Tuesday, October 20, 2009
DÜNYADA BUGÜN ...Tarihinizi Başkaları Yaparsa Ne Olur?
Tarihinizi Başkaları Yaparsa Ne Olur?
Abdülhak Hamit’in ünlü piyesi Eşber’de, İskender, az sayıda askerle kendisine kahramanca direnen Hint hükümdarına karşı kazandığı zaferin perişanlığını görünce, Aristo’ya sorar:
- Söyle bakalım şer yazıcısı şimdi ne yazacaksın?
Hocasının yanıtı tüyler ürperticidir.
- Hünkârım, tarihi yazan biz, yapan siz...
Tarihi yapanlar, ezelden beri kızmışlardır tarihi yazanlara.
Cumhurbaşkanı Gül de önceki gün Bursa’daki önemli karşılaşmada buyurmuş:
- Biz burada tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz.
Sayın Gül’ün affına sığınarak belirteyim ki, kendileri ne sanırlarsa sansınlar, gerçek öyle değil.
Ne o tarih yapıyor, ne de önceki gün yanında tribünde oturmuş olan Sarkisyan...
Tarihi Sayın Gül yapıyorsa, Ermeni soykırımı olmadığını söyleyenlere hapis cezası veren İsviçre’nin Dışişleri Bakanı onur konuğu olarak şeref locasında kendilerinin yanında ne arıyordu?
Gerçekten, ne garip bir durum değil mi?
Şu işe bakın:
Ermeni soykırımını inkâr edenlere hapis cezası veren İsviçre’nin Dışişleri Bakanı onur tribününde, Bern’in bu tavrı karşısında hapis cezasına aldırmayıp oraya giderek, “Evet Ermeni soykırımı olmadı” diye meydan okuyan, yurtsever Doğu Perinçek, Ergenekon davası sanığı olarak Silivri Ceza ve Tutukevi’nde. ..
***
Eğer gerçekten dediği gibi, bu tarihi yapan Abdullah Gül olsaydı, bu çelişkinin hesabını nasıl verir, İsviçre’nin Dışişleri Bakanı’nı halkına alkışlatırken, Doğu’yu içeri tıkan Türk milletinin makus talihi altında ezilmekten nasıl kurtulabilirdi?
Neyse ki, tarihi yapan o değildi.
Neyse ki, tarihi yazanlar da, vakanüvis yalakalığı içindeki yandaş medya kalemleri ve benzerleri olmuyor ve olmayacak her zaman.
Neyse ki, birileri çıkıp da açıklıkla söyleyebiliyor:
- O tarihi yapan sizler değilsiniz, sizler o tarihi yapanların oraya yerleştirdikleri kişilersiniz efendim!
Bu coğrafyanın insanları için yeni bir olgu değil, tarihlerini başkalarının yapmaları ve onların da, tarihin yapıcıları saflarında değil, figüranları sıralarında yer almaları.
Eğer o tarih, Beyaz Saray’da oturan değil de şeref platformunda yer alanlar tarafından yazılmış olsaydı, tribünler taşıma kalabalıklarla doldurulmaz, dost halkların temsilcileri yan yana gerçek kardeşlik türküleri söylerlerdi.
Yüzyıllar boyu yan yana kardeşçe yaşamış bu iki halk için de böyle bir durum iyi, hem de çok iyi olurdu.
Böylece başkalarının yaptığı bir tarihin esiri olarak içlerde taşınan kin ve anlamazlık saplantılarından da kurtulunurdu.
***
19. yüzyılda Osmanlı sınırları içinde kalan coğrafyada tarihi yalnızca halkların kendileri yapmış olsalardı, bugün Balkanlar da, Ortadoğu da bambaşka görünümde olurlardı.
- Bir ülkenin tarihini kendi yazsa ne olur, başkası yazsa ne olur, diye sorabilirsiniz.
Yukarıdaki sorunun yanıtı basittir:
- Kendi tarihini kendi yazan uluslar ülkelerinin efendileri olurlar, aksi durumdakiler ise, kendi ülkelerinde tarihlerini yazan efendinin uşağı konumuna düşerler.
Kalıcı ve adil barışlar, kendi tarihlerini kendileri yapan toplulukların kendi aralarında yaptıkları barışlardır.
Bununla birlikte kendi tarihlerini yapmayanları yapmış gibi gösterecek vakanüvisler bulmak da her zaman imkânsız değildir.
Bu vakanüvisler, önceki gün Bursa’da onur tribününde bulunan, ama başkalarının yazdığı tarihin figürleri olan kişilerin gelecek yıl Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmelerini kendi görüşlerinin kanıtları olarak ileri sürebilirler.
