Wednesday, May 13, 2009

Önce alıştırmanız gerekir.

Görüntüye.
Seslere.
Hareketlere.
Sessizliğe.
Çevrenizde olup bitenlere.
Yavaş yavaş alıştırırsınız.
Alışırlar.
Türbana.
Çarşafa, peçeye.
Taşyapı'ya.
Oğulların gemilerinin olmasına.
Çocukların televizyon kurmasına.
Yakınların yolsuzlukları na.
Sevgililere alınan evlere.
Çokeşliliğe.
Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına.
Ramazanda öğle yemeği verilmemesine.
Beyaz takkeyle gezenlere.
Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar.
Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.
'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye
kuşkulanırsınız.
Sonra da uyuşursunuz.
Yavaş yavaş uyuşursunuz.
İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.
'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz.
'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz
bile kaybolmuştur.
'Batı'nın ahlaksızlığını aldık' derler, öyle dinler
durursunuz.
Uyuşturmuşlardı r sizi.
Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız.
Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra
kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz.
Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar.
Siz burdan dinlersiniz.
Amerika Ankara'yı işgal etmektedir.
Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu
göremezsiniz.
***
Alışırsınız ve uyuşursunuz.
Geçmişe dalıp gitmişken, geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz. .
Plan da bunun için yapılmıştır.
Önce alıştırma.
Sonra uyuşturma.
Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler.
Yüzünüze çok kültürlülük derler, arkanızdan bölerler.
Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar.
Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar.
Alışırsınız.
Uyuşursunuz.
Tehlikenin farkında mısınız?
Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...

PROF. DR. ERDAL ATABEK
"Mustafa" filmi için savcılığın belirlediği saptamalar hiç kuşkusuz önemli. Ancak filmin asıl amacını, dolayısıyla işin özünü yakalayamıyor.

Ötesinde, saptanan yanlışlar Can Dündar’ın "iyi niyetli" diyemeyeceğim keyfi belgesel anlayışını da sadece ayrıntıda sergiliyor.

Anımsanacaktır, Can Dündar bu konuda, “Hayattaki her şey gibi, belgeseller de sübjektif” diyebilmiştir. “Mustafa” filmindeki sübjektifliğini ise şöyle açıklamıştı:

“Önünde 500 belge vardır, sen sana yakın olan 5’ini seçersin, ben bana yakın olan 5’ini. Aynı belgelere bakarak Bekir Coşkun farklı bir belgesel çekerdi, Yılmaz Özdil farklı çekerdi. Bu, benim Atatürk’üm, bana ait bir Atatürk yorumu. Bunun "gerçek Atatürk’e daha yakın biri olduğunu belgelerle kanıtlamaya çalışıyorum.” *

Oysa belgeseller kimsenin işine gelenleri kullanıp, işine gelmeyenleri görmezden gelerek yapılmaz. Yapılırsa, özellikle de bu iş olumsuzluklara odaklanmak, bulunabilen insani zaafları abartmak kastıyla olursa, gerçekte bir belgeselden söz edilemez. Çünkü yapılan iş gerçek Atatürk’e yakınlaşmak değildir. Ondan uzaklaşmak, en hafif deyimiyle Atatürk’ü ve yaptıklarını saptırmaktır, çarpıtmaktır. Savcılık saptamaları olayın bu yanını, yapımcıların bu yöndeki kasdını ortaya koyamamaktadır.

Ben filmdeki onlarca saptırma ve çarpıtmadan özellikle 7 örneği önemsiyorum. Şöyle:

1. Vahdettin ile ilişkiler

Filmde Vahdettin'in Atatürk'ü Samsun'a "devleti kurtarmak" için gönderdiği iddia ediliyor. Bunu yabancı bir gazeteciye anlatan Atatürk'ün kendisidir. Ancak bu röportajda Atatürk, Vahdettin'in kurtarılacak devlet anlayışı ile kendisinin uğruna savaşacağı devlet anlayışının farkını da vurgular. Vahdettin'in İngilizlere yaranmak uğruna Pontus Rumlarıyla çatışan, uğradıklara saldırılara karşı direnen Karadenizli Türk ve Müslümanların kontrol altına alınmasını "devletin" yani yani İstanbul'daki saltanatının "kurtarılması" olarak algıladığını özellikle belirtir.

Can Dündar'ın röpartajın özünü görmezden gelmesi, böylece olaya ister istemez farklı bir anlam yüklenmesi sonucunu yaratması; deyim yerindeyse "belgede sahtecilik" anlamındadır.

Ötesinde, Vahdettin ile ilişkiler bu noktada bitmez. Vahdettin, Atatürk Samsun’a çıktıktan hepsi hepsi 21 gün sonra Atatürk'ü İstanbul’a geri çağırır. Dönmeyince önce Şeyhülislam Fetvası ile sonra gıyabi Divan-ı Harp kararıyla Atatürk'ün idamına hükmeder.

Bir belgeselde bunlar görmezden gelinir, Vahdettin olayı sadece Atatürk'ü Anadolu'ya vatanı kurtarmak için görevli gönderdi denilirse, tarihe saygılı olunduğu, gerçeklere bağlı kalındığı söylenebilir mi?

2. Can Dündar Atatürk'ün 1930'da halkın arasına çıktığını, gördüğü yoksulluk nedeniyle "biz bu işi başaramadık" diyerek bunalıma düştüğünü aktarıyor. 1930'lu yılları kapsayan sonrası için de akşam oturduğu rakı sofrasından ancak sabah olunca kalkan ve yatıp akşam rakı vaktine kadar uyuyan bir adam portresi çiziyor.

