Thursday, December 10, 2009

AKP dekorasyon...
Bekir Coskun
AKP dekorasyon, Apo'nun odasinin dizaynini yayinladi.Pencerelerin yerden bir metre yuksekligi, enine-boyuna ve caprazlamasina oda ebatlari, yatak mekâninin yuksek tavan ile butunlesen romantik havasi, oturma grubu, hobi bolumu, pervazlarla uyumlu sineklik teli ve Apo'nun cisini yapacagi mesafe...
Nicin?..
Kurtler acilimi begensinler diye.Ama olmuyor...
Silopi koridoru da acilim mimarisinin bir parcasiydi.O da yaramadi.AKP dekorasyon bu kez, dekoratif kose yazarlari yaninda, yeni kose duzenlemeleriyle de yazarlarin yazi sayisini azaltmayi projeye eklerken...

AKP dekorasyonun bas mimari Erdogan, taa ABD'den gazete birinci sayfalarini duvar kâgidi niyetine, mimari hatalari ortmekte kullanmayi oneriyor:PKK azginliginin sokaklardaki tasli-dumanli goruntuleri yerine, memleketteki "olumlu noktalarin" halka gosterilmesini...
*ABD ile uzlasip, terorun dagdaki silahli militanlarini indirmeyi yeterli saymak yanilgiydi...
Turk bayragi asan evlerin taslanmasiyla, karakollarin basilmasiyla, isyerlerinin yakilmasiyla, kurulan barikatlarla, kazilan siperlerle, ates ve kanla her sokak bir Kandil Dagi oluverdi, iyi mi?..
Oda dekoru guzel...

Ama Turkiye'nin catisi cokuyor...
Cunku eskiya ile bir kez pazarlik edildi mi...
Bir kez odun verildi mi... Bir kez eli kanli katillere onurlu-serefli askerlerden daha cok ilgi-itibar gosterildi mi...
Bir kez devlet, eli kanli katilin hucresindeki pencerenin yerden yuksekliginin hesabini verecek kadar basiretsizlestirildi mi...
Boyle olur...
*Goruyorsunuz..."Acilim-macilim" adi altinda Turkiye'yi PKK'ya gore dizayn etmek isterken, baris-sevgi-hosgoru duvarlari hepimizin basina yikiliyor..
.AKP dekorasyon'un elinde...
Obama ‘Selamünaleyküm’ deyince bir sevindik ki, o kadar olur!
Necati Doğru