Bunlara kanmayın! 21. yüzyıl Pax Americana’sının yürütücüsü olduğu için 2009 Nobel Barış Ödülü’nü Obama’ya verenler, Pax Americana’nın bölgesel taşeronlarından da bir ödülü esirgemeyeceklerdir elbette.
Ama ödül kazanmak kendi tarihini kimin yazdığı gerçeğini değiştirmiyor.
asirmen@cumhuriyet.com. tr
Friday, October 16, 2009
Köy Enstitüleri Kronolojisi
Özdemir İNCE
Rifat Serdaroğlu’nun mektubu
SAĞLIK ve Devlet Eski Bakanı Rifat Serdaroğlu’ndan bir mektup aldım. Aktarıyorum:
“17 Nisan 2009 tarihli Köy Enstitüleri başlıklı yazınızı okudum. Size, Kronolojik sıra ile bazı tarihi bilgiler vermek istiyorum. Böylece Köy Enstitüleri’ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter ettiğini görmüş olacağız:
1936 yılında Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı görevi sırasında, köy halkına pratik bilgi vermek amacı ile KÖY EĞİTMENİ PROJESİ’ne başlanır. Bu, Köy Enstitüleri’nin temelidir.
17 Nisan 1940′ta Köy Enstitüleri Kanunu kabul edilir. (TBMM’deki oylamalarla ilgili yazdıklarınıza aynen katılıyorum.)
1943 yılında yapılan 2. Milli Eğitim Şûrası’nda Köy Enstitüleri aleyhinde yaygın bir kulis faaliyeti yapılmış ve Köy Enstitüleri bir “İptidailiye dönüş” olarak kabul edilmiştir. (Bkz. Şûra kayıtları.)
1946 yılında Bakan Hasan Áli Yücel ve Köy Enstitüleri’nin mimarı Tonguç görevlerinden alınmışlardır. Milli Eğitim Bakanlığı’na Reşat Şemsettin Sirer getirilmiştir.
1947 yılında çıkarılan 5117 ve 5129 sayılı kanunlar ile öğretmene toprak verilmesi güçleştirilmiş, dağıtılmış kitaplar, aletler, hayvanlar ve malzemenin geri alınmasına karar verilmiştir.
Öğretmen, yeni Türk köyünün yapıcısı değil, sadece okuma yazmayı öğreten tutucu bir bürokrat haline getirilmiştir.
1947 ve 1948 yıllarında çıkarılan 5012 ve 5210 sayılı kanunlar ile köylü, okul yapma yükümlülüğünden çıkarılmıştır.
1947-48 ders yılında, Köy Enstitüleri’nin beyin kadrosunu üreten YÜKSEK KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmıştır. (Bu kurum 1942-43 öğretim yılında açılmıştı.)
29.04.1947′de çıkarılan yönetmelikle öğrencilerin okul yönetimine etkin olarak katılmaları engellenmiştir.
09.05.1947 tarihli genelge ile, KIZ VE ERKEK ÖĞRENCİLER, BİRBİRLERİNDEN AYRILMIŞTIR.
20.05.1947 tarihli genelge ile, dünya klasiklerinden yapılmış çeviriler toplattırılmış ve yakılmıştır.
1948′de öğretim programı değiştirilmiş, iş eğitimi ilkeleri kaldırılarak, enstitüler klasik okullara dönüştürülmüştür.”
CHP Mİ, DP Mİ?
“Bütün bunlar yapılırken iktidarda tek başına CHP vardı. 1954 yılında gerçek işlevinden uzaklaştırılmış olan Köy Enstitüleri DP iktidarı tarafından öğretmen okullarına dönüştürülerek kapatılmıştır.
Sayın İnce, şimdi size soruyorum; Köy Enstitüleri’ni, bütün bu yukarıda saydığım değişiklikleri yapan CHP mi kapatmıştır, yoksa DP mi kapatmıştır?
Ayrıca 1946′da Truman Doktrini ile Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardımın BATI BLOKU’NUN KURALLARINA UYULMASI şartı ile gelmesi ile Hasan Áli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınmasını (1946) da bu yukarıda belirttiğim bilgiler dahilinde değerlendirmek gerekir.
Sayın İnce, size bu sunduklarımı doğrulattıktan sonra kamuoyunu doğru bilgilendireceğinize inancım tamdır. Sağlık ve başarı dileklerimle saygılar sunarım.”
Wednesday, October 14, 2009
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=264587&Categoryid=4&wid=102
Atatürk’e hakaretin yasak olması, AB üyeliği için engelmiş!
Avrupa Birliği, Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu kabul ettiği zaman önce “kokoreç” konusuna el attı!Arkasından Cumhurbaşkanı seçiminde açık tavır aldı.İktidar partisinin kapatılması davasına itiraz etti.Ayrılıkçı terör örgütünün sözcüsü gibi davrandı.
