Wednesday, November 11, 2009
Huzur mu dediniz?
Oktay EKŞİ
oeksi@hurriyet. com.tr
Huzur mu dediniz?
GÖREVİNİZ günün en aktüel konusu üzerinde yorum yapmak, diyelim. En aktüel konu da, günlerdir beklendiği gibi, hükümetin malum “açılım” projesi üzerinde TBMM’de yapılacak görüşmeler. Lakin saat 17.00 olmuş, hâlâ “esasa” girelim mi girmeyelim mi konusu tartışılıyor.
O zaman döner öteki konuya eğilirsiniz.
Öteki konu düne kadar, Adalet Bakanlığı müfettişlerinin, siyasi iktidarın kızdığı iki “Birinci sınıf yargıç” yani Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz ile Yargıtay Cumhuriyet Savcılarından Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun “meslekten ihracını” istemeleriydi.
Kaçmaz ve Eminağaoğlu hakkındaki müfettiş raporları, çok daha vahim bir gerçeği ortaya çıkardı:
Adalet Bakanlığı meğer, sadece onlar hakkında değil, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde görev yapan birçok yargıç ve savcı hakkında da Ergenekon soruşturmasında ele geçen kanıtlar olduğu gerekçesiyle “soruşturma yapılmasını”, “Ergenekon savcılarından” istemiş. Ancak Ergenekon davasının savcıları, “Yasalar bu yetkiyi bize vermiyor” diyerek dosyayı Bakanlığa göndermişler.
Hadi o süreç kendi kurallarına göre sonuçlansın diyelim.
Daha da vahimi, bilemediğimiz kadar çok sayıda yargıç ve savcının telefonlarını dinletmişler.
Bu rezalet çıktı ortaya!
Görüyor musunuz “yargı” nasıl terörize ediliyor?
Anımsatalım:
Adnan Menderes’in, gelmiş geçmiş en berbat Adalet Bakanı olarak bilinen Hüseyin Avni Göktürk’ü kullanarak Haziran 1956’da önce yüksek dereceli 16 yargıcı, ardından da onlara sahip çıktıkları gerekçesiyle Yargıtay Birinci Başkanı Bedri Köker başta olmak üzere öteki Yargıtay Başkan ve üyelerini “görülen lüzum üzerine” emekliye sevk ettiği tarihten beri böyle bir olay yaşanmadı.
Dün yeni bir bilgi geldi:
Haklarında hem “soruşturma” hem de “disiplin cezası” istenen Kaçmaz ve Eminağaoğlu ikilisinden Kaçmaz’la ilgili “iddianame” hazırlanmış bile.
“Dün bir, bugün iki” demeyin. Bu “Deniz Feneri” davası değil ki, dosya bir yıl süreyle rafta tutulsun. Hemen soruşturmayı tamamlayıp Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın 4 yıldan 20 yıla kadar hapsini istemişler. Sözün buradan sonrasını “yargıya” bırakalım. Ama söyleyeceğimiz başka şeyler var:
Bu iktidar hem yargıyı baskı altına almaya çalışıyor hem de “yargı reformu” yapmaktan, “yargıyı daha bağımsızlaştırmaktan” dem vuruyor.
Oysa getirilen “reform” paketi, göstermelik birkaç olumlu öneriye karşılık yargıyı bugünkünden de bağımlı hale sokacak modelleri getirmeye çalışıyor. Örneğin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin belirlenmesi sürecine siyasi iradeyi sokuyor.
Böyle bir zihniyetin yönettiği ülkede kim huzur içinde uyuyabilir?
Tuesday, November 10, 2009
Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde
gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş
:
- Bu köşk kimin?
- Kirkor'un...
- Ya şu koca bina ?
- Yorgo'nun
- Ya şu?
- Salomon'un...
Atatürk biraz
sinirlenerek sormuş :
- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?
Toplananların
arkalarından bir köylünün sesi duyulur :
- Biz mi nerede idik ?
Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlarda Arnavutluk
dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam...
Atatürk bu hatırasını
naklederken :
- hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı
ihtiyar olmuştur, der dururdu...
Köymen, Hulusi;
Atatürk'ü anmak kitabından, s. 260
ŞİMDİ ARADAN YILLAR GEÇTİ, OTURMUŞUM BİR KÖŞEYE
KENDİ KENDİME SORUYORUM:
- Bu gemi kimin?