Atatürk'ün, 1930'da Türk halkının yaşam koşullarını sokakta, bire bir halk katmanlarıyla temas ederek araştırdığı ve tanık olduğu yoksulluktan etkilendiği, moralinin bozulduğu doğrudur. Ancak bu olay bir belgeselde anlatılırken, 1930'un 1929 dünya ekonomik buhranı ortamı olduğunun, Atatürk'ün bu buhranın Türkiye'deki yansımalarını bizzat gözlemlemek istediğinin yansıtılması gerçeğe saygının gereğidir. Nitekim Atatürk, "Biz bu işi başaramadık" derken, 1923'de henüz Cumhuriyet ilan edilmeden toplanan İzmir Kongresi'nde çizilen "kapitalist (özel kesim eliyle) kalkınma" yolunun pek işe yaramadığını, dünya buhranı sonrasında ise hiç işe yaramayacağını özellikle vurgulamıştır.

Bu nedenle Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kapitalist kalkınma arayışından, 1930'lu yılların hemen başında devletçilik ilkesinin kabulüyle karma ekonomi modeline geçilmiştir. Atatürk'ün direktifini vermenin ötesinde tartışmalarına bizzat katılıp sonuçlarını adım adım takip ettiği ve bütün sonuçlarına 4 yılda ulaşılan 5 yıllık sanayi planı, dünya ekonomik buhranının olumsuz etkilerini gidermek için başlatılan bir çalışmadır. Hala özelleştirme portföyünde tüketilemeyen çok sayıdaki devlet sanayi kuruluşu bu süreçte kurulmuş ve yurdun dört bir yanında işletmeye alınmıştır.

Bir anlamda büyük buhran sonrasında dünya teorik olarak Keynesci refah devleti arayışına yönelirken, Türkiye Atatürk'ün önderliğinde bu teorinin pratiğini yapmıştır. “Mustafa” filmine göre Atatürk rakı sofrası ya da yataktayken herhalde gıyabında okuduğu, satır altlarını çizdiği ve sayfalarına eliyle tartışma notları yazdığı 4.150 kitabın bu döneme ait olanları da çoğunlukla ekonomi üzerinedir.

Atatürk gördüğü yoksulluk nedeniyle yılmamıştır, havlu atmamıştır. Yeni bir sanayi hamlesiyle hala satıp satıp bitiremediğimiz kamu iktisadi teşebbüslerinin kurulup üretime geçmesi sürecinin bu dönemde başında ve içinde olmuştur.

Bu dönemi sadece rakı ve yatak muhabbetiyle geçiren sözde canlandırma belgeleriyle geçiren bir filme ne denir? Böyle bir film inandırıcı olabilir mi?

3. Filmde ikide bir, İzmir suikastı davasına atıf yapılarak, Atatürk'ün gözünü kırpmadan arkadaşlarını darağacına gönderdiği dillendiriliyor. Peki, kimdir bunlar? Kazım Karabekir mi, Ali Fuat Cebesoy mu, Rauf Orbay mı, Refet Bele mi?

Atatürk’ün bu arkadaşlarıyla yolları ayrılmıştır ama hiç biri idam edilmemiştir. İdam edilenlerden Atatürk'ün arkadaşıydı denilebilecek bir tek "Ayıcı" Arif vardır.

Bir devrim sürecinde yol ayrılmasını darağacı edebiyatına dönüştürmenin anlamı ne olabilir?

4. Filimde Atatürk'ün adeta Kürtlere özerklik verilmesini, eyalet sistemi istediği gibi bir izlenim zorlanıyor. Oysa burada Atatürk 1921 Anayasa'sının yerel yönetim modeline atıf yapmaktadır. Bu model de, sadece Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için değil bütün ülke için geçerli bir yönetim modelidir.

5. Kurtuluş gerçekleşmiş, kuruluş sürmektedir. Cumhuriyet ilan edilmiş, Hilafet kaldırılmış, Latin harflerine geçilmiş, Miladi takvim kabul edilmiştir. Bunları anlatan Can Dündar, medreselerin de kaldırıldığını söyler ve müstehzileşen bir ses tonuyla ekler: "Böylece medresede Kaymak Hafız'dan yediği dayağın intikamını almış oldu..."

Can Dündar bu konudaki eleştiriler karşısında, “Ben bunu filme gayet masumane koydum. Keşke koymasaydım, pişman olduğum cümlelerden biri... Amacını aşan bir cümle…” diyerek bir tür özeleştiri yapsa da bu benim acımı dindirmedi. Can Dündar'ın “Mustafa” filmini bilemem ama Türk devrim tarihi Kaymak Hafız'ın iki tokadı kadar ucuz değildir.
bu
6. Filmin başındaki ve sonundaki "Dört Mevsim Tablosu" esintili "geliş ve gidiş" sahneleri ile bir korku filmini andıran mezardaki ceset yiyici çakal sahnesine gelince... Benim bilebildiğim kadarıyla, Atatürk'ün doğmadan önce ölen ağabeyinin cesedinin çakallar tarafından yenmesi, doğruluğu son derece kuşkulu bir tevatür. Bu konu kaynaklarda bir tek Şevket Süreyya Aydemir'in "Tek Adam" kitabında, o da bölgedeki yoksulluğu ve zor yaşam koşullarını antatmaya dönük bir "rivayet" olarak vardır.

Böylesi şüpheli bir rivayetin filmin hemen başında özellikle vurgulanması hangi amaçla olabilir?

Biz Türkler ölülerimizi deniz kenarına, kuma gömmeyiz. Can Dündar bu rivayete böylesine abartılı biçimde sarılırken, Atatürk'ün Türklüğü, Müslümanlığı konusunda yersiz bir kuşku yaratmayı amaçlamış olabilir mi?