Hatta; Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerini bile açık açık eleştirerek, Türk yargısının iç işlerine müdahalede bulundu.Sıra... “Atatürk’ü Koruma Kanunu”na geldi!
***Avrupa Birliği Komisyonu, bugün açıklayacağı ilerleme raporunda; Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenlemelerin kaldırılmasını isteyecekmiş...Bunların başında da halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen ve 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun geliyormuş...
AB Komisyonu üyelerine göre, Atatürk’e hakaret edenlere ve aşağılayanlara cezai yaptırım uygulanması, ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biriymiş!
Eğer Türkiye gerçek bir demokrasi olmak istiyorsa, Atatürk’e de hakaret edilebilmeliymiş!
Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya sövenler, nasıl olur da hapis cezasına çarptırılırmış?Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip edenlerin tüm bu eylemleri, “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmeliymiş!
***“Demokratikleşmeyi” bize, “ülkenin kurucusuna hakaret edenlere göz yumulması” olarak yutturmaya kalkışan AB Komisyonu; ne hikmetse, Türkiye’deki ‘lider sultası’nı demokrasiye aykırı görmüyor...
Başbakanların, bir parmak işaretiyle Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı seçtirmelerini “demokratik” buluyor...
Bu yüzden, ön seçim yapmayan, milletvekili, belediye başkanları, hatta ilçe belediye meclis üyelerini tek başına belirleyen genel başkanlara, “Önce Siyasi Partiler Kanunu’nu ve Seçim Kanunu’nu değiştirin de gelin” demiyor...Ama Atatürk’e hakaret edilmesini önleyen yasal düzenlemelere ateş püskürüyor!
***Elbette, ülkelerin kurucu kahramanları da eleştirilebilir...Ki; bu, bizde yıllardır yapılıyor!Bazı tarikat sözcüleri, Atatürk’ün ne diktatörlüğünü bırakıyor, ne de insani zaaflarını!Ama tüm bunlar AB’nin gözünde “demokrat” olmamıza yetmiyor...
O, ille de “Atatürk’e küfredenler de cezalandırılmasın” diye bastırıyor.Bu garip talebi duyunca insanın, “Yoksa AB’nin akıl babaları arasına bölücülerden sonra tarikatçılar da mı sızdı” diye sorası geliyor!
***Bakalım bu hadlerini bilmez arkadaşlar, Avrupa Birliği’ne tam üyelik mamasını göstererek, bizden daha neler istemeye cesaret edecek?
*****
GÜNÜN SORUSUAtatürk’e hakaretin suç kapsamından çıkarılmasını isteyen AB ülkeleri, 91 yıl önce İstanbul’u, İzmir’i ve Anadolu’nun yarısını işgal eden ama Atatürk tarafından kovulan dedelerinin intikamını mı almaya çalışıyor?
*****Protesto sınırı geçilmesin! Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Türkiye-Ermenistan maçı için büyük bir olasılıkla şu saatlerde Türkiye’ye gelmiş olacak...İlk maç için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Ermenistan’a gitmişti...
O nedenle Sarkisyan’ın ziyareti, “diplomaside karşılıklılık” ilkesine dayanıyor...
Sarkisyan’ı Bursa’da ağırlayacak olan devlet adamlarımız, büyük protesto gösterilerinin düzenlenmesinden ve olay çıkmasından korkuyor.
Umarım; zaten hep tartışma konusu olan imajımız daha fazla zedelenmez ve Türkiye’yi mahkûm ettirmek isteyen Ermeni fanatiklerinin eline yeni bir koz verilmez.Ama şu da unutulmamalı:Nasıl Abdullah Gül, Erivan’a gittiğinde Taşnak Partisi’nin sempatizanları Türkiye’yi soykırımcı ilan eden pankartlarla protesto gösterileri yaptıysa...
Abdullah Gül, nasıl bunları anlayışla karşıladıysa ve olay çıkarmadıysa...
Sarkisyan da Türk milliyetçilerinin Bursa’da yapacakları ve sadece “protesto” yla sınırlı kalacak gösterileri anlayışla karşılamalı.
Bu, en azından “diplomaside karşılıklılık” ilkesinin gereğidir.
***Kısacası, demokratik protesto haktır... Şiddete ve hakarete dönüşmemesi kaydıyla!
http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Ataturke_hakaretin_yasak_olmasi_AB_uyeligi_icin_engelmis&Newsid=264587&Categoryid=4&wid=102
Atatürk’e küfre vize isteyenler, isyan marşı bile söyletmiyor!
İsviçre’de, “Türkler Ermeni soykırımı falan yapmamıştır. Bu iddiaların hepsi kocaman bir yalandır” diyebilir misiniz?“Ermeni soykırımını inkâr etmek” suçundan sizi cezaevine tıkmazlar mı?