- BAŞBAKAN'IN OĞLUNUN!
- Bu televizyonlar kimin?
- BAŞBAKAN'IN ARKADAŞLARININ!
- Bu kaçak villa kimin?
- BAŞBAKAN'IN ANASININ...
KENDİ KENDİME KIZIP:
-Peki sen ne yaptın? diye kendime
soruyorum.
- BİZ NE Mİ YAPTIK? BİZ TERÖRLE MÜCADELE İÇİN
CANLARIMIZI VERİP, YILLARIMIZI DAĞLARA
GÖMÜYORDUK...
ONLAR KOLTUĞU PARAYA, ONLAR TERÖRÜ PARAYA, ONLAR
HALKIMIZIN ÇARESİZLİĞİNİ PARAYA TAHVİL
EDERKEN!...
ERDAL SARIZEYBEK
Benim doğum günüm 19 Mayıs.
Sevgili Atatürk,
Yarın 10 Kasım.. Binlerce aydın evladın Anıtkabir’de ve yurdun dört bir yanında seninle dertleşmek ve sana olan bağlılıklarını tekrarlamak amacı ile huzurunda olacaklar. Aman ha Atam, sen sen ol; o kalabalıkta bizi “çağdaş, laik ve demokratik cumhuriyetimize ve onun kurumlarına karşı söylemleri başka, eylemleri başka olanlarla no’lursun karıştırma.. Sana, ilkelerine ve anayasal kurumlara saldırma cesaretini bulanları, ışığını senden almış ilkesini sende bulmuş Cumhuriyetimizi yıkmak için yurdun dört bir yanında on yıllardır sinsi tezgahlar kuranları ve sana saldıranları iyi tanı.”
Bak, bu konuda bir şey söyleyeyim mi!
Türkiye’yi bir din devletine çevirmek isteyenlerle bölmek isteyenler önceleri sana saldırıyordu. Bu saldırılar kurduğun kurumlarca hep püskürtüldü. Saldırganlar inan bizden akıllı. Takdik değiştirdiler. “Değiştik” dediler. Çoğumuza yedirdiler! Kurumları birer birer ele geçirdikleri inancını çoğu suskun aydın evladının aklına yerleştirmenin adımlarını attılar. Bu arada seni yüceltirlerse; bizi yüreklerimizden de yakalayacakları nı düşündüler. Oltaya takılan takıldı.
Ne mutlu ki Atatürk’üm, ölümünden bunca yıl sonra bile, ne denli güçlü olduğunu ve Cumhuriyetimizin temellerini ne denkli sağlam attığını artık onlarda biliyorlar. İnan değiştiler! Çoğu ılımlı laik oldu. Boğulmamak için şaşkın liberaller denizinde, ümmetçilikten ılımlı milliyetçiliğe doğru kulaç atıyorlar. Kendi küçük dünyalarından farklı uygar bir dünyanın olduğunu görerek ayılıyorlar ve milyonlarca Atatürk’ün doğduğunu hissetmekten öte, biliyorlar.
Yarın 10 Kasım 2009.. Anıtkabir’de ve yurdun dört bir yanında biz “Benim doğum günüm 19 Mayıs..” diyen senin; iyi ki bu toprakların insanı olduğunu, iyi ki doğduğunu ve iyi ki bizim olduğunu ve yolumuzu aydınlattığını onurla gelecek nesillere haykıracağız.
Hoşça kal Atatürk’üm. Hepimiz ATATÜRK’üz..
Bir büyük sınav
10 Kasım Salı 2009
Bugün 10 Kasım.. Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 71. yılında bir kez daha sevgiyle, saygıyla, özlemle anıyoruz.Biz O’nu senede bir gün ananlardan değiliz...
Her gün anıyoruz.. Her gün ne kadar ileri görüşlü, ne kadar haklı, ne kadar çağdaş, ne kadar ön sezili olduğunu bir kez daha hayranlıkla saptıyoruz.
O’nun büyüklüğünü anlamak için sadece “Gençliğe Hitabe”sini okumanız yeterli... İktidarı elinde tutanlarla ilgili o gün söyledikleri sonraki yıllarda harfiyen doğrulanmıştır.İktidarı ellerinde tutanlar o yüzden Atatürk’ü gözden düşürmek için ellerinden ne gelirse artlarına koymuyorlar.