Geziye giden gazeteciler, orada duyduklarını gördüklerini yazıyor. Bir sevinmişler bir gururlanmışlar ki, o kadar olur! Şöyle yazıyorlar: ABD Başkanı Obama, Türkiye Başbakanı Erdoğan’ı Oval Ofis’in kapısında karşıladı. Önce kendi dilinde “Welcome” dedi, sonra “Selamünaleyküm” dedi.
Ben de sordum, öğrendim.
“Welcome” hoşgeldin demek.
Bizde de aynısı var.
Konuğu kapıda karşılarken; “Hoş geldiniz” diyoruz. Selamünaleyküm Arapça. Kötü bir şey değil, “Selam üzerine olsun” demek. Biz misafir karşılarken bunu kullanmıyoruz. Hoş geldin demek daha yerli, daha bizden, gerçek Anadolu...
Obama densizlik etti.
Demek ki ona öyle öğrettiler.
Geçen gün Yılmaz Dağdeviren bana “selamünaleyküm” üzerine gözlemler gönderdi.
Zamanıdır.
Sizinle paylaşacağım.
Diyor ki; “Konya’da doğup büyüdüm. 10 göbek Konyalıyım. Zengin, kültürlü sayılabilecek bir ailedenim. Tavuklarımız, camız (manda), inek, koyunlarımız vardı. Ve onları güttüm! Tarla sürüp harman kaldırdım. Kuran kurslarına gittim. Çağdaş, bilimsel eğitim vermeye çalışan ilkokulu, ortaokulu, güzelim Konya Lisesi’ni bitirdim. İTÜ’yü (İst. Teknik Üni.) bitirene kadar da Necmettin Erbakan’cı idim.
Selamlaşmalarda:
Günaydın denirdi.
Merhaba denirdi.
Selamünaleyküm de denilirdi.
Selamünaleykümcülere günaydın deyince tebessüm ederler ve kimi günaydın, kimisi de aleykümselam derdi. ***
Yıl 2002 oldu.
Bir fuar gezimde bayrakçı standında Türk bayrağı alıyordum, broşürlerinde her ülkenin bayrağı olduğu da yazılı idi. Satın almak istedim. ‘Burada yok, merkezde’ dediler. Merkez, İstanbul, Tahtakale’de. 2 hafta sonra şoförüm Abdurrahman’ı adrese gönderdim. 100 kadar masa bayrağı satın alıp getirdi. Yüzde 25 de indirim uygulamışlar.
Ben Tahtakale’yi severim.
3 ay sonra kendim uğradım.
Sakallı bir adam ve 2 çocuk çalışıyordu, ‘Günaydın’ dedim. Yüzüme baktılar. Kimse selam almadı. Ülke bayrakları alacağımı söyledim.
50 bayrak vardı, aldım.
İndirim uygulamadılar.
Şoförüme ‘İndirim uygulamadılar’ dedim. Güldü. ‘Siz günaydın demişsinizdir, selamünaleyküm deseydiniz uygularlardı’ dedi.***
Yıl 2006 oldu.
Arkadaşım Koray Selçuk; ‘Eyüp tapu dairesine gittim. Günaydın dedim. Kimse selam almadı’ dedi. Durumu görmek ve bir çift laf etmek üzere ben de birkaç ay sonra saat 08.30’da uğradım, ‘günaydın’ dedim. Selam almadıkları gibi kötü kötü de baktılar. Ben şaşkın bir tavırla ‘Burası Türkiye değil mi? Türkçe konuşuyorum, insanın/Allah’ın selamını veriyorum’ dedim ve kovulmamak için hızla kapıya yöneldim. Biri ‘Allah’ın selamı selamünaleykümdür’ dedi. Ben de kapıdan çıkarken ‘Ben Türküm. Allah Türkçe de biliyor’ dedim.***
Yıl 2009 Ekim oldu.
Mecidiyeköy Konyalı Camii yanı saatçisine küçük bir masa saati almak üzere uğradım, ‘Günaydın’ dedim. Biri sakallı, biri normal 2 kişi de selamıma yanıt vermedi.
Alışmıştım.
İstediğim saatin fiyatını sordum. Sakalsız ‘35 lira’ dedi. Şaşırdım. En fazla 15 lira idi. Denemek için duvardaki dijital bir saatin de fiyatını sordum. ‘60 lira’ dedi. Oysa en fazla 30 lira idi. Çıktım. Ve dün (Aralık başı) tekrar gittim. Sadece sakallı vardı, ‘Selamünaleyküm’ dedim. Aleykümselam diyerek selamımı kerhen aldı; ya beni tanıdı ya da insan sarrafı, tipimden laik, Türkçeci olduğumu anladı. Duvardaki dijital saatin fiyatını sordum. ‘30 lira’ dedi.
Pahalı diyerek çıktım.” ***
Yılmaz Dağdeviren bana soruyor: 1000 yıllık Anadolu/Türk tarihinde olmayan bu davranışların Müslümanlıkla, Türklükle, vatandaşlıkla, insanlıkla ilgisi var mı?
Ben de size sorayım.
İlgisi var mı?
Siz de sakın Obama’ya sormayın.
O kararını vermiş.
Obama, bizi Araplaştırmış.
Bizim gazeteciler de; “Selamünaleyküm dedi... Selamınaleyküm dedi...” diye sevindirik olmuşlar.

Monday, December 7, 2009

Cumhuriyet 07.12.2009

2000’Lİ YILLARDA
ERDAL ATABEK


Graham Fuller’in Türkiye’si!..


Graham Fuller bir CIA görevlisi.
Uzun yıllar CIA Türkiye İstasyon Şefi ve Ortadoğu Masası Şefi olarak çalışmıştır.
Halen bir Amerikan üniversitesinde ‘tarih profesörü’ olarak hizmetini sürdürüyor.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti adındaki kitabı Türkçeye çevrildi. (Timaş Yayınları-2008)
Bu kitabın dikkatle okunmasını herkese, özellikle Türkiye’nin geleceğiyle ilgili olanlara öneriyorum. Eski istasyon şefinin görüşleri çok şey anlatıyor.