***Almanya’da “düşünce ve ifade özgürlüğüne” sığınarak, “Hitler bir ulusal önderdir ve kahramandır” diye bağıranlar, ırkçılık suçundan yargılanmıyor mu?
***Avusturya’da “kilise ve dini gruplara mensup olanlara karşı insanları tahrik edenler” 2 yıla kadar hapis cezası almıyor mu?
***Fransız Ceza Kanunu (IV. kitap II. bap), “Kamuya açık yerlerde veya bölgelerde her türlü ayaklandırıcı söz ve şarkıları bağırarak söyleyenlerin, 10 günden 1 aya kadar hapisle cezalandırılmasını” öngörmüyor mu?
***Polonya’da faşizmi, komünizmi savunanlar, bir dine ya da mezhebe inanmadığını açıkça söyleyenler insan değil mi? Analarından emdikleri süt burunlarından getirilmiyor mu?
***Danimarka’da “ifade özgürlüğü”nü bahane ederek, insanların cinsel tercihleriyle alay etmeye kalkın bakalım... Alaydan vazgeçtim, birine hakaret anlamında “.bne” demeniz de yeterli... Anında içeridesiniz!
***Yunanistan’da “Burası demokrasinin beşiği... Burada her türlü düşünce ve ifade hakkı vardır” diyerek, halkı Elefterios Venizelos’un heykellerini kırmaya tahrik edin isterseniz...Cezası iki yıl kodes!
***Kısacası... Dün açıkladıkları “ilerleme raporu”nda bize, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun ifade özgürlüğüne aykırıdır” deme cüretini gösteren Avrupa Birliği ülkelerinin tamamı, düşünce ve ifade özgürlüğünü bir şekilde kısıtlıyor...Ama kendi yasaklarına sıkı sıkı sarılırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna hakaret ve küfür edilmesini (eleştirilmesini değil), heykellerinin kırılmasını önleyen yasanın kaldırılmasını, yoksa bizi AB’ye almalarının mümkün olamayacağını söylüyorlar...İşin ilginci; (bu yazının yazıldığı saate kadar) ne iktidardan, ne de muhalefetten bir kişi de çıkıp, “Alın tam üyeliğinizi kulak deliğinize sokun. Biz Atamıza küfrettirmeyiz” demiyor!
***Otuz yıllık bir gazeteci olarak kimse, düşünce ve ifade özgürlüğüne benim kadar ihtiyaç duyamaz...Ama benim midem, bu çok kutsal özgürlükleri Türkiye’ye “Hayır” demek için kılıf olarak kullanan Avrupalı riyakârlığını kabul etmiyor!
*****‘HALK’A BAK!
En büyük devlet büyüğü” dün bir açıklama yapmış ve İsrail’le yaşanan tatbikat krizi ile ilgili olarak, “Halkımızın sesine kulak verdik” demiş...Bu “çok sayın devlet büyüğü” bugüne kadar bütün icraatlarına “halk”ı bahane etti.
Ne zaman eleştirilen bir iş yapsa; hep, “Milletimiz öyle istiyor” gerekçesine sığındı.
Hepsini anlarım da...
Halk ne zamandan beri bir askeri tatbikat konusunda iktidara politika dayatıyor?
O “halk” kim ve böylesine teknik bir konuda nasıl bilgi sahibi olmuş?
Harp Akademisi’ni mi bitirmiş?
“En büyük devlet büyüğü” keşke bunları da söylese de askeri ve stratejik konularda hükümete politika dikte ettirme becerisine sahip o “halk”ımızla biz de gurur duysak!
*****
GÜNÜN SORUSU
Tam üyelik mamasını göstererek Türkiye’ye hiçbir aklın ve vicdanın kabul edemeyeceği koşullar dayatan Avrupa Birliği Komisyonu, acaba isimlerimizi değiştirmemizi ne zaman isteyecek?
*****Egemen Bağış’a bir soru
Devlet Bakanı Egemen Bağış, Türkiye’de muhalefet ile çeteler arasındaki sınırın nerede olduğunu anlamakta zorluk çektiğini söylemiş...Çünkü ona göre muhalefet; mühimmatla, silahlarla yakalanan bir çetenin avukatlığına soyunmuş...
Egemen Bey zamanının çoğunu Brüksel’de geçirdiği için Türkiye’de olup bitenleri anlayamıyor...
Kimse mühimmatla, silahla yakalanan çete üyelerinin yargılanmasına karşı çıkmıyor...Örneğin ben; demokratlığı, yurtseverliği asla tartışılamayacak olan askerleri, gazetecileri, bilim, iş ve hukuk adamlarını, sahte belgelerle ve terörist tanık ifadeleriyle o “çete”ye yamamak isteyenlere karşı çıkıyorum.