Ülkemizde artık “Kemalist” olmak (eskiden komünist olmak gibi) adeta suçtur...
Dünyada ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş bir ülkenin aydınları “ulusalcı” diye suçlanıp karalanıyorlar.Bugün temel savaş “küresel güçler” denilen sömürücü güçlerle Türkiye gibi sömürülen ülkeler arasındadır.Atatürkçüler ve cumhuriyetçiler her türlü sömürüye karşı çıktıkları için ABD ve AB ile onların içerdeki taşeronları tarafından imhaya çalışılıyor.
Cumhuriyetçileri yok etmek için dış destekli bir psikolojik savaş ülke çapında yürütülüyor...
Atatürk ve Cumhuriyet ruhunu kaybettiğimiz gün ulus olma niteliğimizi de kaybedeceğiz...
Bir büyük sınavdadır Türk halkı...
AYDINLANMA
Cumhuriyet 10.11.2009
AYDINLANMA
EMRE KONGAR
10 Kasım’da Atatürk Düşmanları
Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün üç büyük düşmanı vardır.
1) Onu putlaştıranlar ve kötüye kullananlar. (darbeciler)
2) Putlaştıranları eleştirirken, onu küçümseyerek kendi yanlış siyasetlerine alet edenler. (İkinci Cumhuriyetçi eski solcular)
3) Ve tabii dinci açıdan kötüleyenler. (Özellikle devletin din temellerine dayanmasını reddeden laikliği ve medeni hukuku hazmedemeyenler)
***
Dinciler hiçbir zaman Atatürk’ü sevmediler.
Ne Müslüman Anadolu halkını bağımsızlığa kavuşturmuş olması, ne İslam Dünyası’na öncülük edecek çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olması, ne İslam dininin gecikmiş değişim ve çağa ayak uydurma sorunlarını çözmüş olması…
Hiçbir katkısı onu dincilerin gözünde yüceltemedi.
Ama İslam Dünyası’nda, sadece devlet adamları arasında değil Müslüman halklar arasında da onun değerini gören, bilen ve onu örnek alan çok kişi oldu.
Tabii ülkemizde de Müslümanlığı özümlemiş olanlar, gerçek dindarlar Atatürk’ün büyüklüğünü ve sadece ülkemize değil, İslam Âlemi’ne yaptığı büyük hizmetleri de algılamışlardır.
***
Demokrasi karşıtı darbeciler, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi temel hak ve özgürlükleri sınırladıkları dönemlerde bunu “Atatürkçülük” adına gerçekleştirdiklerini iddia ederek, Atatürkçülüğe en büyük haksızlığı ve kötülüğü yapmışlardır.
Zaman zaman kendi baskıcı, işkenceci, inkârcı politikalarını Atatürk adına uygulamaya koyduklarını öne sürenler, gerçek Atatürkçülere de büyük baskılar yapmışlar ve Atatürkçülüğü lekelemişlerdir.
Örneğin, Cumhuriyet gazetesinin sahibi Nadir Nadi, Atatürk adına yapılanları görünce “Ben Atatürkçü Değilim” diye kitap yazmıştı.
Cumhuriyet gazetesinin bugünkü imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk 12 Mart döneminde işkenceden geçirilmişti.
Atatürk hakkında iki kitabı olan bu satırların yazarı, 1980 darbesi döneminde, bir lisede öğrencilere yaptığı 10 Kasım konuşmasından dolayı Atatürk’e saygısızlık ettiği gerekçesiyle devrin sıkıyönetim komutanı tarafından soruşturulmaya maruz bırakılmıştı.
***
Düş kırıklığına uğramış ve şimdi dincilerle ittifak kurmuş olan eski solculara gelince:
Onlar solcu oldukları zaman da Atatürk’e karşıydılar ve yanlıştılar, çünkü demokrasiye inanmıyorlardı, şimdi de Atatürk’e karşılar ve yanlışlar, çünkü yine demokrasiye inanmıyorlar.
Bakmayın kendilerini “liberal” maskesi altında pazarladıklarına:
Gerçek liberaller siyaseti, adaleti, cinayeti, laikliği, soykırımı, günlük yaşamı, yeme içmeyi, dinci açıdan değerlendiren totaliter bir dinci ideolojiyle ittifak eder mi?