Dikkat çekici bir nokta;
1924 yılında Atatürk’ün halifeliği kaldırmasının ‘İslamın bugünkü zayıflığının ve bölünmüşlüğünün üzerinde ciddi etkisi olduğunun birçok kişi tarafından kabul edildiğini’ öne sürmesidir. İslamın dünyadaki durumundan Atatürk’ün sorumlu tutulması çok ilgi çekicidir.
Ayrıca halifelik kurumunun zorunluluğu da ima edilmektedir.

Amerika ve İslam halifeliğinin zorunluluğu?

İlgi çekici.

“Türk İslamının Yeniden Yükselişi” bölümünde;

“Kuşkusuz AKP pat diye gökten düşmemiş, Türkiye’de 35 yıllık bir zaman zarfında evrilip gelişmiş, öğrenmiş ve değişmiş bir dizi İslami hareketin içinden büyüyüp ortaya çıkmıştır. Ancak AKP, 1970’ten 1997’ye kadar birbiri ardına dört farklı İslamcı partiye -ki zamanla bu partilerin her biri kapatılmıştır- liderlik etmiş olan Necmettin Erbakan’ın daha geleneksel İslamcı etkisinden ilk kurtulan partidir.”

Graham Fuller, 12 Eylül 1980’den sonra İslamcı politikanın nasıl geliştiğini de şöyle açıklamaktadır:

“Türkiye’de İslamcı partilerin güçlenmesi ülkedeki tedrici siyasal, toplumsal ve ekonomik demokratikleşmeyi yansıtır. Bu süreç, Özal’ın 1980’lerdeki ekonomik açılımlarını içermektedir. .. Bu değişiklikler en azından üç grubu güçlendirmiştir:Yeni ve büyüyen bir Anadolu işadamları sınıfı,şehirlerdeki geleneksel alt sınıflar, modern oldukları halde İslami gelenekte anlamlı bir kimlik bulan, yeni ve büyüyen bir İslami profesyoneller ve entelektüeller sınıfı.Bu gruplar Türkiye’nin karakteri, kimliği ve gelecekteki dış politika yönelimi üzerinde giderek artan etkilere sahiptir.”

(Bu gruplara Amerika ve Avrupa yanlısı ulusal kimlik karşıtı grupların da eklenmesi gerekiyor. E.A.)
Böylece, artan dış ve iç baskılar 2001 yılında kurulan AKP’yi, kuruluşundan sadece bir yıl sonra, 2002 yılında yapılan seçimlerle tek parti iktidara getirmiştir.

Graham Fuller bu gelişmeyi büyük bir hoşnutlukla karşılıyor.

Kitabın sonunda da AKP ile Amerika arasında şu analizi yapıyor:
“İslamcılar Washington hakkında bir hayli karışık duygulara sahiptirler. Bir yandan Washington’la işleri etkili biçimde yürütebiliyor olması, İslamcıların Türk siyasi sahnesindeki kabul edilebilirliğini sembolize etmektedir. Bundan dolayı AKP, siyasi düşmanlarını, özellikle de Kemalistleri ve orduyu kenarda tutabilmek için Washington’la iyi ilişkilere sahip olmak istemektedir. ABD ve AB’nin Türkiye’de demokratikleşme ve liberalleşmeye destek vermesi, Türk siyasetinde İslamcıların konumunu doğrudan sağlamlaştırmaktadır. Aynı zamanda İslamcılar, kesinlikle daha bağımsız bir dış politika peşinde koşmakta ve Türk siyasi yelpazesinin öteki birçok unsurunun böyle bir politikaya büyük destek verdiğini hissetmektedirler. İronik biçimde, Türk siyasi yelpazesinde AKP İslamcıları Washington’ın politikalarına karşı taktiksel açıdan yukarıda sıralanan öteki grupların çoğundan daha hoşgörülüdürler. Ancak iktidarda olmadıkları zaman ABD’ye karşı daha eleştirel bir tutum takınmaları muhtemeldir.”

İşte, CIA eski istasyon şefinin açıklamaları.

Amerika’nın AKP’yi neden desteklediği ortada.