***Kısacası muhalefetle çeteler arasındaki sınır aslında gayet net de...
Acaba Egemen Bey, “demokrat iktidar” ile “despot iktidar” arasındaki sınırın nerede olduğunu söyleyebilir mi?
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=264861&Categoryid=4&wid=102
Yazarın Önceki Yazıları
Atatürk’e hakaretin yasak olması, AB üyeliği için engelmiş! ( 14.10.2009 )
Deniz Baykal, görüşme masasına AKP’nin parti programıyla oturmalı! ( 13.10.2009 )
Vatandaş hazmeder de... En kötüsü ‘devlet’in hazmetmeye alışması! ( 11.10.2009 )
Osman Gökçek devletin bile yapamadığını yapıyor! ( 10.10.2009 )
Taksim’de görevli polisi yöneten Müdür’le dobra dobra IMF Meydan Savaşı! ( 09.10.2009 )
Protesto hakkını kullanan herkesi terörist ilan etmek faşizan bir yaklaşımdır! ( 08.10.2009 )
Polis göstericileri orantılı orantılı hastanelik etti! ( 07.10.2009 )
En büyük devlet büyüğü, o listedeki bir ismi geri almalı! ( 06.10.2009 )
Tüm Yazılarına ulaşmak için Tıklayın (1781)
MNetBanner("vatan_gundem_300x250");
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR: 3G´ ye hazır mısınız?
-->
Yazarımızın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız...
1944 yılında Anayurd´a sığınıp bilahare Ruslara teslim edilen ve Ruslar tarafından hudutta makineli tüfekle biçilip öldürülen 187 Azerî kardeşimin aziz ruhuna.) Türk denince özü, sözü mert olur, Dost deyince ayrılmaz bir fert olur, Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam, Şimden geru bu bana bir dert olur. Ben ne diyem bu vefasız dağlara, Öz kardaşı dönek olan ağlara!
Elmas Yıldırım´ın bu kırgınlık ve serzeniş dolu şiirini her okuduğumda ürperirim. Sınır boyunda Ruslara teslim edilen Azeri Türklerinden biri olurum o an.
Yanımda eşim ve çocuklarımla biraz sonra öldürüleceğimi bilerek Rus sınırına ilerlerim. Çocuklarım korkuyla ellerimi tutar, ağlaşırlar… Ben onlara ne söyleyeceğimi bilemem…Kaç bin yıllık Türk tarihini aklıma getirmeye çalışırım…Onun hangi sayfalarında böyle onursuzluğun, dönekliğin yazıldığını hatırlamaya çalışırım… Bulamam…Türk tarihinin her satırının şeref ve şanla dolu olduğunu bilirim… Peki ya bu akla sığmaz zulüm ? ! Makineli tüfek takırtıları düşüncelerimi yarım bırakır..
Gözlerim sınırın diğer tarafında ağlaşan Mehmetçiklere takılır bir an… Sonrası boşluk.. hiçlik…
Günlerdir Türkiye ve Azerbaycan kamuoyunda bir şok dalgası yayılıyor.. Türkiye Ermenistan´la sınırlar kapılarını açacakmış…Yıllar önce tamamlanan ve Iğdır´la-İran´ı birbirine bağlayan Boralan sınır kapısı açılmazken, üstelik bu sınırın her iki tarafında da Azeri Türkleri yaşadığı halde yaprak bile kıpırdamıyor da Ermeni kapısı açılmak isteniyor.. Neden? Tepkiler gün geçtikçe yükseliyor her iki ülkenin kamuoyunda da ama Türkiye gazeteleri alayla karşılıyorlar bu tepkileri …"Hadise Eurovision´a 12 puan eksik başlayacak…
Men sana küsmüşem… Azerbaycan´da Türk şarkıcılara ambargo…Aramıza kara kedi girmesin heyeti…" Obama´nın okşadığı kediyi neredeyse ermiş seviyesine çıkartan necip Türkiye basını Azerbaycan´ın duygularını böyle ciddiyetsizce, alayla yansıtmak istiyorlar Türk halkına… İlişkilerin kırılmasını istiyorlar sanki, bozulmasını… Senelerce bunun için uğraşmadılar mı? Peki neden? Ucunun nereye bağlı olduğu anlaşılmayan bir cinayet sonucu katledilen ,Türkiye´den çok Ermenistan sevdalısı , "Türklerden boşalacak zehirli kanın yerini Ermenilerin temiz kanı dolduracak" diyebilen bir Ermeni gazeteci için her kes Ermeni oldu…
Ama Hocalı´da o temiz kanlı(!) Ermeniler tarafından vahşice katledilen 615 insan için hiç kimse Azeri olmadı…1 yaşındaki şehit Aygün Hesenova´nın, 2 yaşındaki şehit Samir Quluyev´in hatırları da yetmedi birilerinin Azeri olmasına…Oysa soy birliği dolayısıyla dünyadaki her Türk´ün 1 dakikalığına bile olsa Azeri olması gerekiyordu.. Ama birileri Ermeni olmayı tercih ettiler… Neden?