Böyle totaliter
Thursday, November 5, 2009
Türk kamuoyunu uyarıyorum: Ruhban Okulu ‘gerçeğini’ saptırmaya hazırlanıyorlar!
Türk kamuoyunu uyarıyorum: Ruhban Okulu ‘gerçeğini’ saptırmaya hazırlanıyorlar!
04.11.2009 20:59:53 Aynı zamanda Fransız vatandaşı olan bir arkadaşım "Avrupa Komisyonu" bünyesinde bürokrat olarak çalışıyor...
Dün beni aradı ve Türkiye'den uzun süredir uzak kaldığı için detayları bilmediğini, Ruhban Okulu ile ilgili bilgi almak istediğini söyledi...
Neden böyle bir talebi olduğunu sordum kısa bir cevap ile geçiştirdi... Anladığım kadarıyla konu hakkında "Avrupa Birliği kurumlarında" yoğun bir kampanya var...
Türkiye'nin "açılım rüzgârından" yararlanarak "ne koparsak, bizimdir" mantığına kapılanlar, Ruhban Okulu konusunda "inanılmaz bir faaliyet" içindeler...
Konunun önümüzdeki günlerde "patlayacağını" hisseden biri olarak, Türk kamuoyunu şimdiden "hazır olalım" noktasına çekmek ve elimdeki "objektif" bilgileri yorumsuz sizlere aktarmak istiyorum...
Burada maddeler halinde okuyacaklarınız "uzun süren çalışmalarım" sonunda vardığım noktanın son derece "objektif" bir sentezi...
Peki nedir "Ruhban Okulu" gerçeği?
Maddeler halinde sorgulayalım:- Heybeliada Ruhban Okulu, 1844'te Patrikhane'ye bağlı olarak hizmet verecek şekilde özellikle artan "milliyetçi" akımlara karşı "Ortodokslar arasında" dini birliği korumak için kuruldu.
- Daha Cumhuriyet kurulmadan, okuldaki "Ortodoks birliği" ruhu yerini, özellikle Yunan ordusunun Türkiye işgali sırasında, "Helen merkezli" bir yapıya bıraktı!
Durum bazen o kadar rahatsız edici bir hal aldı ki; okul "din adamı yetiştiren" bir yerden çok "Patriklerin" yurtdışından gelen "misafirlerini" sanki bağımsız bir devlet havası içinde "kabul ettiği", gizli toplantılar yaptığı bir "mekâna" dönüştü!
- Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında "Batı ittifakına katılma" heveslisi Türkiye, bu "Vatikanlaşma" hareketine "dur" diyemediği gibi daha fazla taviz vermeye başladı.
Amerika'nın "seçtirdiği" ve "anlaşmalara göre Türk vatandaşı olması gerekirken" olmayan Patrik Athenagoras, "Ekümenik" yani "Evrensel Ortodoks" daha da açıkçası "Ortodoksların Vatikan'ı" olma projesini hayata geçirdi.
Amaç çok açık ve netti: Ruslara "karşı" İstanbul merkezli bir Ortodoks Vatikan'ı yaratmak!
- Demokrat Parti "isteklere" karşı sessiz kaldı ve okul bünyesinde "teoloji" bölümü açılarak, kanunlara ve anlaşmalara aykırı olduğu halde okula yabancı "öğrenciler" alındı!
Türk topraklarında "Türkiye Cumhuriyeti kontrolü haricinde kalan özel bir bölge" yaratıldı! Demokrat Parti'ye de "Bak Batı ittifakına giriyorsunuz, ses çıkarmayın" dendi!
- 1970 sonrasında üniversite statüsündeki kurumlara "Devlet denetiminde olma" şartını "hayata geçiren" Anayasa Mahkemesi kararı, Patrikhane'nin "keyfini kaçırdı" ve sağlam duran hükümet sayesinde "Türkiye Cumhuriyeti denetimi dışında faaliyet gösteren teoloji" bölümü kapandı! Belli bir süre "Heybeliada Rum Erkek Lisesi" olarak okulda faaliyet devam etti.
- 1972 yılından sonra "Devlet denetimi" burada da "Patrikhane tarafından" kabul edilmedi ve okul kapandı!- Okulun kapanmasından sonra "durum kritik ve kronik" bir hal aldı.