AKP’nin Amerika ile neden ve nasıl işbirliği yaptığı ortada.

Ülkenin İslamcı bir geleceğe nasıl bilinerek ve istenerek kaydırıldığı ortada.

12 Eylül 1980 darbesinin Turgut Özal eliyle yaptıkları ortada.

Türkiye’nin İslamcı bir yapıya adım adım nasıl götürüldüğü ortada.

Bir yıllık AK partinin nasıl tek parti iktidarına götürüldüğü ortada.
***
Gelelim günümüze.
Tek parti iktidarının nasıl bütün güçleri savaşarak ele geçirmek istediği ortada.
Üniversiteler ortada.
Yargı kurumları ortada.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı takınılan tutum ortada.
Medyanın nasıl kuşatıldığı ortada.
Graham Fuller’ın kitabını okuyunuz.
Öğreneceksiniz. ..
http://au.mc300.mail.yahoo.com/mc/compose?to=erdalatak@gmail.com&subject=YoreNet%20e-MEDYA%20$%7BTARIH%7D-$%7BYAYIM_ADI%7D-$%7BHKODU%7D

Sunday, December 6, 2009

PROF. DR. BiRGUL SÖNMEZ 'DEN...

Düşünüyorum da biz Kürt kardeşlerimize siyasal haklarini vermeliyiz. Verelim ki onlar: Cumhurbaşkani olabilsinler, Milletvekili, Bakan, Meclis Başkani hatta Başbakan olabilsinler, Belediye Meclis üyesi, Belediye Başkani olabilsinler, General olabilsinler, Jandarma Genel Komutani olabilsinler, Oy kullanabilsinler, oy...

Benim karim oy kullanabiliyor ise bir Kürt dostumuzun karisi da oy kullanabilsin. Pardon, biz onlarin siyasal haklarini 1923’te vermiş miyiz? Keşke vermeseydik, bugün verip sevindirirdik.

Peki o zaman bu açiklanmayan paketin içinde neler var acaba?

Allah devletimize zeval vermesin, ben bir türlü açiklanmayan “Kürt Açilim Paketi”nin içinde olanlari tahmin ediyorum: Önce Dogu ve Güneydogu’da agalik sistemi yikilacak. Vatandaşlar aganin köleliginden çikarilarak vatandaş statüsüne geçirilecek. Bu işe bir feodal Kürt beyi olan DTP Başkani Ahmet Türk’ün görkemli Kasri Kanco’sundan başlanacak. Orada yaşayan köylülere Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman başarilamayan toprak dagitimi saglanacak. Kürt halkinin vazgeçilmezi olan töre cinayetleri ve kan davasi çözülecek. Kiz çocuklarinin okumasi saglanacak.

O vatandaşlarimizi yeşil kart, çocuk parasi, çiftçilik yardimi, erzak yardimi şeylerle gibi oyalayarak miskinlige aliştirmaktan vazgeçilerek bu kaynaklar yöreye yatirim olarak yönlendirilecek.

Kürt kardeşlerimize tarihimizde 38 Kürt isyani çiktigi ve bunlarin hepsinin feodal Kürt sistemini devam ettirmek için çikarildigi ve iki topluma da ne kadar zarar verdigi ögretilecek.

Örnegin: 1925 isyaninin sonunda Şeyh Sait’in sponsorlari tarafindan teslim edilmiş ve bunu hayati ile ödemiş oldugu, Mustafa Kemal’in de bunun karşiliginda Kerkük’ü Ingilizlere birakmak zorunda kaldigi (daha henüz Apo’nun teslim bedelini ögrenmiş degiliz) hatirlatilacak.

Dersim Isyani’nin 1930’lu yillarda devletin elinin bu yörelere ulaşip yol, köprü, telefon-telgraf, egitim-ögretim ve güvenlik güçlerinin gelmesi, yani devletin fiziksel olarak oralarda var olmasinin, agalik sistemini yerinden sarstigi için agalar tarafindan (her zamanki gibi Ingiliz destekli olarak) 1937 yilinda başlatilip, önce telefon-telgraf direklerinin yikildigi, köprülerin uçurulup okullarin ve jandarma karakollarinin yakildigi hatirlatilacak.