Türk; o Altayların dünkü eri mi? Yolunda can koydum, verdim serimi, Düştüğü ağlardan kurtulsun diye, Serdim ayağına doğma yerimi… Kardaş armağanı, dökülen kanlar, Bana mükâfat mı giden kurbanlar? *** Ben diyorum, Kayıhan´dır soyumuz, Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz, Dilim dili, yolum yolu, emel bir, Bir bayrakta, yıldız´ımız, ay´ımız. Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık, Nerden doğdu bu imansız gayrılık? Birlik masallarda mı kaldı yoksa? Türkiye Başbakanı diyor ki "Ermeni sınırı açılır ama…" Ama ne? Ermeniler Türk topraklarından hak iddia etmekten vaz mı geçtiler?…Öldürdükleri yüz binlerce Anadolu Türkü´nden, Azerbaycan Türkü´nden özür mü dilediler ?
Dili bir, dini bir kanı bir olan Azerbaycan´ın işgal altındaki topraklarından mı çekildiler?..
İvnovka yeniden Hocalı mı oldu? Verdan yeniden Fuzuli mi oldu? Zeve´de, Erzurum´da, Iğdır´da, Şuşa´da ve daha nice Türk şehirlerinde Ermeni terörüne kurban giden şehitler size vekâlet mi verdi?.. Memeleri kesilmiş kadınlardan, iffeti kirletilmiş genç kızlardan, hayatları daha başlamadan biten çocuklardan ferman mı geldi? Ermenilerin şehit ettiği diplomatlarımız mı görüşmelerinizi yaptılar? Ne oldu? Neden açılmak istenir sınır? Neden?
*** Alnımın yazısı, karadır kara, Karadan bir mendil yolladım yara, Yol uzun, el uzak, yetişmez eller, Türklüğün kanayan kalbini sara. Felek kıymış beslenen bu dileğe, Lânet Türk´ü hançerleyen bileğe. 4 milyonluk Ermeni karşısında 300 milyonluk Türk Dünyası… 2,5 milyonluk Ermenistan karşısında 78 milyonluk Türkiye…Haklısınız güçler denk değil.. Peki korkmadan, onurlu bir siyaset yürütebilmek için kaç yüz milyon olmak gerekiyor? Yunanistan Makedonya´daki hak iddiasından vazgeçti mi? Ya Sırbistan Kosova´dan? Hayır… Peki hakları var mı Yunanistan´ın Makedonya´da, Sırbistan´ın Kosova´da…Hayır.. Niye korkmuyorlar o zaman? Orduları mı bizden fazla, nüfusları mı? Yoksa nüfûzları mı? Yoksa onurları mı? Hangisi fazla? Bu nasıl siyaset ki milli duygudan yoksun…
Bu nasıl siyaset ki her dediğimizin sonradan tersini söylemek zorunda kalıyoruz…
Bu ne biçim siyaset ki kendi bedenimizi kendimiz parçalıyoruz… Kendi dirliğimizi, kendi birliğimizi kendimiz bozuyoruz…
Ermenilere ne borcumuz var? Türkiye´de vizesini birkaç gün geçiren Kazak, Kırgız, Azeri Türkü sınır dışı edilirken 150 bin Ermeni izin almadan çalışıyor, para kazanıyor… sebep ne? Yoksa gerçekten hepimiz Ermeni miyiz? *** Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türklüğe gönül verdiğim? Rusların açtığı yaradan derin, Anayurtta öz kardaştan gördüğüm. Seslenseydim, ses çıkardı her taştan, Ne beklersin sağırlaşan bir baştan. Türkiye´de kaç tane Azeri Türkü var biliyor musunuz? Kaç tane kayıtsız şartsız soydaşlarına destek verecek Anadolu Türkü var biliyor musunuz? Bunların sabrı mı sınanıyor, sadakati mi ? Söyler misiniz ? Kerkük´ü Musul´u, Doğu Türkistan´ı,Tebriz´i, Batı Trakya´yı, duymuyorsun anladık.. Peki Iğdır´ı, Kars´ı, Anadolu´yu da mı duymuyorsun? Sağır mı oldun Ankara ?
