Wednesday, October 14, 2009

Bu maçı vericez başka yolu yok!

Yılmaz ÖZDİL

Valilikten yapılan açıklamaya göre...

Türkiye’nin gol atması durumunda “gool” diye bağırılması, ikinci bir emre kadar yasaklandı.

Ermenistan’ın gol atması durumunda “gooooolll” diye bağırmayanların ise, suratlarına biber gazı sıkılmak suretiyle, coplana coplana dışarı atılmasına karar verildi.

*
Türkiye gol atarsa, başta golü atan futbolcu olmak üzere, millilerimizin toplu halde hakemin üzerine yürümesi ve “Hoca ofsayt be, kör müsün” diye itiraz etmeleri gerekmektedir...

Rakip futbolculara faul yapmak, Ergenekon kapsamında değerlendirilecektir.

Kayarak müdahale edenler, soyunma odasında gözaltına alınacak; kambura yatan provokatörler, tutuklanacaktır.

Fatih Terim’in istifası nedeniyle, Türk milli takımının boşalan teknik direktörlük görevini Ermenistan milli takımının masörü üstlenecektir.

(Gösterdikleri anlayış nedeniyle Ermenistan Futbol Federasyonu’na teşekkür ederiz...) Bursa Atatürk Stadı’nın adı, tahrik edici unsur nedeniyle, Bursa Stadı olarak değiştirilmiştir.

Kemalpaşa tatlısının il sınırları içinde satışı geçici olarak durdurulmuştur.

Uludağ’ın, diplomatik jest mahiyetinde Ararat olmasına; Bursaspor’un taraftar grubu Teksas’ın da, California Grubu olmasına karar verilmiştir.

Arda Turan’ın derhal kadro dışı bırakılması, ya da, soyadının yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için, Arda Turanyan olması uygun görülmüştür.

Yayıncı kuruluşla yapılan görüşmeler neticesinde, maçı Mehmet Ali Birand’ın anlatmasında prensip anlaşmasına varılmıştır...

Ancak, bu tarihi maçı, Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Ali Bayramoğlu triosunun yönetmesi yolundaki teklifimiz, maalesef UEFA Hakem Komitesi tarafından kabul edilmemiştir.

Her ihtimale karşılık Orhan Pamuk’un dördüncü hakem olarak görev yapabileceği kendilerine bildirilmiştir. Rakibin rencide edilmemesi için, timsah yürüyüşünün men edilmesi, onun yerine, fino yürüyüşünün teşvik edilmesi benimsenmiştir.

Görenlerde paniğe yol açan kılıç kalkan ekibinin faaliyeti geçici olarak durdurulmuş, karşılama ve uğurlamanın köçekçeyle yapılmasına karar verilmiştir.

Kestaneşekerinden imal edilen Dünya Kupası maketi ve üzerinde “Hepimiz Ermeniyiz” yazılı bornoz, bizzat valimiz tarafından Ermenistan Cumhurbaşkanı’na takdim edilecektir. Kamuoyunun dikkatine saygıyla sunulur.

*
Sonra baktılar ki, adamın biri oturur bunları yazar...

Azerbaycan bayrağını yasaklamaktan vazgeçtiler.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12684346.asp?yazarid=249&gid=61

Tuesday, October 13, 2009

MUSTAFA’YI BEN DE SEYRETTİM
Kısaca; bir defa olsun, tüylerim diken diken olmadı.
Bir defa, gururlanmadım.
Bir defa, yüreğim hop hop etmedi.

Anlatılmaya çalışılan Mustafa ile ATATÜRK arasında küçük özellikler dışında ortak herhangi bir nokta bulamadım, aç kaldım.

Bu, film bozuntusu; tam bir severken dövmek, överken yermek mahiyetinde bir senaryo idi.

Senaryonun kahramanı ise; ya para idi, ya da kin.

Bence “PARA” ve “BOZUK SÜT” marifeti idi.

Maalesef, bu memlekette nasıl oluyorsa oluyor, ATATÜRK düşmanı belli bir kitlenin varlığı zaten biliniyor. Satılmışlar ve sütü bozuklar ile mücadele etmek gerçekten çok zor. Bu nedenle onları, ALLAH’a havale ediyorum.

Size, naçizane tavsiyem odur ki; her ne yaparsanız yapın, her ne oradan buradan cebinizi doldurursanız doldurun, bu milletin içinden, yüreğinden, beyninden, kanından, karakterinden, ruhundan, hiçbir şekilde ve hiçbir zaman “ATATÜRK” sevgisini silemezsiniz. Silmeye, ne bozuk sütünüz ve ne de ağababalarınızdan aldığınız paralar yetmez.

Sizi, yüce “RABBİM”e havale ediyor, içtiğiniz suyun, yediğiniz ekmeğin, teneffüs ettiğiniz havanın haram olmasını, can-ı gönülden ve binlerce kere diliyorum.
K.KARADENİZ
http://www.turkishforum.com.tr/tr/content/2008/11/04/ataturk-mustafayi-gorse/comment-page-1/#comment-2977

Monday, October 12, 2009

Türkiye'nin Ermenistan açılımı son derece riskli bir dış politika hamlesidir ve neredeyse bütün devletlerden destek almıştır. Ancak Ermenistan küresel siyasette sözüne çok da güvenilen bir ülke imajına sahip değildir. Türkiye'nin bütün planları Ermenistan'ın iyi niyet göstermesi ve bu bahsi geçen 5 vilayetten çekilmesi üzerine kurgulanmıştır. Erivan'ın çekilme sürecini başlatıp, karşılığında Türkiye'ye alelacele sınırları açtırması ve daha sonrada çekilme konusunda ayak sürümesi durumunda Türkiye Azerbaycan'ı kaybedebilir ve bu da Ankara'nın Kafkasya politikalarının çökmesi anlamına gelir.

Türkiye'nin son yıllarda gerçekleştirdiği dış politika uygulamaları arasında en geniş baskı ve dış desteği hiç şüphesiz ki, "Ermenistan Açılımı" almıştır. Daha bu açılım hakkında resmi herhangi bir bilgi sızdırılmamışken, 6 Nisan 2009 tarihinde, ABD Başkanı Barack Obama bizzat Ankara'ya gelerek TBMM'de yaptığı konuşmada açıkça ya "Açılım" ya da "Soykırım" diye adeta Türkiye'yi tehdit etmiştir.

O tarihte Obama seçim propagandası döneminde Ermeni Sorunu'nu "soykırım" olarak tanıyacağı yönündeki tavrına işaret ederek "bu konudaki görüşlerinin değişmediğini" ancak, bir Ermenistan Açılımı yapılması durumunda 24 Nisan'da Ermeni Sorununa "soykırım demeyeceğini ifade etmiştir. Ankara bunun üzerine 2007 yılından beri İsviçre'nin hakemliğinde yürütülen Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinin 23 Nisan 2009 tarihinde bir Yol Haritası ile duyurmuşlardır. İçeriği açıklanmayan Yol Haritası gereği iki ülke arasında bir protokolün imzalanması ve protokol gereği de sınırların açılması planlanmıştır.
Geçen süre zarfında bu konu Türkiye-Azerbaycan ve Ermenistan ekseninde çokça tartışılmış ve/fakat ne Ankara ne de Erivan bu konuda belirlenen programdan bir sapma yapmamışlardır. Erivan'da zayıf muhalefet tepkisi Ermeni yönetimini geri adım attıramamıştır.
Türkiye'de ise hükümet bir taraftan güçlü bir siyasal ve toplumsal muhalefetle karşılaşırken, diğer taraftan da Azerbaycan'ın muhalefeti ile zor anlar yaşamıştır. Ancak ne içerideki muhalefet ve ne de Azerbaycan'ın baskıları bu konuda herhangi bir geri adımı beraberinde getirmemiştir. Protokollerin imzalanacağı 31 Ağustos 2009 tarihinde duyurulmuştur.
Bugün artık tartışmalar geride bırakılmış ve protokollerin imzası aşamasına gelinmiştir. Bu aşamada artık son dönemece girilmiştir. Türkiye'de hükümet siyasal ve toplumsal muhalefet temsilcilerini ikna etmeye ihtiyaç duymamıştır. Zaten protokollerin TBMM'ye gelmesi durumunda hükümetin bu protokolleri meclisten geçirmeye yetecek siyasal çoğunluğu da mevcuttur. Ancak hükümet Azerbaycan'ı ikna gibi zor bir görevi olduğunu unutmamıştır.
Zira Türkiye'nin Azerbaycan'a en başından beri Dağlık Karabağ konusunda desteği mevcuttu ve şimdi sınırların açılması konusunda Dağlık Karabağ'daki işgalin sona ermesi şartının fiilen ortadan kalkması durumu Azerbaycan'ın ciddi tepkisine sebep olmaktaydı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bizzat Bakü'ye giderek "işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini" vermesi Türkiye'nin daha temkinli politikalar uygulamasını zorunlu kılmaktaydı. Hükümetin sayısal çoğunluğu belki TBMM'de işe yarayabilirdi, ancak Türkiye için kardeşlik bağları bir yana stratejik değeri ve zengin enerji kaynakları ile vazgeçilmez olan Azerbaycan'ı ikna etmek olmazsa olmaz şartlardan birisiydi. Türkiye Dağlık Karabağ'dan çekilme şartını belki protokollere koyamamıştı ama protokolleri fiilen mecliste bekleterek bir emniyet mekanizması geliştirmişti. Ancak unutmamak gerekir ki, hükümetin protokolleri mecliste bekletmesi kendi üzerine inanılmaz bir dış baskıyı da beraberinde getirecektir.

Türkiye Azerbaycan'ı ikna edecek formüller üzerinde düşünürken Ermenistan yönetimi içeride ciddi bir muhalefet görmediği için esas olarak yurt dışındaki muhalefeti ikna için turlara başlamıştır. Bizzat Başkan Serj Sarkisyan tarafından yürütülen bu ikna turları çerçevesinde Fransa, ABD, Rusya, Lübnan gibi ülkelerin ziyaret edilmesi ve bu ülkelerde yoğun olarak yaşayan Ermeni diasporasının ikna edilmesi hedeflenmiştir.
Sarkisyan'ın bu seferleri diaspora içerisinde beklenenin üzerinde bir itirazı da beraberinde getirmiştir. İlk defa bir Ermeni Devlet Başkanı'nın kukla/maketi diasporanın düzenlediği gösteriler sırasında dövülmüş ve hakaret edilmiştir. Diaspora'nın bu organize tepkisini gören Ermenistan yönetimi ise Türkiye ve Açılıma yönelik açıklamalarındaki dozu artırmıştır.
Hatta Ermenistan Dışişleri Bakanlığı "protokollerin kendilerince hazırlandığı ve Türkiye tarafından da kabul edildiği" ileri sürülmüştür.
Ancak bunlar bile diasporayı sakinleştirmeye yetmemiştir. Yaşam kaynağı Türkiye düşmanlığı olan diaspora Türkiye ile hangi şartlarda olursa olsun bir barışa karşıdır ve barışın aslında diasporanın parasal ve siyasi kaynaklarını zayıflatacağını bilmektedir.
Ancak Ermenistan yönetimi ile diaspora arasında da bir iş bölümü yapıldığının ve yarın bir barış olsa bile diasporanın soykırım iftiralarından vazgeçmeyeceğini de unutmamak gerekir.

Şimdiye kadar yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır ki, yakın iki hafta içerisinde Türkiye ile Ermenistan ve Azerbaycan arasında şu gelişmelerin yaşanması muhtemeldir. Önce Moldova'nın başkenti Kişinev'de Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) toplantısı 8-9 Ekim 2009 tarihleri arasında yapılacaktır. Bu toplantı sırasında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan arasında doğrudan görüşmeler yapılacaktır. Muhtemeldir ki, bu görüşmelerde Türkiye'nin Ermenistan açılımı ve artık çekilme takvimi ele alınacaktır. Ancak burada aşılması güç bir sorun bulunmaktadır. Çekilmenin nereyi kapsayacağı konusu hala tartışılmalıdır. Azerbaycan Dağlık Karabağ dahil işgal edilen bütün Azerbaycan topraklarından çekilmeyi şart koşarken Ermenistan Dağlık Karabağ'dan çekilmeyi tartışma konusu bile yapmamaktadır. Ermenistan Madrid Prensiplerini esas alarak Dağlık Karabağ dışında işgal edilen 7 vilayetin ise ancak beşinden çekilebileceğini bildirmektedir.