Bunun tam da Fransizlar ile Hatay sorununun çözülmek üzere oldugu günlere gelmesinin bir raslanti olmadigi anlatilacak.

Kürt kardeşlerimize; çözümün, feodal Kürt liderlerinin peşinden giderek veya varligini teröre ve bir terör örgütüne borçlu olan partilerde ve onu destekleyen yabanci devletlerde degil, Mustafa Kemal’in çizdigi yol haritasindan başka bir yerde olmadigi anlatilacak.

Ben akliselim olan Kürt kardeşlerimin, Atatürk’ün 10. Yil Nutku’nda verdigi mesaja hiçbir itirazlari olmadigini biliyorum. Bu ülkenin birligi, beraberligi ve refahi için tek yol haritasi vardir: Ne mutlu Türküm diyene.
Prof. Dr. Birgül Sönmez
Özdemir İnce'nin Türkiye Ağıdı

Bunları sen nasıl yarattın Türkiye?

SENİN için yaktığım ağıdın, senin için ağladığım bozlağın adıdır bu: Bunları sen nasıl yarattın Türkiye?

Nasıl yarattın Cumhuriyet'in tek tip insan yaratma ideolojisi(!) ile?

..Geçen hafta yurtiçinde ve yurtdışında bir üniversitenin bir dersliğinde bir musalla taşının üzerinde gördüm seni; açık ve kapalı oturumlarda söylenenleri dinledim:“Merhumu, merhumeyi nasıl bilirsiniz?” diye soruyordu hiçbir dine inanmayan bir imam (ikisi de sendin hem merhum hem merhume olan); arkandan beddua okuyordu dünyanın bütün çiğ süt emmiş haramzadeleri, CIA parasıyla Boğaz'da keyf süren munkabızlar!

KUBURU DÖLLEMİŞSİN

Mahkûm ediyorlardı seni, kendi evlatlarının avro-iftiralarını tanık göstererek dünyaya! Sen orada, öyle yatıyordun musalla taşının üzerinde, kin ve iftira taşları döşenmiş bir kirli alanda kurulan bir musalla taşında. Musalla taşının biraz ötesinde senin kendi ağaçlarından yapılmış üç ayak bir idam sehpası; bir giyotin ki tezgâhın başında oğullarından biri; bir kütük üzerinde başın, elinde kör bir baltayla oğullarından biri.

Aşağıda, birbirini ezen esrar çekmiş bir kalabalık, senin oğulların ve kızların zort çekmekte senin arkandan: kuyruğuna teneke bağlanmış bir kedisin, kuyruğuna bira kutusu takılmış bir köpeksin sanki. Bunlar senin evlatların, senin kızların ve oğulların; sanki bir kuburu döllemişsin, sanki bir kuduz virüsü döllemiş rahmindeki yumurtayı.

Bunlar senin evlatların mı, bunları sen mi yarattın, bunları sen nasıl yarattın Türkiye?

SATILMIŞ EVLATLARIN
Kederden içiyorsun her gece, önüne ne gelirse veresiye; dilin bağlanmış başına gelenleri kimseye anlatmıyorsun, anlatamıyorsun, belki de dilini kestiler bir paslı jiletle.

Evini bağışladığın evlatların kapı dışarı etmişler seni: geçmişini, destansı öykünü, kimliğini elinden almışlar; parmak uçlarını diri diri törpülemişler ki parmak izin belli olmasın diye.
Alın terinle, kanınla kurduğun evini, hayatını, hayallerini kundakladılar; yabana verdiler yarattığın bütün değerleri, devrettiler, sattılar, kurtulmak için senin dikenli varlığından!
İşte böyle, yaslanarak duvarlara, kendine bir kuytu ararken karanlıkta, yaslandığın duvarı çekip alıyorlar omuzlarından, tökezliyorsun ama düşmüyorsun; evlatlarından biri bir çelme takıyor ayağına, çamurun üzerine kapaklanıyorsun; üzerine çullanıyor evlatların, emekli karneni de elinden almak için!

Üzerlerine okunmuş, kara büyü yapılmış, beyinleri yıkanmış, satılmış evlatların!