Doğrusu, filmin başındaki ve sonundaki "Dört Mevsim Tablosu" esintili "geliş ve gidiş" sahneleri, Türkiye'ye ait olmayan bir yerden geldi, ölümüyle de o yere döndü türü bir kötü niyetli mesaj içerebileceği kaygısıyla bende böylesi bir rahatsızlık yaratttı.

7. Filmdeki, Atatürk Dolmabahçe'de hasta yatarken kendisine tezahurat yapan askeri öğrenciler için pencereye çıkarken yalnızlık sahnesini anımsayın. Aynı sahne Can Dündar'ın Sarzeybek filminde de var. Ancak bir farkla... Atatürk'ün yanı kalabalıktır. Sadece sağlık personeli de değil, dostları da yanındadır.

Bu sahne "Mustafa" filminde niçin değişmiştir? Atatürk niçin yalnız bir adam gibi gösterilmek istenmiştir? Böylesi bir çifte standardın ne anlamı olabilir?

Can Dündar ceza yasası kapsamında gerçerkten de bir suç işlememiş olabilir. Ancak, tarihi kasıtlı ve amaçlı olarak çarpıtmıştır. Dolayısıyla tarihe karşı suç işlemiş, gazeteciliğe ve belgeselciliğe ihanet etmiştir.

En iyi dileklerimle.


Uluç Gürkan

HERKES İÇİN FIRSAT
HERKESTEN SORUMLULUK
HERKESİN TOPLUMU

www.ulucgurkan.net
ulucgurkan@ulucgurkan.net
0090 312 4198777 - 0090 532 2180758
EROL MANİSALI ÖLÜME Mİ TERKEDİLDİ

Ergenekon Operasyonu nedeniyle tutuklanan Erol Manisalı’nın sağlık durumundan endişe ediliyor. Manisalı’nın cezaevine girmeden önce bir çok hastalığının olduğu ve cezaevinde hastalığının ağırlaşma riskinin olduğu aylardır konuşuluyordu. Ancak Milliyet Gazetesi yazarı Nail Güreli durumun ciddi olduğunu anlattı. Güreli’nin Manisalı’nın sağlık durumunu anlattığı yazısı şöyle:

Bizim öteden beri Ümraniye operasyonu diye adlandırdığımız, bazı çevrelerin ise Ergenekon dediği dalgaların 12’ncisinden sonra (22 Nisan 2009) bu köşedeki yazının başlığı “İntikam” idi.

Neden?Yargılama sürecinin dışında; yapılanlara, basına özellikle sızdırılanlara ve bunların yankılandığı çevrelere bakılınca, kaynağında bir karşı devrim niyetinin kıpırtıları görülüyordu. İş o noktaya geldi ki, geri adım atsalar hukukun kapsama alanı içine girecekler ve karşı devrim süreci sekteye uğrayacak. O nedenle, bu fırsat bir daha gelmez diyerek, hukuk dışı, hak ve adalet dışı, insaf ve vicdan dışı giriştikleri uygulamalar intikam duygusunu akla getiriyordu.

Tutuklananların geniş bir bölümünün ortak paydası Atatürkçü düşüncelere sahip olmaları, yazılarıyla, söylemleriyle ve demokratik eylemleriyle AKP iktidarına karşı çıkmalarıydı.

Prof. Dr. Erol Manisalı’nın bunlara ek bir özelliği daha var: Bir elma şekeri gibi sunulan küreselleşmenin boyasını kazıyarak, içyüzündeki sömürüyü ve ABD emperyalizminin vahşi yüzünü göstermesi.Daha önce, 2003-2006 arasında iki kez kalp krizi geçiren Manisalı’nın ciddi sağlık sorunlarının olduğu biliniyor. Kalp krizleri ardından sağ tarafı “inme” denilen kısmi felç geçiren ve beyninde bir tümör oluşan Manisalı’nın halen aşırı yüksek tansiyonun ve ritm bozukluğunun yanı sıra, kalp büyümesi, aort genişlemesi ve bel fıtığı var.

Bütün bunlara karşın, avukatlarının tutuksuz yargılama istemleri reddediliyor. Böyle bir hastanın adım adım ölüme terk edilişi izlenimi pekişiyor.

Uzun sözün kısası: Doğru ve dürüst yapıldığında, dünyanın en erdemli mesleklerinden üçü olan adalet, tıp ve medya tarihi bir sınavdan geçiyor.

Odatv.com13 Mayıs 2009

Tuesday, May 12, 2009

Mustafa'da suç yok, 28 hata var Savcılık Can Dündar'ın olay yaratan filmiyle ilgili kararını verdi Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Can Dündar’ın “Mustafa” filmiyle ilgili soruşturmayı tamamladı. Savcılığın yaptırdığı bilirkişi incelemesinde, Atatürk’ün hayatını anlatan söz konusu filmin “gerçeği” yansıtmadığı belirtildi.
Aynı zamanda Deniz Feneri soruşturmasının da savcısı olan Nadi Türkaslan, bilirkişinin belirlediği 28 yanlışı tek tek sıralarken, bütün bu yanlışlıklara rağmen, “Atatürk’e hakaret ve aşağılama unsurları bulunmamıştır” diyerek takipsizlikkararı verdi.