Hatırlanacağı üzere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gelen tepkiler üzerine 13 Mayıs 2009 tarihinde bizzat Bakü'ye giderek "Dağlık Karabağ'da işgal sona ermeden sınırların açılmayacağı garantisini" vermişti. Oysa görüşmelerde çekilmenin bahsedildiği alanlar Ermenistan'a göre Dağlık Karabağ değil onun dışında kalan 7 vilayetten sadece beşini kapsamaktadır. Şimdi Ermenistan bu 7 vilayetten sadece beşinden çekilirse Türkiye için bu yeterli olacak mı ve sınırlar açılacak mı? Eğer böyle olursa Erdoğan'ın Azerbaycan meclisinde söylediği Dağlık Karabağ şartının uygulanmaması nasıl izah edilecektir?

Protokollerin imza tarihi tam olarak netleşmese de 14 Ekim "Milli Maç" öncesinde imzalanması beklenmektedir. Tahminen 10 veya 11 Ekim'de imzalanacak protokollerden sonra 14 Ekim'de Sarkisyan Türkiye'ye gelecektir. Daha sonra ise protokollerin parlamentolarda onay süreci başlayacaktır. Bu sürecin son derece sancılı geçmesi beklenmektedir.

Türkiye'nin Ermenistan açılımı son derece riskli bir dış politika hamlesidir ve neredeyse bütün devletlerden destek almıştır. Ancak Ermenistan küresel siyasette sözüne çok da güvenilen bir ülke imajına sahip değildir. Türkiye'nin bütün planları Ermenistan'ın iyi niyet göstermesi ve bu bahsi geçen 5 vilayetten çekilmesi üzerine kurgulanmıştır. Erivan'ın çekilme sürecini başlatıp, karşılığında Türkiye'ye alelacele sınırları açtırması ve daha sonrada çekilme konusunda ayak sürümesi durumunda Türkiye Azerbaycan'ı kaybedebilir ve bu da Ankara'nın Kafkasya politikalarının çökmesi anlamına gelir.

Dikkat edilecek olursa Açılım'ın hep Türkiye tarafı konuşulmaktadır. Halbuki işgalci olan taraf Ermenistan'dır ve Ermenistan'ın bu işgalci tutumu tartışılmalıdır. Asıl açılıma ihtiyacı olan, iyice sıkışmış ve içi boşalmış olan Ermenistan'dır ve dolayısıyla da bu açılımı teklif edecek ve gerekirse taviz verecek taraf da Ermenistan olmalıdır. Diğer taraftan Ermenistan'ın Ağrı Dağı'nı hala milli bir sembol olarak göstermesi devam etmektedir. Soykırım iftiralarından hala vazgeçmemişlerdir.

Azerbaycan topraklarındaki işgal devam etmektedir. Anayasa'nın atıfta bulunduğu Bağımsızlık Bildirgesi hala yürürlüktedir ve bunlara benzer birçok husus daha dokunulmadan önümüzde durmaktadır. Ancak bunlar içerisinde en aciliyet kesbeden ve/fakat her nedense gündeme dahi alınmayan bir konu vardır ki, artık bu konunun tartışılması ve gündeme getirilmesi gerekmektedir. Bu konu Ermenistan'ın PKK terör örgütüne verdiği açık destektir. Bugün Erivan'ın en merkezi sokaklarından birisine gittiğinizde PKK terör örgütünün faaliyet gösteren bir temsilciliği mevcuttur ve genel olarak Ermenistan sınırları içerisinde PKK'nın faaliyetlerini rahatlıkla yürüttüğü görülmektedir.
1987 yılından itibaren Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler arasında çatışmaların başlamasıyla Ermenistan'da yaşayan yaklaşık 300 bin Azerbaycan kökenli kişi bu ülkeden zorla çıkarılmıştır. Ayrıca Dağlık Karabağ ve etrafında yaşayan yaklaşık 1 milyon kişi de buradan zorla göç ettirilmiştir. Bu süreç zarfında Müslüman kimliğine sahip bütün unsurlar Ermenistan'dan ve işgal edilen Azerbaycan topraklarından kovulurken yaklaşık 60 bin Müslüman Kürt de Azerbaycan Türkleri ile beraber kovulmuştur. Ancak ilginç bir şekilde Yezidi Kürtlerine dokunulmamıştır. Sonrasında ise PKK ile Yezidi Kürtleri arasında ilişkiler bizzat Ermeni istihbaratı tarafından sağlanmıştır. Bugün PKK'nın hem Dağlık Karabağ'da ve hem de Ermenistan'da ciddi yapılanmaları mevcuttur. Şimdi açılım sürecinde Ermenistan'dan beklenen gerek ASALA terör örgütünün kalıntıları ve PKK terör örgütünün Ermenistan'daki yapılanması hakkında bilgi ve belge vererek bu örgütlerin Ermenistan'da yasaklanmasını sağlamaktır. Aksi takdirde açılımın bir tek yüzü ile karşı karşıya kalacağız ki, o da açılımın dış baskılar sonucu gerçekleştirilen tek taraflı taviz yüzü olacaktır.
Kaynak: Sinan Oğan-www.turksam.org.tr

Monday, October 5, 2009

Turgut Özakman, VATAN'ın sorularını yanıtladı(1)


Mine Şenocaklı

Foto: Özer ŞENDİR

Şeyh Sait isyanı talihsizlikti!
1 milyondan fazla satarak rekor kıran ’Şu Çılgın Türkler’ kitabının yazarı Turgut Özakman’la, ’Dersimiz Atatürk’ filmini konuşmak için buluştuk, ama koskoca bir Cumhuriyet tarihini konuşurken bulduk kendimizi...


Konu Cumhuriyet olunca ’Demokratik Açılım’a gelmemesi mümkün değildi sözün. Özakman’a göre, bugün bu tartışma varsa, sebebi Şeyh Sait İsyanı’nda... Belki de tarihimizin en büyük talihsizliği bu isyan...

Zamanıyla, kayıplarıyla, yarattığı kuşkularıyla...Randevu almak için aradığımda “Hastayım” dedi sadece, yine de randevu verdi. Hani sanki “Gribim” der gibi...


Cumartesi günü için sözleştik, Ankara Oran’daki evine girdiğimde anladım ki, hastalığı öyle sıradan bir hastalık değilmiş. Antrede galoşları taktık, bir de maske...

Ellerimizi dezenfekte ettik. Hanımı öyle nazikçe rica etti ki, biz randevu istediğimize utandık. Turgut Özakman, bizi ayakta, gülümseyerek karşıladı, ama çok ciddi bir operasyondan çıkmış Ağustos sonunda...

Akciğerinin yarısı alınmış, şimdi nekahat döneminde, tüm bu önlemler enfeksiyon kapmasını engellemek için, zira nezle bile olmaması gerekiyor.

İşte tüm bu risklere rağmen kabul etti bizi, çünkü konu Atatürk’tü ve Özakman için Atatürk demek hayat demek! 20 yaşından beri Atatürk hakkında bilgi-belge topluyor.

1930 doğumlu, yani 60 yılını Türkiye Cumhuriyeti tarihine vakfetmiş. Sayısız araştırma, roman, senaryo ve tiyatro oyununa imza attı, kaleme aldığı ’Şu Çılgın Türkler’, ülke tarihinin belki de en çok satan kitabı oldu. Cumhuriyetin kuruluş hikayesinin ilk kitabıydı ’Şu Çılgın Türkler’. İkinci kitap ’Diriliş Çanakkale’ydi, şimdi sırada üçüncü kitap ’Cumhuriyet’ var.


’Cumhuriyet’ hacimli bir çalışma, iki cilt olarak yayımlanacak ve önümüzdeki haftalarda raflarda olacak. Çok tartışılacak, çünkü gündemdeki her meseleye bir gönderme var bu eserde, her biri belgelerle destekli... Günümüzde o kadar desteksiz atan kendinden menkul uzmanın olduğu bir ortamda, bu kadar belgeye dayalı bir eserin tartışma yaratmaması mümkün değil!


Benim Turgut Özakman’dan röportaj talebimin sebebi ise senaryosunu yazdığı ’Dersimiz Atatürk’ filmiydi. Ama sohbetimiz Atatürk, onun hayatı derken geldi dayandı siyasi gündeme... Çok doğaldı, çünkü Cumhuriyet tarihini konuşuyorduk. Sohbetin bir yerinde “Bugünkü Kürt meselesinin temeli 1980 Darbesi midir, yoksa çok daha mı eskilere dayanıyor?” diye sordum. “Kürt meselesinde Şeyh Sayit İsyanı çok büyük bir talihsizlik oldu. Hem de çok büyük talihsizlik” dedi Özakman.


Bir de tarifi var ki çok ilginç; “O çok şaşkın bir isyandı. Ne kadarı etnik isyan, ne kadarı dini isyan belli değil. Ne kadar akılsız bir iş yapılmış, ne kadar çok insan öldü. Hem Türk Ordusu’ndan hem de Kürtler’den... Üstelik Türk Ordusu’nda savaşan o kadar Kürt vardı ki...” diye devam etti. Kürtler’in İnönü’den ricası...Hata neredeydi peki? Asıl hata isyanın kendisi Özakman’a göre, sonra hatayı hatalar takip etmiş. Mesela o kadar insanın ölmesi... Peki niye? Cevabı hemen veriyor Özakman: “Ankara’nın Doğu’dan ürktüğü anlaşılıyor.


Çünkü o dönemde İngilizler’le el altından işbirliği yapan çok Kürt var. Bu çok ürkütüyor Ankara’yı, Musul meselesinde İngilizler’den büyük bir darbe yemişiz zaten. Savaşmak gerek, ama Türkiye daha yeni barışa ermiş. Yaraları yeni yeni sarılacak, savaşabilir mi? İşte tam da böyle bir dönemde isyan oluyor. Ürküntü, korku, güvensizlik var, yoksa Kürt halkıyla hiçbir sorunumuz yoktu.


Olsaydı, Lozan’a giderken Kürt milletvekilleri ’Bizi sizden ayırmak istiyorlar. Aman ha ayırmayın’ diye İnönü’yü uyarırlar mıydı?” Özakman sohbet bittikten sonra bir ricada bulundu benden; “Aman, politik meseleleri ayıklayın, ’Dersimiz Atatürk’ ile bir araya getirmeyin. İkisi farklı konular” diyerek... Ama herkesin fikir beyan ettiği Kürt meselesinde bu kez belgelere dayanarak söylenenleri aktarmamak millete haksızlık olmaz mıydı? Ben haksızlığı Özakman’a yaptım, gerçekleri aktarmak adına... Söyleşiye önce Kürt meselesinden başladım. Şimdiden özür diliyorum, tüm bu konuları çok daha detaylı anlattığı Cumhuriyet kitabını da dört gözle bekliyorum! Kürtler zaten kurucu millet asli unsur olmaktan çıkıp sığıntı mı olmak istiyorlar!Ankara’nın Doğu’dan ürktüğü anlaşılıyor. Çünkü o dönemde İngilizler’le el altından işbirliği yapan çok Kürt var. Musul meselesinde İngilizler’den büyük bir darbe yemişiz zaten. İşte, tam da böyle bir dönemde isyan oluyor.


Ürküntü, korku, güvensizlik var... Yoksa Kürt halkıyla hiçbir sorunumuz yoktu. Olsaydı, Lozan’a giderken Kürt milletvekilleri, ’Bizi sizden ayırmak istiyorlar. Aman ha, ayırmayın!’ diye İnönü’yü uyarırlar mıydı? Son olarak Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de, ‘Türkiye’deki azınlıklar’ ile ilgili raporunda “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü eleştirdi.