Türk olmak teslim olmak anlamına mı geliyor artık. Açılmak istenen o kapının Ermeni terörü neticesinde şehit düşen her Türk´ün mezarını çiğnemek anlamına geleceğinin farkında değil misiniz ?
*** Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan, Ne bilem, kahpelik varmış soyunda, Girdiğim öz yurttan döndürülürken, Kanımın aktığı sınır boyunda Açan lâlelerden bir çelenk örsem, Türklük dünyasına armağan versem.
*** Elmas Yıldırım´ın bu kırgınlık ve serzeniş dolu şiirini her okuduğumda ürperirim. Sınır boyunda Ruslara teslim edilen Azeri Türklerinden biri olurum o an. Yanımda eşim ve çocuklarımla biraz sonra öldürüleceğimi bilerek Rus sınırına doğru ilerlerim.
Çocuklarım korkuyla ellerimi tutup, ağlaşırlar…
Ben onlara ne söyleyeceğimi bilemem… Kaç bin yıllık Türk tarihini aklıma getirmeye çalışırım…
Onun hangi sayfalarında böyle onursuzluğun, dönekliğin yazıldığını hatırlamaya çalışırım… Bulamam
…Türk tarihinin her satırının şeref ve şanla dolu olduğunu bilirim…
Peki ya bu akla sığmaz zulüm ? !
Makineli tüfek takırtıları düşüncelerimi yarım bırakır.. Gözlerim sınırın diğer tarafında ağlaşan Mehmetçiklere takılır bir an…
Sonrası boşluk.. hiçlik…
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8268
Bülent Esinoğlu - İlk Kurşun Gazetesi
Önce protokolün imzalandığı masanın etrafındakilerin ne olduğundan başlayalım.Osmanlı’yı paylaşanların hepsi imza masasının arkasındaydı. İngiltere’nin yerine Amerikan temsilcisi Clinton, Rusya temsilcisi Lavrof, Avrupa temsilcisi Solana Davutoğlu’nun üzerine doğru abanmışlardı. Davutoğlu azıcık yan çizse leş kargaları ensesine oturacak gibi duruyorlardı.Protokol imzalandı. Türkiye kaybetti. Amerika, Rusya ve Avrupa kazandı.Rusya Azerbaycan’ı kazandı. Amerika Kafkaslara ikinci adımı attı. Avrupa ikinci bir petrol enerji hattı potansiyeli kazandı.Batının planı, Hırant Dink’in CIA tarafından katledilmesi ile başladı. Arkasından, Türk halkının yoğun bir şekilde aşağılanması süreci yaşatıldı.Hepimiz Ermeniyiz yürüyüşleri ile aşağılanma süreci sürdürüldü.(Aşağılanan halklar tepkisizleşirler)Bu protokolden sonra, Tayyip ve Gül ne derse desin, hangi açıklamayı getirirse getirsin, Amerikan yalakası basın hangi yalanı bulursa bulsun, Ermenistan’ı tercih ettikleri açıktır.Ermeni’yi Türk’e, Hıristiyan’ı Müslüman’a tercih ettiler.Yapılan iş özümüze ve çıkarlarımıza aykırıdır.Propaganda aygıtı, bir yere kadar insanımızı yanıltabilir. Bir yerden sonra bu iş geri tepecektir.Bundan sonra Azerbaycan’ı kazanmamız çok zor.Emperyalizm sadece Türkü Kürde düşman etmekle kalmıyor. Artık Türk’ü Türk’e düşman etmeyi de başarıyor.Arapların kendi aralarındaki düşmanlığın nedeni, ne dindir, ne de başka bir şey. Emperyalizmdir. Bu gidişle, Arapların durumuna düşeceğimiz görünmektedir.Azerbaycan ile bizim aramıza emperyalizm girmiştir.Tercihimizi Ermenistan’dan yana koyarsak, Azerbaycan çevresindeki tüm Türk Cumhuriyetlerini kaybederiz. Yükselen Asya’yı kaybederiz. Amerikan destekli bu siyasi iktidar, iktidarını sürdürmek için Amerika’nın tüm isteklerine evet diyecektir. AKP iktidarı açısından bakarsak, başka çareleri yoktur. Amerika’nın istediği, ancak kendi boylarından büyük işleri yapmak zorundadırlar. Amerika desteğini çekerse iktidarlarını kaybederler.İşledikleri suçların korkusu, onlara daha büyük suçları işlemek zorunda bırakacaktır. Erken seçim yaparak zevahiri kurtarmaya çalışıyorlar. Fark etmez. Amerikan destekli yeni seçim olsa ve bunlar iktidar olsa, gene ülke aleyhine işlere devam etmek zorundadırlar. Gidişatları geri dönemeyecek bir hal almıştır.Korkunun ecele faydası var mı?