BİLİRKİŞİYE GÖRE DÜNDAR’IN YANLIŞLARI ŞÖYLE:


1- Atatürk’ün Erzurum’a gidişinde Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in, Atatürk’e “Emrinizdeyim” dediği anlatılıyor. KazımKarabekir’in Erzurum’daki Kolordu Komutanlığı’na, Atatürk’ün kendisi ile görüşmesi sonucunda atandığı belirtilmiyor.
2- Yine ulusal hareketi tek elde örgütleyen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin” kurulmasıyla sonuçlanan Erzurumve Sivas kongrelerinden ve “Amasya Tamimi”nden hiç söz edilmiyor.
3- İşgal anlatılırken sadece Yunanlıların Ege’yi istilasından söz ediliyor. Aynı dönemde Fransızlar Güneydoğu’yu, Ermeniler Doğu’yu ve İtalyanlar Güney Batı Anadolu’yu işgal etti. ancak eserde söz edilmiyor.
4- Atatürk için “Artık Mareşal ve Gazi’ydi” açıklaması bulunuyor, bu sıfatların Atatürk’e TBMM tarafından verildiği gösterilmiyor.
5- Atatürk’ün medreseleri kaldırması ve eğitimi laikleştirmesi, çocukluğunda “Kaymak Hafız” adlı öğretmenden dayak yemesine bağlanıyor.
6- Tarihimizde “Rum” ayaklanması yoktur. Yunandan Rumlar olarak söz ediliyor.
7- Atatürk’ün Şam’a “sürgün” edildiği anlatılıyor. Oysa Şam’ın o tarihte sürgün yeri olmayıp, döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğu belirtilmiyor.
8- Atatürk’ün Şam’a sürgün edilmekle karamsarlığa düştüğü ifade ediliyor…
9- Atatürk’ün Sofya’da yalnızlık ve bunalım içinde olduğu anlatılıyor; Atatürk’ün oradaki Türkler’i örgütlemeye çalıştığı ve iki Türkçe gazete çıkarmalarını sağladığı anlatılmıyor.
10- Atatürk’ün Çanakkale’deki başarılarından kimsenin haberinin olmadığı anlatılıyor. Oysa o günlerin tanınmış gazetecisi Ruşen Eşref tarafından Atatürk ile “İstanbul’u kurtaran kumandan” olarak röportaj yapıldığı belirtilmiyor.
11- Atatürk’ün Diyarbakır’da 8 yaşındaki bir çocuğu evlat edindiği anlatılıyor; oysa Atatürk’ün bu çocuğu çok daha önce evlat edindiği belirtilmiyor.
12- Atatürk’ün Anadolu’ya ordu müfettişi olarak görevlendirilmesi sıradan bir iş olarak gösteriliyor.
13- Atatürk’ün ordudan istifasından sonra gösterilen sivil fotoğrafın, bu olaydan iki ay sonra Sivas Kongresi’nden sonra çekildiği belirtilmiyor.
14- Atatürk’ün Ankara’ya gelişinde Meclis önünde karşılandığı ifade edilmekle birlikte, gerçekte o tarihte Meclis binası inşaat halinde yarım bir bina olduğu gibi, karşılandığı yer de Meclis binası önü değil, Dikmen sırtları…
15- “Millet’in O’na karşı olduğu” ifade ediliyor; ancak gerçekte böyle olsa Ankara’ya gelişinde Ankaralılar tarafından coşkuyla karşılanmaması gerekirdi.
16- Sakarya Savaşı’na ait olarak gösterilen fotoğraflar daha sonraki dönemlere ait.
17- Büyük Taarruz’dan önce hazırlıkları gizlemek için verdiği davet “çay ziyafeti” olduğu halde, “ziyafet” olarak gösteriliyor.
18- Büyük Taarruz’dan önce büyük birliklerin taarruz yerlerini almasına, sadece ufak bir bölümün taarruz günü yürüyüş yapmasına karşın “bütün ordunun” yürüyüş yapıp savaşa başladığı anlatılıyor.
19- İzmir’in kurtuluşunda kullanılan Atatürk’ün sivil fotoğrafları o güne ait olmayıp, yıllar sonra çekilmiş fotoğraflardır.
20- Şapka Devrimi Atatürk’ün en radikal devrimi olarak gösteriliyor. Oysa Cumhuriyet’in ilanı, Hilafetin kaldırılması, Latin alfabesine geçiş daha radikal devrimlerdi.
21- Nutuk, Atatürk yazmayıp yazdırmış, sadece ‘Gençliğe Hitabe’yi kendisi yazmıştır.
22- Atatürk’ün yapılacak heykel için verdiği pozda kullanılan şapka, o döneme ait olmayıp günümüzde kullanılan şapkalardan…
23- Atatürk için “Artık her söylediği kanundu” ifadesi kullanılıyor. Oysa kanun yapma görevi TBMM’ye ait.
24- Atatürk için “en yakın arkadaşlarını bile gözünü kırpmadan idama yolladığı” yakıştırması yapılıyor. Oysa Atatürk’ün bir tek arkadaşının İstiklal Mahkemesi’nce suçlu bulunduğu belirtilmiyor.
25- Atatürk’ün hastalığı nedeniyle ayağa kalkamamasından dolayı dışarıdaki öğrencilere odada bulunan Kılıç Ali’ye el sallattığı, (doğru değil…)
26- Anlatılanın aksine Atatürk’ün vasiyetnamesini özel kalem müdürüne yazdırmadığı, vasiyetnameyi kendisinin yazdığı, zaten aksinin Medeni Kanunun vasiyetnamenin düzenlenmesine ilişkin düzenlemesine de aykırı olacağı…
27- Bilirkişi raporunda, Atatürk’ün son zamanlarında da maddi ve manevi yönden yalnızlık çekmediğinin kanıtı olarak; ölümü sırasında onu tedavi eden hekimlerin tümünün ve yakınlarının yanında bulunduğu, cenazesinin Ankara’ya naklinde her istasyonda trenin durması ve halkın onu yaşlı gözlerle uğurlaması, Ankara’daki cenazesine büyük bir kalabalığın katılmış olması gösteriliyor.
28- Atatürk’ün “bağ evinin” Milli Savunma Bakanlığı’na verilmesi onun dürüstlüğünü gösterecek bir uygulama iken hiç söz edilmiyor.