Ne diyorsunuz?Sevr kapatılmamış bir dosyadır; bunu herkes bilsin. Yedi büyük düşmanı yenen bir millet olarak Lozan’a gittik. Tabii ki, “Hoş geldiniz, tebrik ederiz” denmedi bize. Önümüze dolaylı olarak dosyalar getirildi yine. En basitini söyleyeyim size; herkesi azınlık yapmaya çalıştılar. Aleviler bile azınlık olacaktı. Bunların hepsi reddedildi. Yalnız din farkı olanlar azınlık oldu; Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler.


Geri kalanlar ortak bir millet oldu; Anadolu milleti. Doğrusu da budur. Çünkü Atatürk döneminin amacı bir millet yaratmaktı. Millet nasıl yaratılır bir toprak üzerindeki insanlardan? Yurtseverlik duygusu ve bilinci etrafında toplanarak yaratılır. Ötesi uydurma, süslü, konforlu tarifler olsun ama en asgarisi, en sağlıklısı budur. Peki neden Türk deniliyor?Neden Türkiye Büyük Millet Meclisi deniliyor, Anadolu Meclisi denilmiyor? Çünkü 12. yüzyıldan beri, Batı tarihlerinde Osmanlı lafı hiç geçmez, Türkler denir...


Osmanlı’nın devşirmeleri de bir suç işlese bunu yapanlar hep Türkler’dir. Bütünüyle Türk adı kullanılır. Meclis’te konuşmalarda var, “Ağabey milletimiz Türkler” diye... Bir egemen millet var, Türkler diye. Fransa’da Fransızlar’ın, İspanya’da İspanyollar’ın olduğu gibi... Bu üst kimlik. Türk, hem alt kimliktir, yani bütün o etnik gruplardan biridir, aynı zamanda sembolik olarak da bir üst kimliktir. Tarih onu öyle getirdi.“Atatürk, Kürtler’e özerklik sözü vermedi”“Türkiye’nin son otuz yılı Osmanlı’nın sonuna benziyor” diyorsunuz. Türkiye, Yugoslavya olur mu peki?O biraz zor. Yugoslavya çok kolay parçalandı, çünkü parçalanmak istediler zaten. Türkiye’de bu iş biraz zor. Dünyanın dördüncü büyük ordusu, Türk ordusu. Yurdu bölmek istiyorsanız, o gücü de yenmek zorundasınız. Kim, nasıl yenecek? Amerika gelip savaşacak mı bizimle? Irak’ta yenildi, Afganistan’da yenildi, Vietnam’da yenildi.


Ama, pek çok insan Kürt meselesinin bölücülük olduğunu zannetmeye başlarsa, bazı şeyleri korumak güç olur. Bir de şu anda Kürtler bazı taleplerinde çok doğru ve haklı olabilirler ama bazı öncüleri tarihi zorluyorlar. Bu da doğru değil. Öyle yapmasınlar. ’Atatürk vaktiyle bize özerklik sözü verdi’ diyorlar...

Böyle bir şey yok. Atatürk 1923’de İzmit Konferansı sırasında, gazetecilere Kürt meselesi hakkında ’Anayasamızda yerel örgütlerin özerklik hakkı var’ diyor. 1921 Anayasası’nda öyle bir hak var. Yani Çerkezler çoğunluk oldukları yerlerde kendilerini özerk yönetecekler belli konularda, diyelim eğitimde, tarımda...


Ama bu kadar söylüyor. Kürtler’in söylediği de o zaten...Ama 1924 Anayasası ‘Tek devlet, üniter devlet’ diyor. Milli devlet kuruluşuna geçildiği için bu tarz içten içe parçalayıcı olması muhtemel maddeler kaldırılıyor, yerel özerklikler yerini yerel idarelere bırakıyor. Daha çok merkeze bağlı olarak... Ama yine bazı Kürtler diyor ki, “Lozan’da İsmet Paşa, ’Ülkeyi Türkler ve Kürtler birlikte yönetmektedir, yönetecektir’ demişti.


” Doğru... Yani öyle değil mi zaten? Cumhuriyetin kuruluşundan beri birlikte değil miyiz? Şimdi kurucu millet olmaktan çıkıp, azınlık olarak sığıntı bir millet mi olmak istiyorlar? Kurucu millet onlar. Elbette egemen milletin bazı üstünlükleri vardır. Tabii ki bu üstünlüklerini zaman içersinde törpüleyerek yavaş yavaş herkesin altında yer alacağı büyük bir şemsiye yaratır. Ama bu kavgayla yaratılmaz bu şemsiye. Peki ne olursa her iki taraf da mutlu olur sizce? Bakın, ben Türk derken, içine Çerkezler’i, Kürtler’i, Araplar’ı da katarım. Kafamın içinde hep öyledir. Bizim kuşağımız öyle yetişti. Biz Türk derken yalnızca Türk’ü düşünmeyiz. Onlar bizim toprak kardeşimiz; aynı vatanı bölüşüyoruz. Tarih kardeşimiz; aynı tarihi bölüşüyoruz. Kader kardeşimiz; zenginliği, fakirliği, galibiyeti, mağlubiyeti hep birlikte yaşamışız. Birlikte aç kalmışız, birlikte doymuşuz, birlikte ağlamışız, birlikte gülmüşüz... Şimdi kalkıp da birileri ’Ben Kürdüm’ diyorsa, milliyetçilik duygusunu onlara şırınga eden bir gelişim var demektir. “Türkler de etnik grup, Araplar da, Zazalar da...”Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat, bir söyleşimizde şöyle demişti; ’Bu ülkede yaşayan her kuş leylek, her ağaç kavak mı ki ben de Türk olayım!’ Bu da doğru değil mi sizce? Ama ona ’Sen Türk ol’ diyen hiç kimse olmadı ki! Resmi olarak Fransa devletinin vatandaşına Fransız denir, İtalya vatandaşına da İtalyan.


Peki bu problem 1980 sonrasının problemi mi? Atatürk zamanında böyle bir problem yok muydu?Yoktu. Şeyh Sait İsyanı’ndan ötürü Meclis’teki milletvekillerinin çok büyük bir acısı vardı. Ama Meclis zabıtlarını çok iyi okumak lazım; İsmet Paşa Lozan’a giderken Kürt milletvekileri diyorlar ki, ’Bizi, sizden ayırmak istiyorlar. Aman ha, ayrılmak istemiyoruz.’ Hangi Kürt milletvekilleri?Cumhuriyet kitabında yazıyorum, Ekim sonunda çıkacak. Bütün bunları anlatıyorum orada... Bunların bir kısmı bize yanlış anlatılıyor, bir kısmı ters çevriliyor, eksik anlatılıyor. Şimdi ben doğrusunu belgelerinle, bilgilerinle veriyorum. Kürt milletvekilleri, ‘Sana görev veriyoruz’ diyor İnönü’ye. Gerçekten de Lozan’da Türkiye’yi bölmek için Ermeniler için yurt isteniyor, Süryaniler için yurt isteniyor. Aleviler’in azınlık olması için uğraşılıyor. Aleviler niye azınlık olsunlar ki, Müslüman ve Türkler! Türkiye’yi parçalamak için her şey yapıyorlar. Şimdi yapılmak istenen ne o zaman?

Lozan tutanakları okunduğu zaman, ki Devletler Hukuku Profesörü Seha Meray onları 8 cilt olarak çevirdi, orada yapılan dalavereleri görürsünüz. Onun için ’Ne Mutlu Türküm diyene’ sözüne itiraz etmelerindeki bütün amaç şu; bir Alman, ‘Türkiye’de 37 etnik grup var’ diye bir kitap yazdı. Türk tabiyetinde 22 Alman varmış, onları da etnik grup diye saydı.


Türkler’i de, Türkmenler, Aleviler diye bölüp parçalayıp anlatıyor. İsterseniz bu yöntemle etnik grup sayısı 150’ye bile çıkar. Türkiye’de Kültür Bakanı da, ’Biz bir mozaiğiyiz, bu ne büyük bir zenginliktir’ diye anlatıyor. Azınlık olmanız için belli bir nüfus yoğunluğunuzun olması lazım. Türkiye’de etnik grup var ama diyelim ki, 500 tane Pomak ya da Boşnak varsa, onlara etnik grup denmez. Onlar vatandaşımızdır. Etnik grup adını alabilmek için bunların 300-500 bin nüfusta olması lazım. Türkiye’de, Kürtler, Zazalar, Araplar ve Çerkezler var böyle. Başka etnik grup yok. Bir de Türkler. Türkler yüzde 85... Geri kalanlar yüzde 15. Şimdi böyle bir ülkede, alt kimlik-üst kimlik tartışmasını yapmak ya sayı bilmemek ya da tarih bilmemek demektir. Cumhuriyet bütün bu taşları yerine oturtmuştu. Şimdi bunlarla oynanıyor. Herhalde iyi niyetle oynanıyor. Ama bu çok tehlikeli bir oyun.


Tarihle oyun olmaz. ‘Kürt açılımı’ dediğiniz zaman Çerkez açılımını da yapmanız lazım. Onların günahı ne? Arap açılımını da yapmanız lazım. Mardin ve çevresinde 600 bine yakın Arap asıllı Türk yaşıyor... Kürtler’in sayısı ne sizce?Tam sayı bilmiyorum ama nüfusun yüzde 10’u diye düşünülüyor.


Çünkü bu konuda yapılan araştırmaların hepsinde ya bilimsel bir eksiklik var ya siyasi bir oyun... Ama sayıları yüzde 10-12 civarında. Doğaldır da bu. Birbirimize karışmışız. Bizi ayırmak çok zor. Atatürk’ün manevi oğlu da Kürt’tüPeki Kürt meselesinde nerede hata yapıldı?Şeyh Sait İsyanı çok büyük bir talihsizlik oldu. Çok büyük bir talihsizlik ama... O çok şaşkın bir isyan. Yani ne kadarı etnik isyan, ne kadarı dini isyan, belli değil.


Ne kadar akılsız bir iş yapılmış, ne kadar çok insan öldü. Hem Türk ordusundan, hem de Kürtler’den... Şunu da söyleyeyim, o zaman Türk ordusunda da Kürtler’le savaşan bir sürü Kürt var. Çanakkale Savaşı’nda da Kürtler var mı, yok mu diye tartışılıyor hep...Vardır. Neden olmasın? İstanbul’a çalışmaya gelen Kürt, askere alınınca 57. Alay’da Kürt olarak görev yapıyor. Ama Doğu’dan gelip de Çanakkale’de dövüşmüyorlar. Siz sorunun temelini Şeyh Sait’e bağlıyorsunuz değil mi?Evet. Sorunun başı Şeyh Sait. Yani öyle bir hata yapılmasaydı, isyan bastırılırken o kadar insan ölmeseydi... Bu iş daha kolay yürürdü. Çünkü Doğu’dan ürktükleri anlaşılıyor. İngilizler’le el altından işbirliği halinde çok Kürt var. O çok ürkütücü oluyor tabii ki... Musul meselesinde İngilizler’den büyük bir darbe yemişiz zaten. Savaşa karar vermek gerekiyor Musul için. Türkiye daha yeni barışa ermiş, yaraları yeni yeni sarılacak. Savaşabilir mi? O korkuyla bastırmaya uğraşıyorlar isyanı, öyle mi?


Tabii... İngilizler, Kürtler üzerinde çok teşkilatlanmışlar. Ürküntü, korku, güvensizlik var... Yoksa Kürt halkınla bir sorunumuz yoktu. Atatürk’ün üç yaveri var; biri Çerkez, biri Kürt, biri Türk. Kürt olan Mahmut Bey (Soykan), daha sonra Siirt mebusu oluyor. Çerkez, Altemur Kılıç’ın dayısı Muzaffer Kılıç... Türk de Salih Bozok. Atatürk’ün manevi oğlu Abdürrahim de Kürt’tür. Onun Atatürk’ün esas oğlu olduğunu iddia edenler de var...


Hayır. Van ve Muş çevresindeki savaştan sonra Ermeniler’in kestiği ailelerden geriye kalan yetim, öksüz çok çocuk var. Herkes bu çocuklara sahip çıkmaya çalışıyor. Abdürrahim’i de 5 ya da 6 yaşında alıp annesinin yanına istanbul’a gönderiyor Atatürk. ’Bu bizim evladımız olsun’ diyerek... Zübeyde Hanım yetiştiriyor onu. Sonra, 12 yaşındayken, 1921 yılında Ankara’ya getirtiyor Abdürrahim’i.. . Abdürrahim Bey’in ailesinden kimse var mı hayatta?Hayır. Yalnız bana bir mektup geldi, ‘Galiba o bizim torunumuz’ diye...