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8266
mmutlu@gazetevatan.com
Atatürk’e hakaretin yasak olması, AB üyeliği için engelmiş!
Avrupa Birliği, Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu kabul ettiği zaman önce “kokoreç” konusuna el attı!
Arkasından Cumhurbaşkanı seçiminde açık tavır aldı.
İktidar partisinin kapatılması davasına itiraz etti.
Ayrılıkçı terör örgütünün sözcüsü gibi davrandı.
Hatta; Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerini bile açık açık eleştirerek, Türk yargısının iç işlerine müdahalede bulundu.
Sıra... “Atatürk’ü Koruma Kanunu”na geldi!
***
Avrupa Birliği Komisyonu, bugün açıklayacağı ilerleme raporunda; Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenlemelerin kaldırılmasını isteyecekmiş...
Bunların başında da halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen ve 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun geliyormuş...
AB Komisyonu üyelerine göre, Atatürk’e hakaret edenlere ve aşağılayanlara cezai yaptırım uygulanması, ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biriymiş!
Eğer Türkiye gerçek bir demokrasi olmak istiyorsa, Atatürk’e de hakaret edilebilmeliymiş!
Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya sövenler, nasıl olur da hapis cezasına çarptırılırmış?
Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip edenlerin tüm bu eylemleri, “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmeliymiş!
***
“Demokratikleşmeyi” bize, “ülkenin kurucusuna hakaret edenlere göz yumulması” olarak yutturmaya kalkışan AB Komisyonu; ne hikmetse, Türkiye’deki ‘lider sultası’nı demokrasiye aykırı görmüyor...
Başbakanların, bir parmak işaretiyle Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı seçtirmelerini “demokratik” buluyor...
Bu yüzden, ön seçim yapmayan, milletvekili, belediye başkanları, hatta ilçe belediye meclis üyelerini tek başına belirleyen genel başkanlara, “Önce Siyasi Partiler Kanunu’nu ve Seçim Kanunu’nu değiştirin de gelin” demiyor...
Ama Atatürk’e hakaret edilmesini önleyen yasal düzenlemelere ateş püskürüyor!
***
Elbette, ülkelerin kurucu kahramanları da eleştirilebilir...
Ki; bu, bizde yıllardır yapılıyor!
Bazı tarikat sözcüleri, Atatürk’ün ne diktatörlüğünü bırakıyor, ne de insani zaaflarını!
Ama tüm bunlar AB’nin gözünde “demokrat” olmamıza yetmiyor...
O, ille de “Atatürk’e küfredenler de cezalandırılmasın” diye bastırıyor.
Bu garip talebi duyunca insanın, “Yoksa AB’nin akıl babaları arasına bölücülerden sonra tarikatçılar da mı sızdı” diye sorası geliyor!
***
Bakalım bu hadlerini bilmez arkadaşlar, Avrupa Birliği’ne tam üyelik mamasını göstererek, bizden daha neler istemeye cesaret edecek?
*****
GÜNÜN SORUSU
Atatürk’e hakaretin suç kapsamından çıkarılmasını isteyen AB ülkeleri, 91 yıl önce İstanbul’u, İzmir’i ve Anadolu’nun yarısını işgal eden ama Atatürk tarafından kovulan dedelerinin intikamını mı almaya çalışıyor?
*****
Protesto sınırı geçilmesin!
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Türkiye-Ermenistan maçı için büyük bir olasılıkla şu saatlerde Türkiye’ye gelmiş olacak...
İlk maç için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Ermenistan’a gitmişti...
O nedenle Sarkisyan’ın ziyareti, “diplomaside karşılıklılık” ilkesine dayanıyor...
Sarkisyan’ı Bursa’da ağırlayacak olan devlet adamlarımız, büyük protesto gösterilerinin düzenlenmesinden ve olay çıkmasından korkuyor.
Umarım; zaten hep tartışma konusu olan imajımız daha fazla zedelenmez ve Türkiye’yi mahkûm ettirmek isteyen Ermeni fanatiklerinin eline yeni bir koz verilmez.
Ama şu da unutulmamalı:
Nasıl Abdullah Gül, Erivan’a gittiğinde Taşnak Partisi’nin sempatizanları Türkiye’yi soykırımcı ilan eden pankartlarla protesto gösterileri yaptıysa...
Abdullah Gül, nasıl bunları anlayışla karşıladıysa ve olay çıkarmadıysa...
Sarkisyan da Türk milliyetçilerinin Bursa’da yapacakları ve sadece “protesto” yla sınırlı kalacak gösterileri anlayışla karşılamalı.
Bu, en azından “diplomaside karşılıklılık” ilkesinin gereğidir.
***
Kısacası, demokratik protesto haktır...
Şiddete ve hakarete dönüşmemesi kaydıyla!