Monday, May 11, 2009

TURKAY ILICAK:
( Avustralya'daki Kibris Turk Radyosundaki sunumu )

Merhaba sayın dinleyiciler 11 mayıs 2009
Bir taraftan Gazete ve televizyonlarımızda rezillik düzeyinde dedikodu programları, düzeysiz magazın programları ve insanlara hiçbir katkısı olmayan, insanı insan yapan değerleri işlemeyen, yayınlar devam ederken, bir taraftan Türkü ebedi düşman bilen birileri adım adım hedefine yaklaşmakta ve Türkiyeyi her yönden çembere alarak sıkıştırmaya devam etmektedir.
Evet biz bizler başörtülerle Ergenekonlarla her gün birbirimizi gırtlaklarken ve Mustafa filimleri çevirip Atatürkü sıradanlaştırırken, birileri dünyayı bizlere dar etmek için uğraşıyor. Ve başarıyor da.
Evet sayın dinleyiciler, Geçen hafta bahsettiğim Avrupa Birliği Adalet Divanı kararıyla şimdi neredeyse Kıbrıs davası Rum ve Yunanlıların lehine en azından yarı yarıya çözülmüş durumdadır. İngiltere yüksek mahkemesi bu kararı onayladığı zaman Neler olacak biliyormusunuz? Kuzey Kıbrısta kendisine Rum malı veya evi tahsis edilen herkes, gerek herhangi bir AB ülkesine gerek Rum kesimine geçtiği zaman tutuklanabilecektir. Veya AB ülkelerinden birinde malı veya evi varsa el konulacaktır. Artı bunca zaman bu Rum emlakini elinde tuttuğu için bir de yüksek miktarda para cezası ödeyecektir.
Bu kanun öncelikle Güney Kıbrıstan Rum zülmünden kaçarak Kuzey Kıbrısa bir Rum evine yerleşen insanlarımızı kapsar.
Ama ayni zamanda Kuzey Kıbrısa gelip yerleşen gerek Türkiyeli gerekse tüm diğer yabancıları da kapsar. Kıbrısta kendisine bir Rum emlaki tahsis edilen Türkiyeli bir vatandaş da artık Avrupaya seyahat edemiyecektir. Aksi halde tutuklanacaktır.
Şimdi biraz daha ileri gidelim ve Türkiyenin AB ye girdiğini Kabul edelim. O zaman Türkiye de Rum emlakinde oturan gerek Kıbrıslı Türkleri gerek Türkiye asıllı vatandaşı tutuklama mecburiyetinde kalacaktır.
Yani 1974 Barış harekatı yapılmamış olacak ve belki de böyle bir harekete giriştiği, yani Kıbrıslı Türkleri kurtardığı için Türkiye ceza da yiyecektir. Kim tarafından? Tabii ki Ab mahkemeleri tarafından. Çünkü Rum Yunan, çok önceleri gerekli plan ve programlarını yapmışlar, biz kendi kendimizle boğuşurken AB mahkemelrine hakimler yerleştirmişler. Tıpki burada ve Amerikada kilit yerlere yerleştikleri gibi.

Şimdi Rum Yunan, hem kuzeyde bıraktığı mallarına geri dönüyor hem de yüklü tazminatlar alıyor. Ama durum daha bitmedi; Rumlar Güney Kıbrıstaki Türk mallarını da yol yapılacak devlet binası yapılacak baraj yapılacak bahanesiyle istimlak ediyor. Yani artık Kıbrıs sorunu çözülse de Birleşik Kıbrıs olsa da ve en son çare olarak Kıbrıs Türkü Güneydeki malına evine geri döndüğü takdirde orada da açıkta kalacak.
Bundan sonra sıra büyük bir ihtimalle Kuzey Kıbrıstaki Üniversitelere gelecek. Rum Yunan ikilisi bu üniversiteleri de kanunsuz ilan edebilir ve kapatabilir. Tabii ki Türkiyenin de uymağa mecbur olduğu ABirliği mahkemeleri kararlarıyla.

Kıbrısı bu ABirliği üyeliği kartıyla yutmak üzere olan Rum Yunan ikilisi, sonra yine ayni kanallardan Heybeliada Ruhban okulu ve Ege konularına girecek… Bir taraftan da Ermeni lobisiyle işbirliği yaparak dünyanın her yerinde gerek Ermeni gerek Pontus gerek Süryani vs soykırımları ile Türkiyeyi sıkıştırmaya devam edecek. İşte geçenlerde Güney Avustralya Parlamentosunda aynen yaptığı gibi.

Sayın dinleyiciler Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın baskısıyla geçen gün Bizim Cumhurbaşkanı Talat Rumlarla görüşmelere devam kararı aldı.

Çünkü masadan kalkınca Denktaşın başına gelenleri düşünüp Barış karşıtı görünmek istemiyor. Aslında bu da bir Yunan korkutmacası. Tüm bu olanlardan sonra Türk tarafı nedense bir oyalama masası olan görüşmelerden kalkmayı bir türlü göze alamıyor. Rum ise görüşür gibi yaparak AB kanalı vasıtasıyla işini sonlandırmak üzere.

