peki belgeselin ne olduğunu bilmiyor musun?
Can Dündar'ın ne olduğunu bilmiyor musun? Biliyorum ama olsun, ben izleyeceğim. İyi diyorsunuz izle. Sonra çıkıyor filmden ve diyor ki, ben izledim kimse bu filme gitmesin? Neden peki? Zararlı olabilir!

Aslında Atatürkçümüz kendisini üstün bir insan olarak görmektedir. Sıradan insanlar etkilenebilir zararlı filmden ama kendisi etkilenmez!
Bu değişik bir türdür. Pavlov'un köpekleri vardı, Can'ın koyunları. Can zili çalıyor ve sözde Atatürkçü, entel tayfa filme giriveriyor!

Can deney yapıyor! Koyunumuzun temel derdi aslında sürüden ayrılmak!
Ama Ata'nın sürüsünden ayrılırken Fethullah'ın sürüsüne katıldığının farkında değil.
Kendince üstün bir uğraş içinde.

Bilimlerin şüpheyle geliştiğini düşünüyor. Bu şüphenin kendisini bilimsel bir doğruya götüreceğine inanıyor.
Deneyi yapanın kendisi olduğunu sanıyor ama aslında deneyin kendisi üzerinde yapıldığından habersiz bir koyun. Bilimsel bir şüphe değil, düpedüz merak onunki. Ama insanın başına ne gelirse ya meraktan gelirmiş ya meraktan derler.
Bizim koyunumuzunki o hesap. Karşısındaki Can duygusal çocuk değil, aslında bir kasap!
Koyun can derdinde ama Can et derdinde!

Her bir koyundan 10 YTL geldi miydi deney tamamdır.

Atatürkçülere her şeyi izletebilirsiniz. . Üstüne bir de paralarını alırsınız.

Bizimki filme girer çıkar, ama hâlâ farkında değildir yapılan deneyin.

Can canlığını yaptığı sürece koyun bulacaktır karşısında.

Mesela Atatürk hakkında bir porno film çekse yine gider bizim koyunlar meraktan!
Deseniz insaf ne olduğu belli işte, bu film porno.
Derler ki olsun ben gidip pozisyonları eleştireceğim. Bizimkilerin Mustafa merakı o hesap... Ama hayatta tek bir pozisyon var şu an. Ya Can'ın müşterisi olursunuz ya da Can'ın müşterisi olmazsınız.


Vamık D. Volkan, M.D. (born 1932) is an emeritus professor of psychiatry at the University of Virginia School of Medicine. He is also the Senior Erik Erikson Scholar at the Austen Riggs Center in Stockbridge, Massachusetts, an emeritus training and supervising analyst at the Washington Psychoanalytic Institute, and a past president of both the International Society of Political Psychology and the Virginia Psychoanalytic Society.
He was born in 1932 in Nicosia, Cyprus.

For nearly three decades, Dr. Volkan has led interdisciplinary teams to various trouble spots around the world and has brought high-level “enemy” representatives together for years-long unofficial dialogues. His work in the field has resulted in his developing new theories about large-group behavior in times of peace and war. He has authored or coauthored more than thirty books and has edited or coedited ten more.
In 1987, Vamik Volkan founded and until 2002 directed Center for the Study of Mind and Human Interaction (CSMHI) at the University of Virginia School of Medicine.
His most recent book is Killing in the Name of Identity: A Study of Bloody Conflicts (2006).
[edit]Publications
Books
(1976). Primitive Internalized Object Relations: A Clinical Study of Schizophrenic, Borderline, and Narcissistic Patients
(1979). Cyprus: War and Adaptation: A Psychoanalytic History of Two Ethnic Groups in Conflict
(1981). Linking Objects and Linking Phenomena
(1982). Primitive Internalized Object Relations: A Clinical Study of Schizophrenic, Borderline, and Narcissistic Patients
(1984). What Do You Get When You Cross a Dandelion with a Rose?
(1985). Depressive States and Their Treatment
(1986). Vamik Volkan and Norman Itzkowitz. The Immortal Ataturk: A Psychobiography
(1988). The Need to Have Enemies & Allies: From Clinical Practice to International Relationships
(1990). Vamik D. Volkan, Demetrios A. Julius, and Joseph V. Montville. The Psychodynamics of International Relationships: Concepts and Theories (Psychodynamics of International Relationships)
(1990). Vamik D. Volkan and Charles W. Socarides. The Homosexualities: Reality, Fantasy, and the Arts
(1991). Vamik D. Volkan, Demetrios A. Julius, and Joseph V. Montville The Psychodynamics of International Relationships: Unofficial Diplomacy at Work
(1992). Charles W. Socarides and Vamik D. Volkan. The Homosexualities and the Therapeutic Process
(1993). Vamik D. Volkan and Elizabeth Zintl. Life After Loss: The Lessons of Grief
(1995). Six Steps in the Treatment of Borderline Personality Organization
(1995). The Infantile Psychotic Self: Understanding and Treating Schizophrenics and Other Difficult Patients. Northvale, NJ: Jason Aronson.
(1996) Vamik D. Volkan and Salman Akhtar. The Seed of Madness: Constitution, Environment, and Fantasy in the Organization of the Psychotic Core
(1997) Siblings in the Unconscious and Psychopathology: Womb Fantasies, Claustrophobias, Fear of Pregnancy, Murderous Rage, Animal Symbolism
(1997). Bloodlines: From Ethnic Pride to Ethnic Terrorism. New York: Farrar, Straus, and Giroux.
(1999) Vamik D. Volkan, Norman Itzkowitz, Andrew W. Dod. Richard Nixon
(2002). Volkan, V. D., Ast, Gabriele, and Greer, William. The Third Reich in the Unconscious: Transgenerational Transmission and its Consequences. New York: Bruenner-Routledge.
(2004). Blind Trust: Large Groups and Their Leaders in Times of Crisis and Terror
(2004) Salman Akhtar and Vamik D. Volkan Mental Zoo: Animals in the Human Mind and Its Pathology
(2006). Killing in the Name of Identity: A Study of Bloody Conflicts. Pitchstone Publishing. ISBN 0972887571