Ama o hayal mektup. Atatürk Latife Hanım’la evlendikten sonra Abdürrahim yatılı okula Almanya’ya gidiyor.


Elektrik mühendisi oluyor, İstanbul’da çalışıyor. Öleli çok oldu. Anılarını, kendisine miras bırakılmış olan Zübeyde Hanım’ın tesbihini, seccadesini falan Başkent Üniversitesi’ne bıraktı.


Allah rahmet eylesin, çok efendi bir insandı. ‘Ben Atatürk’ün manevi evladıyım’ diye hiç ortaya çıkmadı, palavra sıkmadı...Kürt milletvekilleri de Şeyh Sait İsyanı’na karşıydı


Başa dönüp Şeyh Sait’le ilgili bir soru sormak istiyorum. Atatürk’ün bu isyan sonrasında çekilen acıları telafi etmek için yapabileceği bir şey yok muydu peki?Bir kere o zaman Kürt milletvekillerinin hepsi Şeyh Sait İsyanı’nın karşısında yer aldılar, bunu bilin. Yani partinin içinde ve Atatürk’ün etrafında...


Sonra Umumi Müfettişlikler kuruldu. İlki de Doğu’da kurulmuştur. Valileri iyi organize edebilmek, oraya daha iyi bakabilmek için... Ama henüz cumhuriyetin yetiştirdiği insanların hiçbiri idareci olmuş değil. Bunlar Osmanlı’dan kalma idareciler. Bir kısmı çok başarılı olabilir ama bir kısmı o idealizmden çok uzak. İşi ucundan tuttukları anlaşılıyor. Şimdi de öyle, ucundan tuttukları anlaşılıyor. Atatürk’ün ‘Keşke böyle yapmasaydık’ dediği bir konuşma, yazışma var mı?Hayır. Atatürk’ün hiçbir konuşması öyle değil. O geleceğe ait iyi şeyler söylüyor. Bunların bir kısmı yapılmış olan başarıları anlatmak şeklinde, bir kısmı da olursa iyi olur diye düşündüğü, hayallerini anlatan konuşmalar.

Ama tabii birtakım bakanlar değişiyor, umum müfettişler değişiyor. İnönü, Doğu’ya gönderiliyor, Celal Bayar Doğu’ya yollanıyor. Onlardan raporlar alınıyor. Paramız yok, gücümüz yok, uzmanımız yok.


(Gözleri doluyor) Çok acı bir şey ama böyleyiz. Devraldığımız miras bu. Yani bütün Türkiye’de Cumhuriyetin devraldığı doktor sayısı 337! Koca bir devletin doktor sayısı 337. Bu doktorlar ne yapabilir? Buna rağmen sıtmayı yeniyor, frengiyi yeniyor, veremi yeniyor, tifoyu yeniyor Türkiye. Bu ne büyük, ne idealist bir kadro. Şeyh Sait ayaklanmasını da bütün bu olanaksızlıklar içinde mi değerlendirmek lazım?

Tabii!


Biz bugünün bilgisiyle, yaklaşımıyla ‘Keşke şunlar da yapılsaydı’ diyebiliriz. O tarihte bazı şeylerin görülmediği anlaşılıyor. Akciğerinin yarısı alındı...Turgut Özakman çok ciddi bir operasyon geçirmiş Ağustos sonunda. Akciğerinin yarısı alınmış, şimdi nekahat döneminde. Nezle bile olmaması gerekiyor.

Bu yüzden Oran’daki evine girerken ayağımıza galoşları geçirdik, bir de maske taktık. Tabii o da... Maskesini çıkarması riskti, hem de hayati... Yine de öyle fotoğraf çektirmeye gönlü razı gelmedi. Alabildiğimiz kadar önlem aldık.


Maskesini çıkardı, uzaktan sadece bir-iki kare fotoğrafını çekebildi arkadaşım Özer Şendir.

Bu yüzden fotoğrafı az, bilgisi ve belgesi bol bir sohbetimiz oldu...


Mine Şenocaklı / VATAN
Tam 60 yılını Cumhuriyet tarihini ve Atatürk’ü araştırmaya adayan Turgut Özakman, “Atatürk’ün diktatör olduğunu iddia ediyorlar, ama hiç olmadı” diyor. Sonra çok tartışılacak bir söz söylüyor; “
Keşke olsaydı!
Bir milletin kurtuluşu için 5 yıl, 10 yıl diktatörlüğe katlanılır.
” Bu sözünün altını dolduruyor ardından: “Çünkü daha hızlı gitmemiz lazımdı. Halk hükümeti kurulmasına ihtiyaç vardı. Ama Atatürk kadar çalışan adam çok azdı. Yaratıcı zekaya sahip kadrolar yoktu...”
Dersimiz Atatürk neyi anlatıyor? Bir kere Atatürk niye büyük onu bilelim. Hepimizin bilmesi lazım. Dünya tarihinde bir eşi yok. Hem vatanını kurtarıyor, hem milletini kurtarıyor, hem de emperyalizme karşı savaşıyor.
Üstelik bütün bunları sıfırdan yola çıkarak yapıyor. ABD’nin eski Başkanı General Eisenhower Avrupa’ya çıktı, Almanlar’ı yendi o kadar.
Şimdi adını anan bile yok. O tarihlerde Cumhuriyet ilan edildikten sonra Ahmet Emin Yalman’ın bir yazısı var. Diyor ki, “Mustafa Kemal Paşa bence Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın önderi General George Washington gibi bir köşeye çekilip kendini unutturmalı.” Nasıl bir kafadır bu. Hep de iddia ediliyor ki, diktatör olabilir. Ama hiç olmadı ki... Keşke olsaydı!Neden?Bir milletin kurtuluşu için 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl diktatörlüğe katlanılır. Keşke olsaydı, çok yavaş gitti. Hızlı gitseydi, daha çok şey yapsaydı, bugünler çok daha farklı olurdu. Mesela ne yapabilirdi?Cumhuriyet kurulduktan sonra hiçbir şeye karışmıyor.
Bakanları çağırıp talimat vermiyor. Öyle sersemlikler yapan bakanlar var ki, birini çağırıp azarlasa...
Hangi konularda?
Her konuda.
Yani çalışan adam çok az, yaratıcı zeka yok.
Cumhuriyet kurulurken sadece 50 kişi asıldı!‘Keşke diktatör olsaydı’ sözünüzü biraz daha açar mısınız?Daha hızlı gitmeye ihtiyacımız vardı, halk hükümeti olmaya ihtiyacımız vardı. ‘Nef’i hazine’ diye bir tabir vardır bilir misiniz?
‘Hazinenin menfaatine’ demektir. Maliyede bir sorun çıkarsa bütün meseleler hazinenin yararına halledilir.
Bu Osmanlı’dan kalma aşağılık bir anlayış, doğrusu halk yararına olacak. Biz halk hükümeti kurduk ama halk ayağına dayanmayı başaramadık. Yani, o küçük memurdan başlayarak bunu yaratamadık. Bu çok zor bir şey tabii. Yani bin yıllık bir alışkanlığı hemen çabucak bırakıp halkın emrinde olduğunu, onun hizmetkârı olduğunu anlamıyor devlet.
Şimdi de anlamıyorlar. * Birkaç yıl önce Şebinkarahisar’ da konuştuğum 103 yaşındaki Bilal Dede, “Şapka yüzünden çok adam asıldı. ’Böyle devrim olmaz. Bu şapkayla namaz kılınmaz’ diyen ne kadar alim varsa biz onların cenaze namazına durduk!” diye anlatmış ve ardından da “Atatürk diktatördü amma böyle olması gerekiyordu. Bu millete onun gibi biri lazımdı. Kafasında hem akıl hem siyaset vardı. Bir daldan yaprak düşmeden o düşeceğini anlardı...” diye eklemişti. Öylesine saygı duyuyordu Atatürk’e...
Bir de tanım yapmıştı, “Atatürk öyle bir adamdı ki kurt bile koyuna dalmaktan korkardı dağlarda!” diye...
Bunları söyleyen bir köylü. Duyduklarını anlatmış size... Bir kere “Devrimlere karşı çıktı” diye, asılan yok. Bunu bilin... Giyim kuşam devriminde şapka, isyan için vesile azledilmiştir üç-dört şehrimizde. Rize’de, Erzurum’da, galiba Sivas ve Elazığ’da da...
Onların elebaşları, yani “Şapka giymeyiz, kafirliktir! Devirelim bu hükümeti” diyenler asılmıştır. O apayrı bir hikâyedir.
Onların hepsini toplarsan da bir şey etmez.
Cumhuriyet’in 50 kişinin idamıyla gerçekleştiğini, inanılmaz bir büyük devrim yaratıldığını düşünün. Bu, insanın parmağına toplu iğne batması kadar basit bir şey.
Kansız bir devrim olduğu zaten kabul ediliyor...
Kesinlikle. Çünkü sıkıyönetim yok, sansür yok.
Bunlar da bir Şeyh Sait isyanında, bir de İzmir Suikasti dolayısıyla İstiklal Mahkemeleri’nde çalıştırılmıştır.
Şimdi onları yazıyorum ‘Cumhuriyet’ kitabım dolayısıyla...
Tam ifade metinlerini okuyunca, sonradan iyi niyetle özetlenenlerin ne kadar yanlış olduklarını ortaya koyuyorum...
Öyle şeyler söylenmiş ki, onları da o özetlere koymak lazımdı ki İstiklal Mahkemeleri’nin ne kadar dikkatli, ne kadar özenerek, ne kadar saygı duyularak gerçeği ortaya çıkartmaya çalıştığı anlaşılsın.
Önce insanlara vakit veriyorlar. Yani karşılarına geçirip de “Anlat!” diye başlamıyor o soruşturmanın mahkemeleri. ..
Bizim kendi tarihimizi çok iyi, çok ciddi, çok saygı ile incelememiz lazım.Demokrasiye geçişte İsmet İnönü çok fazla telaş ettiAtatürk’e ilginiz ne zaman başladı?60 yıl önce...
Anadolu’da yayan yürüdüğüm zaman...
Ankara-Polatlı’dan Afyon’a yayan yürüdüm, 10 arkadaşımla birlikte. 1948 yılında...
30 Ağustos Zaferi’ne katılmak için Polatlı’dan toprak alıp götürmüştük Afyon’a. 10 günde gittik. Ertesi yıl yeni bir yoldan, Kütahya’dan Afyon’a bir daha yürüdüm. İşte o arada anı toplamaya başladım, derken bugünkü hale geldi.
Peki ilk yürüyüşünüze karar vermeniz nasıl oldu?Bir dernek kurulmuştu. ‘Anadolu Oymağı’ diye...
Ben o zaman Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyim. O dernek bu yürüyüşe katılacak gönüllüler arıyordu. Biri ben oldum. Hayatınız o zaman değişti diyebilir miyiz?Evet. İyi ki de gitmişim. Anıları dinledik. “Kemal’in Askerleri” o anılardan kalma bir deyimdir.
Ondan sonra da, param varsa kitap aldım okudum, yoksa kütüphanedeki kitaplardan defterlere yazdım. Evvela anılarla, sonra yakın tarihimizle ilgili bilgi ve yayın toplamaya başladım... Aradan geçen 60 yılda ne öğrendiniz?Yalnız kahraman yetiştirmiyoruz biz, hain de yetiştiriyoruz. Bunların içinde, hain de var, yalancı da var.
Sırf politika uğruna bunları yapan da var. Dolduruşa geldiği için onları doğru zannedip sahibinin sesi olarak konuşan plaklar da var. Cumhuriyet kurulduğu zaman da Cumhuriyet’in düşmanları var. Onlar saraylılar, hilafetçiler. .. Bugünkülere bakıyorum, bazıları dinci olduğu için Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşı. Ama gencecik adamlar var, onlar niye Cumhuriyet’e karşı? Cumhuriyeti yıkıp yerine daha ileri ne kurabilirsiniz? İnsanoğlunun yaratabildiği daha ileri bir düzen yok ki! Atatürk’ün bir sözü var; “İnsanoğlunun en büyük ümidi demokrasidir” diyor. Müthiş bir söz. Atatürk tam demokrasi istiyor. Ama biz daha kuramadık. Sanıyorum İngiltere’de var. Amerika’da söz konusu değil. Almanya’daki demokrasiye de saygım yok. 3 yıl kaldım, geçiniz. Fransa’da demokrasi olsaydı ’Ermeni kıyımı olmamıştır’ diyen birini hapse atacak kanun çıkamazdı. Demek ki yok demokrasi.
Belki demokrasinin yüzde 70’i vardır ama gerisi yok.Köy Enstitüleri’nin kapanmasında CHP’nin de yarı yarıya payı var Bizde demokrasinin yüzde kaçı var?Biz daha demokrasinin eşiğindeyiz.
Biz seçimi demokrasinin tamamı sandık. Partiler çoğalır, seçim de yapılırsa bu demokrasidir sandık. Bunun demokrasinin onda biri olduğunu anlamadık. Tabii ki bu zorunlu, demokrasinin olmazsa olmaz bir kuralı. Ama demokrasi bundan ibaret değil. Bir kere hakikaten devletin gerçekten laik olması lazım, gerçekten bilime saygı duyması lazım. Türkiye, Atatürk’ün kurduğu düzenin üzerine ne kadar taş koyabildi?
Biraz. Çok partili döneme geçilmesi, seçim yapılması, CHP’nin iktidarı kavgasız gürültüsüz Demokrat Parti’ye devredebilmesi bunlar bir ilerleme sayılıyor. Ama demokrasiye geçişte İsmet Paşa’nın çok telaş ettiği görülüyor. Bir an evvel demokrasiye geçilsin, o da demokrasi öncüsü olsun diye... Ama devrimleri, laikliği daha güvence altına alması gerekiyordu, büyük çoğunluk ondaydı. Mesela ‘Köy Enstitüleri’ni Demokrat Parti kapattı’ diyorlar ama yarı yarıya kapatan CHP’ydi. Son darbeyi vuran Demokrat Parti’ydi. CHP ile Demokrat Parti’nin uzlaşmadaki yetersizliğinden dolayı kapanmıştır Halk Evleri de...
Kontrol edemeyeceklerini mi düşündüler?CHP bir devlet kurumu haline getirilmesine razı, Demokrat Parti de buna razıymış gibi görünüyor. CHP’yi Faik Ahmet Barutçu temsil ediyor. Demokrat Parti’yi Adnan Menderes... Sonra birden kopuyor. Bir kanun geliveriyor, CHP’liler de şaşırıyorlar.
Ve Halk Evleri kapatılıyor. Görüşmeler yavaş yürüdüğü için... Adnan Menderes’in sabırsızlığı olabilir. Benim bütün kuşağım, biz Halk Evleri’nde yetiştik.
Hiç CHP lafı falan duymadık. Parti örgütü gibi değildi Halk Evleri. Hadi tedbirli konuşayım, belki bir-iki yerde olmuştur. Ama ben Halk Evleri’nde çok çalıştım, hiçbirinde parti lafı edilmezdi. Orası bizi medeniyet için bir araya getiren bir yerdi. Artık bir daha kurulamaz.
Köy Enstitüleri de, Halk Evleri de...
Köy Enstitüleri Türk dehasının bir eseridir.
O Köy Enstitüsü mezunlarında ne müthiş bir idealizm vardır. 8 tane adam komünist olmuşsa ne olmuş!
Orduda oldu, kapattık mı orduyu? Üniversitede oldu, kapattık mı üniversiteyi? Komünist varsa, atarsın onları, biter gider.
Köy Enstitüleri, Türkiye’yi kurtaracak çok büyük bir projeydi...
Söyleşimiz boyunca çarpıcı açıklamalar yapan Turgut Özakman, yine çok tartışılacak bir saptamada bulunuyor:

“Müslüman Türkler için iki Mustafa vardır;
Hz. Muhammed Mustafa ve Mustafa Kemal.”
Özakman, Atatürk’ün halktan gördüğü inanılmaz saygı ve sevginin Hz. Muhammed’e duyulan saygı ve sevgiye benzer olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Tabii ki Hz. Muhammed çok büyük bir peygamber, onun yeri başka.
Ama ondan sonra Doğu’nun kahramanı, Müslümanların kahramanı Atatürk. Ondan daha büyüğü olmadı...” Senaryosunu yazdığınız Dersimiz Atatürk filminin çok tartışma yaratacağı kesin. Şimdiden Can Dündar’ın ’Mustafa’ filmine bir cevap olarak yapıldığı iddia ediliyor.
Öyle mi?
Hayır.
Ama şu da var; Batılılar genel olarak Atatürk’e saygımızı, vefamızı anlamıyorlar.
Tarihlerinde böyle birisi yok çünkü.
Anlamayan bazı yurttaşlarımız da var ne yazık ki!
Çünkü tarihimizi doğru bilmiyorlar.
Bilseler bu haksızlığı ve vefasızlığı yapmazlar.
İşte bu film gerçekleri anlatacak. ‘Mustafa’ filmi yapılmasaydı yine yazar mıydınız bu senaryoyu?
Yazardım.
Çünkü bir sürü insan gelip gidiyor bana, “Atatürk filmi yapmak istiyoruz.
Şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım?” diye danışıyor.
Ben de onlara dostça yardımcı olmaya çalışıyorum.
Onlardan biri de Serkan Balbal... Bir gün “Ya, niye siz yazmıyorsunuz da biz çekmiyoruz bir Atatürk filmi” dedi.
Böyle başladık.
‘Dersimiz Atatürk’ün farkı ne olacak?
Bizim filmimiz iddiasız, tartışmaya açık bir yanı yok.
Başta Atatürk’ün hayatının özeti var.
Sonra onun çocuklara, öğretmenlere, eğitime ve doğaya duyduğu sevgiyi, saygıyı veriyoruz. Çocuklara Atatürk’ün bu insan tarafını anlatıyoruz.
Tabii ki Atatürk’ün bir sürü insani nitelikleri var. Ama bu film yalnız bu niteliklerini anlatıyor. Bir örnek anlatabilir misiniz?
Daha çevreciliğin adının zihinlerin ucunda bile bulunmadığı tarihte, Atatürk çınar ağacının büyümesine engel oluyor diye, Yalova’daki evi 5 metre ileriye taşıyan bir adam.
Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir şey.
O çınar ağacı da, ev de anıt gibi duruyor hâlâ. Temelini kazıp evi raylar üzerinde 5 metre kaydırıyorlar.
Yıl 1934! Atatürk işte böylesine doğaya saygılı.
O kadar çok örnek var ki!
Mesela?
Bir gün yolda giderken birden bire arabayı durduruyor ve soruyor, “Burada bir iğde ağaçı vardı ne oldu?” diye.
Kesilmiş.
O kadar üzülüyor ki, “Durup dururken bu iğdeden ne istediler?” diye...
Veya öğretmenlere olan saygısı.
Bir gün bir sınıfa giriyor, öğretmen de yerini ona bırakmak istiyor, oturmuyor ve diyor ki, “Sınıftaki en büyük insan öğretmendir.” Biliyorsunuz Kenan Evren filan bir vilayete gidince hemen valinin yerine, sınıfa girince öğretmenin yerine oturur ya, Atatürk asla oturmuyor...
Herhalde onlar da tarihimizi bilselerdi yapmazlardı! Bizim bir şey bildiğimiz yok.
Cumhuriyetin sefasını sürüyoruz...
Hedef kitleniz çocuklar mı sadece?İlköğretim ama öğretmen de birlikte gidecek, abisi, ablası da birlikte gidecek.
Anne babası alıp götürecek, filmin onları da tatmin edecek bir seviyede olmasına dikkat ettik. Bu filmden herkes küçük de olsa bir ders alacak...
Biz dahisi çok bir millet değiliz. Atatürk’ü kavramak kolay bir iş değil; çok zeki bir adam. Okuduğu kitap sayısı 4 bin. Dersini çalışır gibi altını çizerek, bir yandan notlar yazarak okuyor. Şimdi üç kitap okumuş kendilerine bilim adamı diyenler çıkıp Atatürk hakkında konuşuyor. Bilim adına utanıyorum. Yakın tarihimizi bilmek zorundayız.
Bakın ben Atatürk’ü gördüm.
Demek ki hemen bu kadar yakın bir tarih. Nasıl gördünüz?Bakırköy’e gelmişti. Bir araba, bir de önünde sepetli motosikletle. O kadar! Bir kendi arabası, bir de sepetli motosiklet. Viyana Gazinosu’na girdiler, dondurma yediler, polisler de kapıda bekledi.
Halk bir anda yanına doluştu. Alkışlar arasında geçti-gitti.. .Siz kaç yaşındasınız o zaman?
1937 yazıydı, demek ki 7 yaşındayım. Ne hissettiniz gördüğünüzde?Atatürk’ün halktan gördüğü o inanılmaz saygıyı, inanılmaz sevgiyi sizin yaşınıza anlatmak kâbil değil.
Yer yerinden oynuyor. Çünkü imkansızı başarmış büyük bir insan.
Türkler için iki Mustafa var; bir Hz. Muhammed Mustafa var, bir de Mustafa Kemal.
Evet, bu Müslüman Türkler için böyledir. İlki, tabii o çok büyük bir Peygamber, onun yeri başka. Ama ondan sonra Doğu’nun kahramanı, Müslümanların kahramanı, ta İslamiyet’ten bugüne kadar en büyüğü Atatürk; daha büyüğü olmadı. İşte bütün o mazlum, sömürülen zavallı milletlere, Milli Mücadele çok büyük bir örnek olmuştur.
Bu ülkelerin çoğu bizden sonra Cumhuriyet’e döndü. İşte, Cezayir, Tunus, Mısır, Hindistan’ın büyükçe bölümü, özellikle Hindular. Sonra Fas...
Fas’ta Müslüman da vardır, Hıristiyan da... Hıristiyanlar da bu Milli Mücadele’den yararlanıp zincirlerini kırmışlardır. Diyeceğim, Atatürk’ün, yalnız Türkiye’ye değil, dünyaya yaptığı etki de çok önemli. Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger diyor ki, “Üçüncü Dünya Ülkeleri için tek model Kemalizm.” Zaten aklın yolu birdir. Şimdi bakıyorsunuz, sermayeniz yok, uzmanınız yok, potansiyeliniz yok. Tüm Türkiye’de 42 bin köy var, ama birinde bile okul yok. Bir düğme, bir toplu iğne bile üretemiyorsunuz. Köylüler 4 bin yıl öncesinin yöntemiyle toprağı sürüyor. Türkiye Orta Çağ’da... Ne yapacaksınız? İşte ne yapıldıysa Atatürk yaptı ve örnek oldu. Atatürk çapkınlık yaptıysa günahı benim olsun!
Mustafa filmi “Atatürk insani zaaflara yer vermişti. Ve en çok da bunlar tartışıldı. Sizce Atatürk’ün insani zaafları yok muydu?
Olmaz olur mu! O ne ilah, ne üstün insan; düpedüz bizim gibi.
Elbette zaafları var!
İçki içiyor.
Bu bir zaafsa zaaf.
Bunu da bilerek isteyerek içiyor.
Neşelenmek için içiyor.
Kafasını daha sakinleştirmek için içiyor...
Çok kahve içiyor, bu da bir zaaf. Çok sigara içiyor, bu da bir zaaf.
Kadınları seviyor...Kadınları sevdiği konusunda, saygısından bahsedilebilir.
Bazı kadınlara da ilgi duyduğu söylenebilir. Hiç olmazsa biz ikisini biliyoruz, biri Fikriye’ydi, Allah rahmet eylesin hayatının sonu hiç iyi olmadı.
İkincisi Latife Hanım, severek evlendi, ama yürümedi. Ayrıldıktan sonra tek kimseye onu eleştirtmedi ama.
Nitekim, Latife Hanım da aynı saygıyı gösterdi. Fikriye Hanım ve Latife Hanım dışında Atatürk’ün hayatında başka kadın yok muydu peki?
Bakın Atatürk hiç içki içtiğini saklamıyor, üstelik Türkiye’de, Müslüman ülkede. Ama kadınlar konusunda konuşmuyor. Demek ki bu konunun açıklanmasını istemiyor. Çünkü istemese içkisini de saklardı. Bu sessiz bir vasiyet, öyle diyelim. Çünkü uydurulunca çok şey uydurulur, arkası gelir.
Keşke çapkınlık yapmış olsa, helal olsun ya, bu konuda bir günahı varsa o günah benim olsun!
Ne günahı olacak ki!
Adam değil mi, erkek değil mi, sağlıklı değil mi?