Galiba ayni taktiği Abirliği Türkiye için uygulamakta.. Bunun da yorumunu sizlere bırakıyorum.

Thursday, May 7, 2009

Prof.Dr. Mehmet Haberal
1944

Rize'nin Pazar ilçesi Subaşı Köyü'nde doğdu

1967

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi

1971

Genel Cerrahi alanında uzman oldu, Ekim

1973

Shriner's Yanık Enstitüsü (Shriner's Burns Institute) ve John Seally
Hastanesi'nde yanık tedavisi üst ihtisası yaptı, Galveston, Texas, ABD

1974-75

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi, Transplantasyon Merkezi'nde
transplantasyon üst ihtisası yaptı, 1 Ocak 1974 - 30 Haziran 1975

1975

Hacettepe Üniversite Hastanesi, Genel Cerrahi Bölümü'nde Yanık ve
Organ Nakli Ünitelerini kurdu, Temmuz

Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde Türkiye'de ilk kez canlı donörden
böbrek naklini gerçekleştirdi, 3 Kasım

Dünya Yanık Derneği ulusal temsilcisi seçildi

1976

Genel Cerrahi alanında Doçent oldu

1978

Avrupa Organ Nakli Vakfı'ndan (Eurotransplant) temin edilen organla
Türkiye'de ilk kez kadavradan böbrek naklini gerçekleştirdi, 10 Ekim

1979

Organ ve doku nakli yasasının çıkmasını sağladı (3 Haziran'da
yasalaşan 2238 sayılı kanun)

Türkiye'de ilk kez yerli kaynaklı kadavradan böbrek naklini
gerçekleştirdi, 27 Temmuz

1. Ulusal Yanık Kongresini Ankara'da düzenledi, 26-27 Mayıs

1980

Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı'nı kurdu, 4 Eylül

1982

Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı'na bağlı Ankara'da ilk
Hemodiyaliz Merkezi'ni kurdu, 12 Mart

Genel Cerrahi Profesörü oldu

Dünya Yanık Derneği Yürütme Kurulu üyesi ve aynı derneğin Doğu Akdeniz
Bölge temsilcisi seçildi

1983

Ankara'da ilk organ nakli kongresini düzenledi

O zamana değin tüm dünyada en fazla 36 saat saklanabilen kadavra
böbreklerin soğuk iskemi sürelerini 111 saate kadar uzatılmasını
sağlayan çalışma

Tıbbi alandaki başarılı katkılarından dolayı Sedat Simavi Vakfı,
Sağlık Bilimleri Ödülü'nü aldı

1984

Akdeniz Yanık Kulübü kurucu üyesi

Orta Doğu'da organ paylaşımı ve teminini kolaylaştırmak için Orta Doğu
Diyaliz ve Organ Nakli Vakfı'nı kurdu

1985

İstanbul'da Orta Doğu Diyaliz ve Organ Nakli Vakfı'nın ilk kongresini
düzenledi 17-20 Kasım

Ankara'da Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı Hastanesi'ni kurdu, 16 Eylül

Amerikan Yanık Derneği "EVERETT IDRIS EVANS ÖZEL ÖDÜLÜ"nü aldı

1986

Dünya Yanık Derneği Genel Sekreter Yardımcısı seçildi

Haberal Eğitim Vakfı'nı kurdu, Eylül

Amerikan Cerrahi Derneği üyesi seçildi (Fellow of the American College
of Surgeons - FACS)

1987

Orta Doğu Organ Nakli Derneği Kurucusu ve Başkanı

İstanbul'da ilk Bölgesel Doğu Akdeniz Yanık Kongresi'ni düzenledi

1988

Ankara'da ilk Orta Doğu Organ Nakli Derneği Kongresi'ni düzenledi, 2-4 Kasım

Türkiye'de ve bölgede kadavradan ilk başarılı karaciğer naklini
gerçekleştirdi, 8 Aralık

1990

Türkiye Organ Nakli Derneği Kurucusu ve Başkanı, Ekim

Türkiye, Avrupa ve bölgede bir ilk olan, çocuklarda canlıdan kısmi
karaciğer naklini gerçekleştirdi, 15 Mart

Dünyada bir ilk olan, erişkinde canlıdan kısmi karaciğer naklini
gerçekleştirdi, 24 Nisan

1992

Dünyada bir ilk olan aynı canlı donörden kısmi karaciğer ve böbrek
naklini gerçekleştirdi, 16 Mayıs

New York Bilim Akademisi üyesi oldu

1993

Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı ve Haberal Eğitim Vakfı ile
birlikte Başkent Üniversitesi'ni kurdu.

Üniversite, 10 fakülte (Fen-Edebiyat, Hukuk, İktisadi ve İdari
Bilimler, Mühendislik, Tıp, Sağlık Bilimleri, İletişim, Diş Hekimliği,
Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık ile Eğitim Fakülteleri), 7 enstitü
(Organ Nakli ve Gen Bilimleri, Fen Bilimleri, Eğitim Bilimleri, Sağlık
Bilimleri, Sosyal Bilimler, Yanık, Yangın ve Doğal Afetler, Avrupa
Birliği ve Uluslararası İlişkiler) ve 5 Meslek Yüksek Okulu ile
İngilizce Hazırlık Okulu'ndan oluşmaktadır.