ZORBA ADAMA İMRENME

Sana yapılanları gördüğümü görenler, sana yapılanları bildiğimi bilenler, susturmak istiyorlar beni; sözcüklerimi iğdiş etmek, cümlelerimi bir tabuta kapatıp lehimlemek istiyorlar.
İstiyorlar ki ben de katılayım bu çılgın şölene, bu sapkın yortuya; istiyorlar ki ben de zort çekeyim arkandan, teneke çalayım ben de.

Ama bilmiyorlar ki yazmışım her şeyi yüreğimin bakır levhasına; susarsam, susturulursam şimdikinden çok daha tehlikeli olurum ben!

Bunaldığım, zorda kaldığım zamanlar oluyor! O zaman cümlelerim oluyor ağzımda ve dilimde; içimdeki sesin gümbürtüsünü duyuyorum. Topraktan, havadan, sudan ve ateşten! O bana diyor ki mesellerinde:
Yaz gördüklerini yüreğinin levhasına, Zorba adama imrenme ve onun yollarından hiçbirini seçme; sakın ardından gitme zorbanın ve bekçi köpeklerinin!

Gördüğünü kitaba yaz diyor, bu yoldan daha önce geçmiş olanların haykırışları, gördüğünü kitaba yaz!
Çekmek üzere olduğun şeylerden korkma!
Çünkü onlar ellerindeki serap kılıcını gerçek sanırlar!
Ey oğul bir gün yazıcı olursan, sakın yalan söyleme ülkemin çocuklarına!

Tuesday, December 1, 2009

ESKİ BAKAN SERDAROĞLU
‘Ülkede telekulak cemaati var’

© Fethullah Gülen cemaatinin de tüm yayın organları, gazeteleri, dergileri, televizyonları yla Türk yargısını baskı altına almaya çalıştığına dikkat çeken Serdaroğlu, emniyetteki F tipi kadrolaşmanın buna en büyük desteği verdiğini söyledi.


İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) - Eski Sağlık ve Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu, Türkiye’de “telekulak cemaati” olduğunu vurgulayarak laik demokrasiye inanan, onun geleceğinden endişe edenleri, TSK ve Türk yargısını yıpratmak, sindirmek isteyenlere karşı mücadeleye çağırdı. Serdaroğlu, “İrtica korkaktır. Atatürk’e ve laik Cumhuriyete, çağdaşlığa inananlar bir araya gelip ayağa kalktıklarında, irtica kaçacaktır” dedi.

Bergama Belediye Başkanlığı’nın yanı sıra 19., 20. ve 21. dönemde İzmir miletvekilliğ i, Sağlık ve Devlet bakanlıkları görevlerinde bulunan Serdaroğlu, gündemdeki“yargının savunma konumuna geçmesi” konusunu değerlendirdi.

Yargıya saldıran kesimlerin başında Adalet Bakanlığı’nın geldiğini vurgulayan Serdaroğlu, “Bakan Bey’in TBMM’de dokunulmazlığının kaldırılması için dosyası bulunmakta” dedi. Fethullah Gülen cemaatinin de tüm yayın organları, gazeteleri, dergileri, televizyonları yla Türk yargısını baskı altına almaya çalıştığına dikkat çeken Serdaroğlu, emniyetteki F tipi kadrolaşmanın buna en büyük desteği verdiğini söyledi. Serdaroğlu, “Bunlar sözüm ona Müslüman, sözüm ona dindar. Amerika’da refah ve zenginlik içinde yaşayan, halife özentisi hocalarına yaranmak için, hiç utanmadan haysiyet cellatlığı yapıyorlar, insanları karalıyorlar. Bunlar Kuranıkerim’in emrettiklerini yapmıyorlar, yaptıklarına Kuranıkerim’i uydurmaya gayret ediyorlar, Allah’tan korkmadan” yorumunu yaptı. Serdaroğlu, sözde demokrat ve liberal yazar, çizer, gazetecilerin de “askere vurma modasını” sürdürdüğünü, bölücüler, Kürtçülerle işbirliği yapmayı yeğlediğini anımsattı.