Sunday, October 4, 2009

Said-i Nursi’yi bile andı; ama... "En büyük devlet büyüğü", partisinin genel kurul toplantısında Türkiye’nin 72 milyon insanını nasıl kucakladıklarını anlattı...
...
***
Kürsüden haykırdı.:

“Biz insanlarımızı bölmüyoruz... Dini, dili, etnik kimliği ne olursa olsun herkesi seviyoruz...”
Sonra da ekledi:

“Asıl onlar bölücülük yapıyor... Asıl onlar ülkeyi bölüyor...”
Onlar dediği kim?
CHP’liler ve CHP’ye oy verenler...
MHP’liler ve MHP’ye oy verenler...
İşçi Partisi’ne, Genç Parti’ye, Demokrat Parti’ye, Türkiye Komünist Partisi’ne, Liberal Demokrat Parti’ye ve adlarını tek tek yazamadığım diğer partilere oy verenler...
Ya ni; yuvarlak hesap kendi partisine oy veren 14 milyon 732 bin kişi dışında kalan herkes...
Dudaklarımdan dökülen sözleri yine engelleyemedim:
“Hani herkesi kucaklıyordun, hani herkesi seviyordun... Bu ‘Onlar’ da neyin nesi oluyor o zaman?”
***
Hoşgörüden, tahammülden, kültürel zenginliğimizden söz etti...
Ahmet Yesevi’den başladı, Yunus Emre’yle yol aldı.
Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Mehmet Akif’i unutmadı.
Ne kadar “kucaklayıcı” olduğunu göstermek için Tatyos Efendi’yi, Sabahat Akkiraz’ı, Nazım Hikmet’i, Cem Karaca’yı ve hatta Ahmet Kaya’yı andı...
Her isimden sonra salondan cılız alkışlar yükseldi...
Sonra listeye tarikatçı Said-i Nursi’yi ekledi... Onu da bu ülkenin yetiştirdiği değerlerinin başına oturttu.
Salon alkıştan yıkıldı.

Bir tek kişinin adını anmadı...

Ya da unuttu...

O kişi, Türk kültürünün son
86 yılına damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk’tü!


Dudaklarım, yine irade dışı konuşmaya başladı:
“Bu ülkenin kültürel zenginliğinden söz ederken, onu nasıl unutabildi?”
***
“Herkesi kucakladığını” söylerken, huzurevi ücretlerine yapılan zamlardan sonra kapı önüne konulan bakıma muhtaç yaşlılar geldi mi aklına bilemem...
Ama son bir yılda işsiz kalan yüz binler gelmedi.
Üç kuruşluk maaşla yaşamaya çalışan emekliler gelmedi.
İşletmelerini ayakta tutabilmek için, çalışanlarına tüketici kredisi kullandırıp bu paraları onlardan toplayarak borçlarını ödeyen işletme sahipleri gelmedi.
Hatır çekleri yüzünden hapishaneye düşen esnaf gelmedi.
Kredi kartı batağına saplanıp kalan milyonlar gelmedi.
İşkencede ölen Engin Çeber’in ailesi gelmedi...
Ergenekon’un kasası olduğu iddia edilirken, öldükten sonra beş parasızlığı gün ışığına çıkan Kuddusi Okkır’ın eşi gelmedi...
Teröristlerin verdikleri ifadeler yüzünden bugün cezaevinde kahırdan ölmek üzere olan terörle mücadele kahramanları da gelmedi...
***
Dudaklarım bir kez daha benden izinsiz isyan etti:
“Keşke sen herkesi değil de, herkes seni kucaklayabilseydi...”

***

KİM YAZMIŞ?
Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan, parlamentoda yaptığı konuşmada Türkiye ile Ermenistan tarafından 31 Ağustos tarihinde parafe edilen ve 10 Ekim’de resmen imzalanması beklenen iki uzlaşı metinini tamamen kendilerinin yazdıklarını açıklamış...
Türk tarafı sadece ufak tefek düzeltmeler yapmış...
***
Hani dilim söylemeye varmıyor ama...
Yoksa Kürt açılımını da İmralı’daki mi...
Ammaaaaannn...
Olur mu öyle şey!

***

GÜNÜN SORUSU
Müjde Ar, “Sezen’le kafaları çekip Başbakan’ı aradık...
Zaten Sezen sık sık arıyor” demiş...
Güldünüz mü, üzüldünüz mü?

***

Polis okulları giriş sınavı sorularını kim hazırladı?
Dün polis okulları giriş sınavında yaşanan soruların sızdırılması skandalı nedeniyle Milli Eğitim Bakanı’na, “Bu soruların bakanlığınız bünyesindeki bir komisyon tarafından hazırlandığı söyleniyor. Bu durumda sorumluları tespit edip yasal işlem başlatmanız gerekmiyor mu” diye sormuştum...
Bakanlık bir açıklama göndererek, bu sınavla kesinlikle ilişkileri olmadığını açıkladı...
Eeeee; ÖSYM de “Soruları biz hazırlamadık” diyor...
Geriye kala kala Polis Akademisi Başkanlığı kalıyor...
Eğer soruları onlar hazırladıysa, bu durumda hesabı da onların vermesi gerekiyor...
Yoksa soruları bizzat tarikat üyeleri hazırlıyor da... Biz saf saf onların soru çaldıklarını mı düşünüyoruz?

Mustafa MUTLU

SAİD-İ NURSİ ATATÜRK İÇİN NE DEMİŞTİ

Başbakan Erdoğan, AKP 3. Olağan Kongresi’nde AKP’nin manevi tavrını şu cümleler ile çizdi : ''Seversiniz sevmezseniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz... Ama Ahmedi Hani'siz, Bitlisli Said-i Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır''Ahmedi Hani, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi Başbakan’ın adını andığı isimler bir yana Saidi-Nursi’nin adını anması Atatürkçü çevreleri kızdırdı. Bunun nedeni Said-i Nursi’nin eserlerinde sıklıkla bahsettiği “Deccal” kavramı ile Atatürk’ü işaret ettiği iddiası. İslami literatürde “Deccal” en ağır hakaret sayılan ifadelerden biri. Deccal; yalan söyleyen, aldatan, karıştıran kişi anlamına gelir. İslami fikriyata göre Deccal’in ortaya çıkması kıyamet alametlerinden biri olarak da görülüyor.Said-i Nursi’nin Deccal teorisini oluşturan satırlar şöyle sıralanabilir:


“Ben bir manevi alemde, İslam Deccalini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahade ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkarı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(...) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)


Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:“Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbariyle Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim.Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi. (Emirdağ Lahikası I/278,Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)


Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:“...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227) İşte Başbakan’ın Said-i Nursi’ye yönelik atıfları bu nedenle Atatürkçüler’i kızdırdı. Odatv.com Not: Haberimizin hazırlanmasında değerli araştırmaları ile katkıda bulunan Ahmet Oğuz’a teşekkür ederiz.

Savaş Süzal
savassuzal@habergazete.com


Türk televizyonlarında geleneksel goy goy sanatını icra eden parti genel kurullarını izlerken yurt dışında yaşayan Türkler önemli başarılar elde ediyordu. Ne garip değil mi, Türk halkının oyları ile işbaşına gelen bir siyasi parti 40 binden fazla vatandaşının kanını döken bir katil sürüsünün dikte ettirdiği açılım palavrasını gevelerken, yurt dışındaki Türkler Türklüklerine sahip çıktı. Türkiye sınırları içindekiler Türklüklerinden vaz geçmiş gibi. Olaylar bir tarafta ülkenin geleceğini etkileyen ciddi gelişmelerle mücadele, öte yandan üstü sarımsaklı yoğurtlu bol palavra manzarasında.


Bu yazımda yurt dışında Amerika’da yaşayan Türklerin kat ettiği 4 önemli haberi anlatmak istiyorum. Hepsi de son yıllarda iyi örgütlenen Türk derneklerinin verdiği hukuk mücadeleleri.


Amerikalı Ermenilerin, geçen genel seçimlerde Ohio eyaletinden seçilen Cumhuriyetçi milletvekili Jean Schmidt’i karalama kampanyası ellerinde patladı. Kongre’de Ermeni soykırımı iddialarına karşı çıkan Bayan Schmidt, rakip aday Ermeni David Krikorian tarafından Türk hükümetinden doğrudan ve dolaylı olarak para almakla suçlandı. Amerikan yasalarına göre siyasi parti ve adayların yabancı ülke ve çıkarlardan para alması suç. Bayan Schmidt ve avukatları bunun üzerine Krikorian’ı Ohio seçim komisyonuna şikâyet etti.


Ohio Seçim komisyonu üç temel noktada Kirkorian’ı rakibini yalan yere suçladığı kararına vardı.

İlki Milletvekili Schmidt’in Türkiye’den doğrudan para aldığı, İkincisi, Türkiye’nin bazı Türk siyasi eylem gurupları aracılığıyla milletvekiline para verdiği. Son olarak ta Türkiye’nin Türk asıllı Amerikan vatandaşları üzerinden bu parayı politikacıya verdiğiydi. Seçim komisyonu tüm iddiaların doğru olmadığına karar verdi ve Kirkorian’ı kınadı. Kirkorian 2010 yılındaki milletvekili seçimlerinde yeniden Schmidt’in karşısında aday olacak.


İkinci önemli hukuki olay şu anda Amerikan anayasa mahkemesinin önünde. California’da PKK’ya yardım etmek isteyen bir gurubun açtığı ve Temyiz’de de kazandığı bir dava konusunu ABD Dışişleri ve Adalet Bakanlığı ABD Anayasa mahkemesine taşıdı. Konu hükümetin Patriot Act diye bilinen 11 Eylül sonrası çıkarılan yasa ile terör örgütüne yardımı önleyip önleyemeyeceğiydi. ABD Anayasa mahkemesi davayı görüşmeyi kabul etti. ABD Adalet Bakanlığı için bu başarı. 2010 Mart ayında bu dava görüşülecek.


Üçüncü olay gene Ermenilerle ilgili. California eyalet Meclisinden çıkarılan ve özetle Ermenilere tazminatı içeren bir yasayı yerel bir Federal mahkeme bozdu ve yasanın yürürlüğe konmasını engelledi. Bu yasanın yürürlüğe girmesi durumunda Ermeniler Türkiye ile ilişkisi olan her şirkete tazminat davası açacaktı. Bunda da Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi ATAA’nın çabası büyük.


Öte yandan Türkiye’de hükümet başta bazı çevreler Türklüğünden utanır yeni yeni adlar takmaya çalışırken, ABD’de yaşayan Türkler, yeni bir girişimde daha başarı sağladı. Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi ATAA, Amerikan Nüfus Sayım dairesi ile bir anlaşmaya giderek ABD’de yaşayan Türklerin kesin sayısını belirleme çalışmaları başlattı. Mart 2010 tarihinde ABD Nüfus idaresi her eve Türkçe bir form yollayarak eğitim durumu ve etnik özelliğini soracak.
Biz Türkler önceleri Beyaz denilen bir guruba dâhil ediliyor ve Federal hükümetin etnik azınlıklara tanıdığı avantajlardan yararlanamıyorduk. Bu seçim sonucuna göre Türklerin hangi bölgelerde yoğunlaştığı, ekonomik durumlarının ne olduğu sorulacak. Bu formu doldurup yollamayanların kapısına bu kez nüfus memurları dayanıp sayım yapacak. Bu işin Amerika’daki vize ve muhaceret olayı ile ilişkisi olmadığı için Amerika’ya kaçak gelen Türklere bir zararı yok. “Say Türk” (Türküm de) denilen kampanya için dağıtılan kâğıtlarda “Türklüğünü saydır-Türküm de” diye yazarken altında da Bizim siyasilerin ağızlarına bile almaya korktuğu “Ne mutlu Türküm diyene” ibaresi yer alıyordu.