Ankara'da Başkent Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi'ni açtı

1994

İzmir'de Başkent Üniversitesi Zübeyde Hanım Araştırma ve Uygulama
Merkezi'ni açtı, 3 Eylül

1995

Türkiye'de Yanık ve Yangın Afetleri Derneği'ni kurdu

1998
Yalova'da, Türkiye'de kırsal kesimde hizmet veren ilk Diyaliz Merkezi'ni açtı.

Adana Başkent Üniversitesi Hastanesi'ni açtı, Haziran

Orta Doğu Yanık ve Yangın Afetleri Derneği'ni kurdu
1999

Ankara'da Başkent Üniversitesi Ayşeabla Okulları'nı açtı

2000

Alanya Başkent Üniversitesi Hastanesi'ni açtı, Temmuz

Dünya Transplantasyon Derneği'nin Roma'daki kongresinde kendisine
Türkiye ve dünyada organ naklinin gelişimine yaptığı katkılardan
dolayı "MİLENYUM MADALYASI" verildi, Ağustos

Ankara'da yeni Başkent Üniversitesi Hastanesi'ni açtı, 20 Kasım

Transplant Olimpiyatları Derneği, 20 Nisan

2002

Başkent Üniversitesi Adana Seyhan Hastanesi'ni açtı
Klinik ve Deneysel Araştırmalar Derneği, 14 Ocak

2003

Amerikan Cerrahi Birliği (American Surgical Association - ASA) Onursal
Üyesi seçildi

Başkent Üniversitesi Konya Hastanesi'ni açtı

2004

Cerrahi Araştırmalar Akademisi (Academy of Surgical Research) Üyesi ve
Türkiye Temsilcisi

"Kanal B", "Radyo Başkent", ve "Başkent Haber Ajansı" nı kurdu.

2004 yılı Ağustos ayında Japonya'da yapılan Dünya Yanık Derneği
(International Society for Burn Injuries-ISBI) kongresinde 2006-2008
Dönem Başkanlığı'na seçildi

2005

Uluslar arası Cerrahlar Birliği üyesi seçildi (Fellow of the
International College of Surgeons - FICS), Eylül, Prag

2006

Massachusetts General Hospital ve Johns Hopkins Hospital'da ders
vermek için davet edildi, 15-23 Mayıs

Dünya Organ Nakli Derneği'nin Orta Doğu ve Afrika bölge encümeni
olarak seçildi, 4 Mayıs

Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nde Fahri Doktora unvanı verildi, 15 Mayıs

Pakistan Karaçi Üniversitesi tarafından Bilimsel Doktora unvanı
verildi, 15 Mayıs

Orta Doğu Yanık ve Yangın Afetleri Derneği (the Middle East Burn and
Fire Disaster Society-MEBFDS) Başkanlığı'na seçildi, Haziran

Dünya Yanık Derneği (International Society for Burn Injuries-ISBI)
2006-2008 dönem başkanı oldu, Eylül

Brezilya Yanık Derneği Yönetim Kurulu Onursal Üyesi seçildi, Eylül

Uluslararası Cerrahlar Birliği üyeliğine seçildi

Kuveyt Sağlık Bakanı Şeyh Ahmad Al-Abdulla Al-Sabah tarafından "Ömür
Boyu Başarı Ödülü" verildi, 26 Kasım

2007

Doğal Bağışıklık Derneği Toplantısı'nı ( Society of Innateimmunity
Meeting) Ankara'da düzenledi, 13-15 Mayıs

Organ Nakli Derneği' nin Yeni Fikir Lider Toplantısı'nı ( The
Transplantation Society New Key Opinion Leader Meeting ) Ankara'da
düzenledi, 01-07 Temmuz

Başkanlığını yaptığı Türkiye Organ Nakli Derneği'nin 9. Bilimsel
Kongresi'ni (9th Meeting of the Turkish Transplantation Society)
Ankara'da düzenledi, 04-06 Temmuz

Ankara' da Cerrahi Müdahelede Kalite ve Eğitim Konulu Sempozyum (
Symposium on Surgical Education and Quality) düzenledi, 17 Eylül

Uluslararası Cerrahlar Birliği Avrupa Federasyonu Türkiye Bölümü
Toplantısı' nı (International College of Surgeons European Federation
Turkey Section Meeting) Antalya'da düzenledi, 18-19 Ekim

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ tarafından Organ Bağışı ve Organ
Nakli alanında yapılan çalışmalarda verdiği destekten dolayı ödülü
takdim edildi, 2 Kasım

Birinci Uluslar arası Yanık Haftası'nda (First National Burns Week)
Dubai'de ödülü takdim edildi, 4 Kasım

Almanya Münih'de bir irtibat ofisi kurdu.

2008

Böbrek nakli alanındaki öncülüğü ve böbrek nakli alanına yapmış olduğu
değerli katkılarından dolayı ödülü Prens Abdulaziz Bin Salman
tarafından takdim edildi, 18 Şubat

Karaciğer nakli alanındaki öncülüğü ve karaciğer nakli alanına yapmış
olduğu değerli katkılarından dolayı ödülü Prens Raad Bin Zeid
tarafından takdim edildi, 13 Mart

Organ Bağışı ve Organ Nakli alanında yapılan çalışmalarda verdiği
desteklerden dolayı ödülü Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fikri
Canoruç tarafından takdim edildi, 27 Mart

Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Ümitköy Semt Polikliniği' ni
açtı, 02 Haziran

Washington Universitesi Konuk Profesörlüğü (Washington University
Visiting Professorship) ödülü aldı, 5 Eylül

Uluslararası Yanık Derneği (International Society for Burn Injuries)
2006-2008 yılları arasındaki başkanlık görevinin sona ermesiyle
beraber deneğe yapmış olduğu katkılardan dolayı ödül aldı, 10 Eylül

Prague Yanık Merkezi'nde (Prague Burn Center) Prof. Dr. Radana
Königova tarafından Onursal Üyelik Ödülü takdim edildi, 30 Eylül