"Neden kapandığı" unutularak, sürekli Türkiye "aleyhine" kullanıldı.
Sonuç: Türkiye'de yaşanan "Demokratik açılım" dinamiği, "vatandaşlarımızın" hayat kalitesini yükseltmek için düşünülen ve hayata geçirilen bir süreç...
Yükseltme eylemine "azınlık statüsündeki" vatandaşlarımız da dahil...
İşte ayrılması gereken detay da burada; Ruhban Okulu "Türk vatandaşı olan azınlıklar" için "zorlanan, istenen" bir gerçek değil!
Bugün Türkiye'den talep edilen; "dünyanın her yerinden ruhban sınıfının burada yetiştirilmesi" ve bu insanların "topraklarımızda kontrol dışı" olması! Bu istek, bu haliyle asla kabul edilemez ve "açılım" ile özdeşleştirilemez...
Türk kamuoyuna duyurulur...
http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=5442
İnsaf ama!.. Bu ceza çok ağırlaştı!..
İnsaf ama!.. Bu ceza çok ağırlaştı!..
04.11.2009 20:54:13
Başka gün yokmuş gibi..
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gününde Obama'ya randevu verdiler.10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü'ne Meclis'te Kürt açılımını anlatmayı denk getirdiler.
Ehh..
Bu tabloda 23 Nisan'a da, 19 Mayıs'a da bir şeyler düşer elbet!..
Mesela..Çocuk Bayramı 23 Nisan'a, Hamas ziyareti uygun gelebilir.Gençlik ve Spor Bayramı'na, Ahmedinejad görüşmesi oturabilir.
Belli olmaz.
*Onu bunu bilmem.
Açılımdı, dağdan dönüştü, teröriste hürmetti, etnik kimlikti diye biz birbirimize girerken, İmralı'daki teröristbaşı aradan sıyrılıp gidiverdi.
Çoluk çocuk 30 bin kişinin katili, eli kanlı PKK'nın kurucusu ve lideri Öcalan'ın ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası, her ne olduysa, nasıl geliştiyse, kimler tarafından öngörüldüyse, birden bire daha da ağırlaştırıldı!- Kendisini iyi hissetsin diye, cezaevinin tüm eksikleri tamamlandı.
- Bu çalışmalar için bizim cepten 5 milyon dolar harcandı.- Ruh hali bozulmasın diye, cezaevinin bahçesi çiçeklendirildi.
- Sıkılmasın, yalnızlığı giderilsin diye, yanına güzel huylu 8 PKK'lı verildi.
- İmandan eksik kalmasın diye, tek minareli cami yapıldı.
- Hizmette kusur olmasın diye, 40 personel takviyesi sağlandı.
- Her zaman soğuk su içsin ve taze meyve yesin diye, koğuşuna buzdolabı kondu.
- Haberlerden, dizilerden, maçlardan geri kalmasın diye, odasına televizyon yerleştirildi.- Havalandırmaya çıktığında dertleşebilsin diye, diğer mahkumlarla buluşma saatleri ayarlandı.- Meslek edinebilsin diye, meslek odası düzenlendi.
- Hobilerini geliştirsin diye, hobi odası açıldı.
- Diğer 8 teröristle bu odalarda buluşabilsin, ortak hobi faaliyetinde bulunabilsin diye, her imkan oluşturuldu.
- Yakınlarıyla ve avukatlarıyla rahat görüşebilsin diye, görüşme odası hazırlandı.
Tabii, belki bütün bunlar Bodrum Paşası yapılmak istenen Apo'yu tam anlamıyla tatmin etmeyebilir.
İleriki günlerde farklı talepleri de önümüze gelebilir.
Şartlarının daha da ağırlaştırılmasını buyurabilir.Dostları AB ve ABD başka talimatlar verebilir.Lakin, ne olursa olsun, hepsine hazırız.Değil mi ki, şu yapılanlar ağırlaştırılmış hapis cezasını daha da ağırlaştırıyor!..
Değil mi ki, şehitlerimizin ruhlarını, gazilerimizin kalplerini sızlatmıyor!..
Değil mi ki, anaların-babaların acılarına derman oluyor!
Gerekirse bir 5 milyon daha harcar, onu daha da ağırlaştırırız!..
http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=5437