Ne acı bir tesadüf, Türkiye’de iktidardaki “her dağdan bir tezek” misali şiir okumayı seven siyasi partinin lideri bir terör örgütü ve onun siyasi örgütüyle birleşerek anayasadan Türk lafını silmeyi savunuyor. Haksız mıyım, acı bir tesadüf değil mi? Bizler Türklüğümüzle övünür onu uluslar arası literatüre kazdırmaya çalışırken onu savunma durumunda olan anavatandakiler anayasadan, dağa taşa yazdığımız kazdığımız “Türk” kelimesini sildirme yolunda.

Olsun, gene de bizler “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle gurur duyuyor ve övünüyoruz.

05/Ekim/2009
http://www.habergazete.com/ARSIV/10-05-2009/SUZAL.htm



AVRUPA HANGİ HAKLA TÜRKİYE’NİN İÇİŞLERİNE KARIŞIYOR?
Avrupa İnsan Hakları Komiserliği " Ne Mutlu Türk'üm Diyene"

sözüne itiraz ederken böyle bir cesareti kimden aldı-alıyor? ..........................



Sevgili okuyucular,



Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammer-Berg, hazırladığı raporlarda, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü ve Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudiler dışındaki bir avuç Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, Çingene, Abaza gibi grupları azınlık olarak sayılmamalarını eleştiriyor.



Komiser ayrıca, Türkiye'de her bireyin kendini etnik olarak tanımlayabilme özgürlüğünün yaratılması, anadilde eğitim ve azınlık dillerinin üniversitelerde öğretiminin sağlanması, azınlık gruplarının ifade özgürlüğü ve dini azınlık kurum ve topluluklarının tüzel kişiliklerinin tanınması için önlemler alınmasını da istiyor.



Küstahça bir tavır sergileyen Komiser Hammer-Berg ve AB’deki benzerleri, Türkiye’yi karşılarında bir oyuncak gibi görmekte, her istediklerini kabul ettireceklerini sanarak yanılıyorlar. Hiçbir ülke, hiçbir güç, hiçbir kimse Türk milletini “ Ne mutlu Türküm diyene “ sözünden vazgeçiremez.



Bir zamanlar Türk dendiği zaman tir tir titreyenler, şimdi ülkemizi yönetenlerin acizliği yüzünden başımıza kral kesildiler!.



Aslında Komiser Hammer-Berg ve benzerleri biraz tarih okumuş olsalardı, Avrupanın nice krallarının Türklerin önünde diz çöktüklerini öğrenirler ve böyle küstahça şartlar ileri sürmezler, isteklerde de bulunmazlardı.



Kendi ülkelerindeki yabancılara ırk ayrımcılığı yapan, yabancıların öldürülmelerine, evlerinde diri diri yakılmalarına sessiz kalıp, kendi dilini öğrenmeyeni kendi ülkesinin vatandaşlığına dahi kabul etmeyenler, nasıl oluyor da Türkiye’nin içişlerine karışabiliyorlar, böyle bir cesareti kimden-lerden alıyorlar doğrusu çok merak ediyorum.



Nitekim, İngiliz siyaset ve ekonomi dergisi The Economist bile yayınladığı bir makalede, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı liderlerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı açıklamalarını duydukça Türkiye’nin AB’nin samimiyetinden şüphe ettiğini belirtti. Dergi ayrıca Bağımsız Türkiye Komisyonunun, Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı görüş bildiren Avrupalı liderlere susmalarını, ağızlarını kapamalarını istedi.

..........



Kanaatımca, bu sivri akıllı Avrupalılara bu konuda akıl, fikir ve cesaret verenler, mutlaka içimizdeki batı ajanlarıdır. Bu nedenle yurtseverler artık uyanmalı ve bu ajanları, ihanetçileri tesbit edip tek tek Türk kamuoyuna teşhir etmeliler ki, millet de bunların kim-ler olduğunu öğrensin.



Ülkemizde Türklük şuuru ile kilitlenmiş insanları, batılılar istiyor diye azınlıklara, etnik parçalara bölmek isteyenler de bu satılmışlar değiller mi ? Ve bunlar ihanetleriyle bir yerde kendilerine göre Anadoluyu Mukaddes topraklar olarak gören Haçlı zihniyetlilerin sinsi planlarına da hizmet etmekteler.



Tarihten habersiz olanlar, tarihten ders almayanlar ileriyi görememekteler. Biraz okusalar, araştırsalar batının Türkler-Türkiye üzerindeki sinsi planları öğrenirler ama nere de onlarda okuma aşkı...



Osmanlı’nın çökme devri yaşadığı yıllarda, zamanın Amerikan cumhurbaşkanı Wilson kendi kafasına göre bir plan yapar ve Doğu Anadolu’nun Ermenilere, Güneydoğunun ayrılıkçı Kürtlere verilmesini planlar. Hatta bölgenin haritasını bile kendisi çizer. Bugün ortalıkta dolaşan bölünmüş Türkiye haritası da o zamandan kalma. Ve Wilson plan siyasi yollarla, bir takım baskılarla başarılamadığı takdirde, Türkiye’ye saldırılmasını-savaş açılmasını da önerir.



Nitekim 1915 ve sonrası Anadolu dört bir taraftan istila edilir. İngilizler İstanbul ve civarını, boğazları, Yunanlılar Egeyi ve Trakyayı, İtalyanlar ve Fransızlar Güneyi isterler. Doğunun Ermenilere, Güneydoğunun da Kürtlere verilmesi kararlaştırılır. Türklere Sadece Ankara ve civarı ile Samsun’a kadar uzanan küçük bir toprak parçası bırakılır.



Peki Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında başarıya ulaşamayan Wilson planının amacı neydi?

Bu planın amacı; Türkiye’nin doğusunda ve Güneydoğusunda kurulacak Ermenistan ve Kürdistan yoluyla, zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğudaki, Kafkalardaki ve Asya’daki ülkelere kolayca ulaşılarak istila etmek ve bölgedeki ülkelerin zenginlikleri sömürmek. Ve bu plan sinsi bir şekilde bugün de yürütülmekte.



Bin yıldan fazla bir zamandır birlik ve beraberlik içinde yaşayan, kökeni ne olursa olsun, TC vatandaşı olarak kendilerini Türk gören ve 86 yıldır “ Ne mutlu Türküm “ diyen insanlar işte bu nedenle etnik-azınlık gruplara ayrıştırılmak ve birlik-beraberliğimiz parçalanmak istenmekte.



YA MUSTAFA KEMAL OLMASAYDI...



Ama Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Türk halkını yanına alarak Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında tüm istilacıları mağlup edip topraklarımızdan kovar. Sözde Türklerin padişahı ve tüm Müslümanların Halifesi olan Vahdettin ve aile efradı İngilizlere sığınarak ülkesini ve milletini terk eder.



Çanakkale ve Kurtuluş savaşları sonucu mağlup duruma düşen Haçlı zihniyetli batılılar böylece Türklerin topla, tüfekle yenilemiyeceğini anlarlar. Şimdi kaleyi içten fethetme planı içindeler. İçimizden satın aldıkları, aydın, gazeteci, akademisyen, sanatçı, yazar ve cemaat-tarikat hocalarıyla-imamlarıyla, dönmelerle Anadoluyu bu yolla ele geçirmeye çalışmaktalar.



Ama gözlerindeki at gözlüğünü çıkaramayanlar, okuma, araştırma tembeli cahiller sinsi planları bilmediklerinden ileriyi de göremiyorlar.

........



İŞTE BELGELERDEN BAZILARI



Erol Ulubelen’in “ İngiliz Belgeleriyle Türkiye “ adlı kitabını mutlaka okumalılar. İngiliz Kraliyet matbaası tarafından basılan I. Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçeye çevrilmiş, kitap olarak basılmıştır. 2. basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan “İngiliz Belgeleriyle Türkiye” kitabında, I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin Amerikalılar’ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Bu belgelerin bazılarını buraya aktarıyorum ki, belki uyananlar olur;

Gizli Belge: S/735, belge no: 492. Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan 4 ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor.” ……...



Gizli Belge: S/60, belge no: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’ın Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Amerikan Senatosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. 5 yılda 757 milyon dolar verecekler. Başlangıçta 50 bin kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200 bin kişiye çıkarılacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye’nin manda yapılması için de görüşmeler yapılmaktadır.” ……..



Gizli Belge: S/71, belge no: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Gaddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı: “Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demir yolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket, Amerikalılar tarafından bastırılacaktır.” ……



Gizli Belge: S/81, belge no: 10. 16 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça: “Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. (Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.)” ………

Amerika’nın petrol zenginliğine sahip bölgeye küçük ve kendine bağlı devletlerle egemen olma politikasının çizgileri daha yüzyılın ilk çeyreğinde belirlenmiş. “Irak’ı 3′e bölmek, Barzani öncülüğünde Kürt devleti, PKK kartlarını güçlendirmek, Ermenistan’ı himaye ve bu politika çizgisinde İsrail’den de yararlanmak” stratejisi artık sırıtıyor.



Ne yazık ki, içimizden satın alınmış uşaklar-ırgatlar batının bu sinsi planına-larına ortak olmaktalar, destek vermekteler.