Sindh Üroloji ve Organ Nakli Enstitüsü ( Sindh Institute of Urology
and Transplantation) tarafından Onursal Konuk Plaketi ödülü aldı

İran Medikal Bilimler Akademisi'nden ( Academy of Medical Sciences of
Iran) Onursal Üyelik Ödülü aldı

Orta Doğu Organ Nakli Derneği ( Middle East Society for Organ
Transplantation) tarafından organ nakli ve bağışı alanında yapmış
olduğu katkılarından dolayı ödülü takdim edildi

Editörlük çalışmaları:

Türkiye Organ Nakli Derneği ve Türkiye Yanık ve Yangın Afetleri
Derneği tarafından yayımlanmakta olan tıp dergisi "Diyaliz,
Transplantasyon ve Yanık" dergisi Editörü
Ortadoğu Organ Nakli Derneği'nin yayın organı olan "Experimental and
Clinical Transplantation" dergisi Editörü
Dünya Organ Nakli Derneği'nin yayın organı olan Transplantation Proceedings,

1996 Misafir Editörü
1998 Misafir Editörü
2000 Misafir Editörü
2002 Misafir Editörü
2004 Misafir Editörü
2005 Misafir Editörü
2006 Misafir Editörü
2008 Misafir Editörü

· International Medical Journal" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Investigative Surgery" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Clinical Transplantation" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Transplantation Proceedings" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Saudi Journal of Kidney Diseases" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Burn Care and Rehabilitation" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Urology Journal" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
· Archives of Iranian Medicine" dergisi Yayın Kurulu Üyesi
22 Kasım 2008 itibarıyle

1730 böbrek, 320'den fazla karaciğer nakli yaptı
22'den fazla ulusal ve uluslararası bilimsel kongre düzenledi
35 ulusal ve uluslararası tıp derneği üyesi
1428 Türkçe ve İngilizce bilimsel yayının yazarı. 2 İngilizce, 4
Türkçe kitabı bulunmakta
Tıp alanında 25 ulusal ve uluslararası ödül sahibi

8500 çalışanı olan Başkent Üniversitesi bünyesinde 10 hastane, 1
poliklinik, 13 diyaliz merkezi, biri Adana biri Ankara'da olmak üzere
2 kolej, 2 otel, 6 vakıf, 4 vakıf iktisadi işletme bulunmaktadır.
Ataturk’un hayali "toprak reformu"nu gerceklestirmezsen, "koy enstituleri"ni kapatirsan... Bin yil bile gecse, cika cika ayni kapiya cikarsin....

Yilmaz OZDIL /yozdil@hurriyet.com.tr

Torerizm...


Huseyin Kanco yigit adamdi.

Agaydi.

Hamidiye alayi reisi.

Araplar akin yapardi...

O korurdu Mardin’i.

*

Kontrol ettigi topraklari, Ibrahim Pasa bagislamisti ona... Ibrahim Pasa, aslinda Berho Aga... Sultan Abdulhamid’den aldigi "pasa" unvaniyla kurmustu Hamidiye alaylarini... "Gazeteci" ayaklariyla bolgeyi karis karis gezen ve etnik-dini haritayi cikaran Ingiliz ajani Mark Sykes, cadirinda gorusmustu Ibrahim Pasa’yla... Ingiltere Kralicesi tarafindan "sir" unvani verilen Mark Sykes, soyle yazmisti Ibrahim Pasa icin:

"Feodal baron!"

*

Neyse...

Ibrahim Pasa’nin en sevdigi adamlarindan biriydi Huseyin Kanco... Kurt’tu. Devlete sadikti. Mustafa Kemal’i o kadar severdi ki, kizinin adini "Turkiye" koydu... Gel zaman git zaman, kiz buyudu, aga kizidir, alamazsin, baba verir, kendi gibi yigit birine vermek istedi Huseyin Kanco... Bir oduncu vardi, gariban ama, bilekli, Haci Sinan... Cagirdi Huseyin Kanco, "Bak" dedi, "malimi mulkumu sana birakacagim, tek sartim var, damadim olacaksin!"

*

Evlendi Haci Sinan ile Turkiye.

Sene geldi 1934’e...

Soyadi Kanunu cikti.

Haci Sinan, kayinpederi gibi devletine bagliligini kanitlamak icin, "Turk" soyadini aldi. Sinan Turk oldu, esi de Turkiye Turk... Yillar gecti, Sinan bir evlilik daha yapti. Ikinci esinden Ahmet dogdu.

(DTP Esbaskani Ahmet Turk...)

Turkiye cok uzuldu, uzerine kuma getirilmesini kabullenmedi. Kacti evden, Derik’e, babasinin dostu Necmioglu Asireti’ne sigindi... Turkiye’nin evlatlari da, analarinin baska bir asirete siginmasini kabullenemedi... "Tore" vardi... Haci Sinan ile Turkiye’nin buyuk oglu, gitti Derik’e, oz anasini vurup oldurdu.

*

"Torerist" oldu yani...

*

Her sey bir dugunle baslamis...

Cenazeyle bitmisti.

*

Sene 2009...

Mardin, asiret, dugun, cenaze.

*

Demem o ki, "oradaki Turkiye"yi kavrayabilmek icin, "gelin Turkiye"nin neden olduruldugunu unutmayacaksin.

*

Ataturk’un hayali "toprak reformu"nu gerceklestirmezsen, "koy enstituleri"ni kapatirsan... Bin yil bile gecse, cika cika ayni kapiya cikarsin:

Ya terorizm, ya torerizm.



6 Mayis 2009