‘YARGIYA SAHİP ÇIKALIM’
Yargıya saldıran tüm bu kesimlerin en büyük desteği AKP iktidarından aldığını, bunu Türk halkının görmesi için laik, sosyal hukuk devletine ve Atatürk Cumhuriyeti’ne inananlara önemli görevler düştüğünü vurgulayan Serdaroğlu, “Öncelikle Türkiye’nin en örgütlü sivil toplum örgütü baroları, avukat arkadaşlarımız aracılığı ile uyarmalıyız. Barolar şimdi konuşmayacak da ne zaman konuşacaklar? Gerekiyorsa, toplumun dikkatini çekmek için belli bir süre (7 Gün) davalara girmesinler. Bizler yapılanın yanlış olduğunu AKP’li milletvekillerine mesaj veya mektupla anlatalım, uyaralım. Bence en önemlisi yüksek yargıya kişisel desteğimizi yine ileti, mesaj veya mektupla iletelim. İrtica korkaktır. Atatürk’e ve laik Cumhuriyete, çağdaşlığa inananlar bir araya gelip ayağa kalktıklarında, irtica kaçacaktır. Tehlike varsa, bizde sıkıntıyı göze alıp bu tehlikeyi yok edeceğiz” dedi.

***

İstanbul Barosu Başkanı Aydın, üst normlarla verilen hak ve özgürlüklerin alt normlarla daraltıldığını söyledi
‘Hukuk devletinden uzaklaşıyoruz’
ŞULE KÖKTÜRK
İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın, “Asıl olan hak ve özgürlüktür. Kısıtlama ise istisnadır. Bu kuralı tersine çevirmek, zor ve baskıcı rejimlerin yöntemleridir. Hukuk devletinde her iktidarın görevi, hukukun üstünlüğünü tüm topluma yaymaktır” dedi.
Aydın, Türkiye’de bir kavram kargaşası yaşandığını söyledi. İktidarların çıkardığı yasalar nedeniyle yasal olanın aynı zamanda hukuki olmayabileceğ inin altını çizen Aydın, “Anayasaya, uluslararası sözleşmelere ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı yasalar, üst nitelikteki bir norma aykırı olmaları nedeniyle hukuki değillerdir. Bu durumdaki bir yasanın iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürülmemiş olması da sonucu değiştirmez” değerlendirmesini yaptı. Yasalar ve yönetmelikler çıkartılırken ilgili örgütler, üniversite ve diğer ilgililerden görüş alınmadığını, “yaptık oldu” anlayışı ile hareket edildiğini çeşitli kereler kamuoyuna açıkladıklarına dikkati çeken Aydın, meslek örgütü olarak kendilerinin yasaları Anayasa Mahkemesi’ne götürüp iptal talep ettirmelerinin mümkün olmadığını yalnızca yönetmeliklere karşı Danıştay’a dava açabildiklerini belirtti.

Aydın, “Üst normlarla verilen hak ve özgürlükler, alt normlarla daraltılmaktadı r. Bugün yaşadığımız olaylar, bu gelişmelerin sonucudur. Hak ve özgürlükler asıl kabul edilmelidir. Mağduru kim olursa olsun, bu özgürlüklerin sınırlanması için anayasa ve uluslararası mevzuatın öngördüğü koşullara uyulması gerekir. Hakların sınırlanması için düşünceler zorlanmamalı, özgürlüklerin temini ve genişletilmesi için düşünceler zorlanmalıdır. Bunun yanına siyasi saik de eklenirse, artık hukuk egemenlerin oyuncağı haline gelir, hukuk teriminin içi boşaltılmış olur ve hukuka güven-saygı kalmaz” dedi.

Aydın, özetle şunları söyledi: “Anayasal hak ve hürriyetlerin sınırlama koşullarının oluşup oluşmamasına bağlı olmaksızın her an sınırlanabileceğ ine dair toplumda yaygın bir kanaat oluşmaktadır. Bu ise hukuk devletinden giderek uzaklaştığımız sonucunu doğuran emarelerdir. Düstur alınması gereken, hukukun üstünlüğüdür.

Hukukun üstüne bir başka üstün gücün konulmaya çalışılması, onun üstüne de başkasının konulması sonucunu doğurur. Hukukun üstünlüğünü etkin kılma yükümlülüğü olan Barolar olarak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin hak ve özgürlükleri üst normlara aykırı şekilde kısıtlayan kimi hükümlerinin iptali için Danıştay’da açtığımız davada, kimi maddelerin hukuka aykırı olduğu, hak ve özgürlükleri kısıtladığı gerekçesi ile yürütmelerinin durdurulmasına karar verilmiştir. Yargı üzerinde bu tür hukuka aykırılıkların yapılıyor olması, zaten sorun olan bir meselenin daha da vahim boyuta ulaşması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin zedelenmesine yol açar.”