Hulusi ŞENEL



E.Posta- hulusisenel@yahoo.com
http://www.kemalistgencler.com/topic2654.html


KEMALİZM, ATATÜRKÇÜLÜK ve AB İLE İLİŞKİLER

Bu sütunda, The Economist'in "Atatürk karşıtlığı" üzerine yazdığım yazıda, Atatürkçülüğün Avrupa Birliği'ne üye olmamıza karşı değil, tam tersine, bu üyeliği hedef olarak koymuş bulunan bir ideoloji olduğuna ilişkin yazım çok ses getirdi. Gelen seslerden biri de, değerli biliminsanı ve sevgili arkadaşım Prof. Erol Manisalı'nın, benim adımı da başlığa çıkararak onurlandırdığı, Cumhuriyet'te yayınlanan yazısıydı. Manisalı bu yazısında esas olarak benim görüşüme katıldığını belirtiyor ve hemen ardından, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde ülkemizin aleyhine olarak gördüğü yanlışlık ve aksaklıkları sıralayarak "bir Atatürkçü olarak" bunlara karşı çıktığını ve bu "eşitsiz koşullarla" Avrupa Birliği'ne üye olmamıza karşı olduğunu (üstelik onların da bizi üye almaya niyetleri olmadığını, sadece Türkiye'yi denetim altında tutmak istediklerini) açıklıyordu. Hemen belirteyim ki, her zaman olduğu gibi, Manisalı'nın görüşlerine esas olarak katılıyorum. Hem Atatürkçülük hem de Avrupa Birliği ile bütünleşme konuları çok tartışılan, çok yozlaştırılmış ve çok karmaşık konular olduğundan, bu iki konunun birbirleri ile olan ilişkileri üzerine iki ayrı yazı yazmaya karar verdim. Ben esas olarak Kemalizm ile Atatürkçülük terimleri arasında bir ayrım yapmam. Ama zaman içinde, Kurtuluş Savaşı dönemine, tam bağımsızlığa ve emperyalizm karşıtlığına özel bir önem verenlerin, daha çok Kemalizm, tüm devrimleri ve bir çağdaşlaşma projesi olarak yeni bir devletin kurulma sürecinin tümünü ve bu arada Batı dünyası ile işbirliğini de kastedenlerin daha çok Atatürkçülük deyimi kullanmaları gibi bir ayrım ortaya çıktı. Ayrıca 12 Eylül dönemindeki yöneticilerin, demokrasi karşıtı, insan haklarına saygılı olmayan ve işkence uygulamalarına dek uzanan, Türk-İslam sentezinin hem faşizme giden milliyetçiliğini hem de şeriata giden dinciliğini destekleyen politikaları "Atatürkçülük" adı altında savunmaya çalışmaları, bu terimi önemli ölçüde yozlaştırdı. Bütün bunlara karşın yine de, Atatürkçülük ve Kemalizm terimlerini aynı anlamda kullanıyorum. Ben toplumbilim eğitimi almaya başlayalı beri, Atatürk'ü incelemeyi ve kavramsallaştırmayı hep kendi önümde önemli bir hedef olarak görmüştüm. Sonunda "Devrim Kuramları ve Toplumbilim Açısından Atatürk" adlı kitabı yazdım. Ayrıca gerek Atatürk gerekse Atatürk dönemi Türkiyesi üzerine yazdığım inceleme makalelerini de "Atatürk Üzerine" adlı bir yapıtta kitaplaştırdım.
Her iki kitap da şu anda piyasada var.
Ayrıca "21. Yüzyılda Türkiye" adlı kitabımda da Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü, Osmanlı-Türk tarihsel dönüşüm süreci içinde irdelemeye çalıştım.
Bu kitap da halen piyasada.
Tabii Atatürk bir devlet kurduğu, "kurucu baba" olduğu için, bugün bu devletin içinde yaşayan herkes, ona sahip çıkmakta ve kendi farklı görüşlerini onun adına savunmakta.
Bu kargaşa, bütün "kurucu babaların" kaçınılmaz yazgısıdır.
Ayrıca hemen belirtmeliyim ki, ben kendi söylediklerimin, "herkesi bağlayıcı" olduğu iddiasında da değilim.
Ama Atatürk'e ve Atatürk Devrimleri'ne soğukkanlı bir biçimde baktığımda Atatürkçülüğün ya da Kemalizmin şu iki ögeden oluştuğunu görüyorum:
1) Son hedef çağdaşlaşmadır.
2) Bunun için de ilk hedef, çağdaş uygarlığı temsil eden devletlerin boyunduruğundan kurtulmaktır.
Atatürkçülük bu bağlamda çok kısaca, "çağdaş uygarlığa ulaşmak, bunun için de önce bu uygarlığı temsil eden güçlü devletlerin denetiminden kurtulmak ve onlarla eşit koşullara erişmektir."
Ben, çağdaş uygarlığa ulaşmayı da, laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin gerçekleştirilmesi olarak algılıyorum.
Türkiye-AB ilişkilerine de bu hedefler çerçevesinde bakarsak, Atatürkçülük adına ne yapmamız gerektiğini anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Geçen haftaki makalemi çok kısaca şöyle özetleyebilirim:
1) Kemalizm ve Atatürkçülük terimleri, başkaları tarafından farklı anlamlarda kullanılsalar da, bence aynı ideolojiyi ifade ederler.

2) 12 Eylül yönetiminin Atatürkçülük adı altında yaptıklarının Kemalizm ya da Atatürkçülük ile uzaktan yakından hiç bir ilgisi yoktur.

3) Kemalizm ya da Atatürkçülük çok kısaca çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, bunun için de önce çağdaş uygarlığın ileri ülkelerinin sömürüsünden - denetiminden kurtulmaktır.

4) Çağdaş uygarlık düzeyini günümüzde laik ve demokratik sosyal hukuk devleti kavramı temsil eder.

Bugün önce Atatürkçülüğün, Altı Ok ile simgeleşen ideolojisinin yöntemine işaret ederek konuya devam edeceğim, çünkü Altı Ok, bize bugün de ne yapacağımızı belirtecek.

Altı Ok, endüstrileşmeyi kaçırmış bir feodal-teokraside, yani bir tarım-din imparatorluğunda, endüstrileşmenin sonuçlarına kısa yoldan varmanın yollarını işaret eder:

Altı Ok'un simgelediği, endüstrileşmenin ürünleri olan milliyetçilik, vatandaş bilinci (halkçılık), sermaye birikimi (devletçilik), laiklik, demokrasi (cumhuriyetçilik) ve bütün bunların birlikte uygulamaya konulması olan devrimcilik, endüstri devrimini yaşamamış bir toplumda kısa yoldan laik ve demokratik bir sosyal hukuk devletini üretebilmenin formülüdür.

Bu hedefe henüz varabilmiş değiliz. Yani Anayasamızda da yazılı bulunan laik ve demokratik sosyal hukuk devleti, bizim için gerçekleştirilmiş bir olgu (fenomen) değil, henüz erişilmesi gereken bir hedef olarak görünmektedir.

İşte tam bu noktada, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkileri konusunda ne yapılması gerektiği de açıkça ortaya çıkmaktadır:

Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği ile ne bahasına olursa olsun bütünleşmek için değil, Atatürk'ün koyduğu hedef çerçevesinde kendi vatandaşlarının refahı ve mutluluğu için laik ve demokratik sosyal hukuk devletini gerçekleştirmek zorundadır.

Bu hedefe varıldığı zaman, Türkiye zaten çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış olacağı için, bu düzeyin Yirmibirinci Yüzyıldaki yansımalarından biri olan Avrupa Birliği'ne öteki üyelerle eşit bir statü içinde, otomatik olarak katılacaktır.

Bu katılma, hiç kuşkusuz, çağdaş uygarlık düzeyini hedef olarak gösteren Atatürkçülüğe de ideolojik olarak uygundur.

Peki Türkiye'nin bugün Avrupa Birliği ile yaşadığı sorunların kaynağı nedir ve bunlara Atatürkçülük çerçevesinde nasıl bakılmalıdır?

Türkiye'nin bugün AB ile yaşadığı sorunların kaynağında "eşitsiz statü" ve AB'nin Türkiye'ye karşı önyargılı tutumu yatmaktadır.

Birinci olarak, Türkiye, Gümrük Birliği'ne üyedir fakat bu Birliğin karar alma mekanizmasına dahil değildir.

Yani pazarını AB'nin emrine vermiştir ama bu pazarda ne yapılacağı konusundaki kararlara katılma hakkı yoktur.

Böyle bir statü, bırakın Atatürkçülüğü, "üyelerin eşitliği" ilkesine göre kurulmuş AB çerçevesinde mantıken bile kabul edilemez.

İkinci olarak, AB, Türkiye'nin Gümrük Birliği'ne girmesinden dolayı Türkiye'ye karşı doğan yardım yükümlülüklerini yerine getirmemektedir, çünkü Yunanistan veto hakkını kullanarak, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesini engellemektedir.

İşte tam bu noktada Türkiye ile AB arasındaki can alıcı soruna gelmiş bulunuyoruz.
AB, üye ülkelerin eşit statüya sahip olması ilkesine göre kurulduğu için her üyenin "veto" hakkı vardır. Böylece, AB içindeki her üye ülke, AB'yi doğrudan denetlemektedir.

İşte neredeyse, tüm tarihsel ve siyasal varlığını Türkiye düşmanlığı üzerine kurmuş olan Yunanistan, AB'nin Türkiye'ye karşı "önyargılı" ve "eşitsiz" davranmasının temel nedenidir.
Atatürkçülüğe göre de Türkiye'nin hedefi, "tam ve eşit üye olarak" Avrupa Birliği'dir ama, AB-Türkiye ilişkilerinin bugünkü "eşitsiz" durumu, sadece Atatürkçülüğe değil, hem ulusal onurumuza hem de ulusal çıkarlarımıza aykırıdır.
Emre KONGAR

Wednesday, September 30, 2009

Ozdemir Ince: "BASKIN ORAN Kürtçülük yapmak için bilim ve bilginin içine tükürüyor. Allah akıl versin!"

12.09.09 günü yayınlanan yazımı, konunun bütünlüğü gereği tekrar yayınlıyorum:

Prof. Dr. Baskın Oran uzun süredir “atmasyonları ile” kafa karıştıran bir miksere benzemekte.

Radikal Gazetesi’nde “üniter-devlet” ve “ulus-devlet” konularında “idraksiz Türkler”e ders vermeye başladığını belki duydunuz. Ne var ki daha ilk yazının (06.09.09) başlığı ile saçmalamaya başlıyor ve “Üniter devlet, ulus-devletin aksine demokrasiye engel değil” buyuruyor. Buna göre bütün ulusal devletler demokrasi düşmanı oluyor. Üniter olup da istibdatla yönetilen onlarca devlet demokrasinin has bahçesini temsil ediyor.

Kürtçülük yapmak için bilim ve bilginin içine tükürüyor. Allah akıl versin!

KENDİNE ROBERT SÖZLÜĞÜ BUL,
BAK Baskın Oran’a göre “İspanyol” diye, “Fransız” diye etnik gruplar yokmuş. Al başına belayı! 2004 yılında da böyle inci döktürmüş, Fransa’da “Frank” diye bir ırk olmadığını gök gürültüleri içinde iddia etmişti. Ben de 6 Kasım 2004 tarihli yazı ile kurduğu kumdan şatoyu küçük bir fiske ile yıkmıştım.
Bugün de böyle bir şey yapacağım: İlk yazısının girişinde, bizim anayasanın 3. maddesiyle (“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”) dalga geçiyor.

Türkiye ile mukayese ettiği Fransa anayasasının 1. maddesi şöyledir:“Fransa, bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir.” (“La France est une république indivisible, laïque, démocratique et sociale.”) Aşağı yukarı bizimkiyle aynı içerik ve deyiş.

Ama Baskın Oran ve benzerlerine göre ülke bölünmez olurmuş da millet bölünmez olmaz imiş.
Fransızcadaki “indivisible” sıfatı da hem ülkeyi, hem milleti içeriyor. Çünkü “indivisible” sıfatı, maddi ve entelektüel (zihinsel, manevi) olarak bölünmeyen bir nesnenin niteliğidir. “Birlik, bütünlük” (ünite, unité) Bölünmezlik’in (indivisibilité) eşanlamlısıdır.

Baskın Oran, “Cumhuriyet tek ve bölünmezdir” (“République une et indivisible”) haykırışının 1789 Devrimi’nin bildirgesi olduğunu da bilmiyordur. Bir Robert Sözlüğü bulup bakmasını tavsiye ederim.
Bizim yasa koyucu, Baskın Oran gibilerin, “Bölünmez”i ekmek, elma, armut sanmamaları için “ülkesi ve milletiyle” açıklamasını yapmış.
İyi de etmiş! Çünkü bölünmez olan ulusal egemenliktir!!!
(Prof. Dr. Oktay Uygun, “Federal Devlet”, XII Levha Yay. S.318)

TÜRKLER, TÜRKLÜK İÇİN ÖZÜR MÜ DİLESİN
Efendim, bazı coğrafyalar vardır, üzerinde yaşayan ulusa adını verir: İspanya gibi.
Ve bazı uluslar da vardır ki üzerinde yaşadıkları toprağa adını verir: Türkiye gibi.İberik Yarımadası’na İspanya (Hispania) adını Kartacalılar ve Romalılar vermiştir. İspanya’nın ilk halkları İberler, Keltiberler, Finikeliler ve Greklerdir. Ortaçağda, Vandallar, Süevler, Alanlar, Vizigotlar, vb. gelmişler.

Daha sonra bunlara Araplar eklenmiş. La Reconquista (718-1492) bu karışımdan bir İspanyol yaratmış. Baskın Oran bana inanmıyorsa, işe Hispan, Espan, Hispalo ya da Hispano sözcüklerinden başlayıp bir mitosa ulaşabilir.

Gelelim Fransa’ya: Anlaşılan 6 Kasım 2004 tarihli yazımdan bir şeyler öğrenmiş: “Francia”, Kuzey Avrupa’da yaşayan Franklar adlı, savaşçı bir Germen halktan gelmektedir.

Yıl 1204: Frankların Kralı’nın sözünün geçtiği, birbirine harman olmuş soyların yaşadığı topraklara Fransa (Francia) adı verilmiş. Günümüzün dilinde Fransa, Fransızların (Frankların) memleketi anlamına gelir.
Baskın Oran “Fransa’da Frank yok ama Türkiye’de Türk var” (Radikal, 08.09.09) diyerek ırkçılık yapıyor. Türkler, bu adı taşıdıkları için Baskın Oran’dan özür mü dileyecekler?

Özdemir İNCE