Cumhuriyet 28.11.2009

Rektorden Yuzyilin Mektubu

Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Fazıl Ardıç, 10 Kasım’da Atatürk’e hitaben yazıp Anıtkabir’e gönderdiği mektubu okudu. Salonda duygusal anlar yaşandı. Ardıç, mektubunda Atatürk’ün mirasına birlik çıkılmadığına ilginç bir yönelte vurgu yaparken, rektörün mektubu ayakta alkışlandı.


İŞTE O MEKTUP:Değerli Büyüğümüz, Liderimiz, Sevgili Atamız, Bugün sen doğalı 128, Cumhuriyet kurulalı 86, seni kaybedeli 71 sene oldu.Geçen senelerde çok çalıştık, hiç durmadık.Vatanımız güllük gülistanlık.Her köşesini demir ağlarla ördük.Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam ediyor.
Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler.
Madenlerimizin hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık.
Osmanlı bankasından aldığımız dersle milli bankalarımızı koruyoruz.Türk sermaye birikimi zorlukla oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz.
Bilim adamlarımızın geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamulleri üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu.
O çok önem verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst düzeyde.Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin elinde bir kitap!Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde, herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var.Her şehirde tiyatrolarımız, sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal ortamlar sağlıyorlar.
Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik.
Çiftçimiz her zamanki gibi baş tacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için çok çalışıyoruz.
Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti. Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık, çok titiz bir şekilde harcanıyor.
Borçlarımızın hepsinden kurtulduk, hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye borç bile verebiliyoruz.Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca, onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı. Kurduğun tarih kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı bakışından, hem islamik arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin söylemlerinden kurtardık.
Değerli Atam, Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten gerçekleri bildiğini biliyoruz.Bütün bunları; 71 yıldır atılan o gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır, mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilirmiyiz diye yazdık.

Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok yakışıyor. Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi pastadan çıkarıyorlar.
Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak değer kaybetti.
Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin ne demek istediğini anlamasına imkan yok.

Toplum mühendisliği öyle gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor.
Barış isteyerek savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü, demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor.
Ama sen bunların olacağını zaten biliyordun.

Bize nelerle karşılabileceğimizi açıkça söylemiştin.“Ey Türk Gençliği” diyen sesin hala kulaklarımızda.

Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden “üzerimize düşeni yaparız elbet” demiştik.

Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde olduğunu tahmin etmek biraz zor.

Neyse!

Senin ideallerine inanan, seni putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler buradayız.
Eskisi kadar çok değiliz.
Senin gösterdiğin yolun değil de, senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü. Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı.
Kimisi dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu.
Kimisi korktu.
Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti.Kimisi hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup , ülkesine başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı.Kimisi sivil toplum örgütçüsü oldu.

Parayla fikir ithalatçılığı yaptı. Kimisi kendine iktidar alanı açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.Ama hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler, yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin.

Artık yolumuza onlarsız devam ediyoruz.

Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet, veya bir çaresizlik ifadesi olarak düşünme

.Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı sen öğrettin.Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına müdahil olmasına izin verdik. Kişisel çıkarlarını siyaset diye yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi ayıramadık. Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını, din bezirganlarını yeniden hortlattık.
Senin yönetimine diktatörlük diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını zamanında farkedemedik.
Ama artık daha tecrübeliyiz.
Kolay kolay, gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz.
Bizimle dalga geçiyorlar:
Emperyalizm çağının bittiğini, dünyada bütün ülkelerin barış içinde, uygarlık yolunda yürüdüğünü artık bizi millet yapan, bu vatanda birarada tutan bu fikirleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar.
Üzülmüyoruz, yılmıyoruz, tekrar uğraşıyoruz, tekrar anlatıyoruz. Biz, daima burada olacağız.Ama, seni özledik.Senin ufkunu özledik.Yol göstericiliğini, milletine her zaman güvenmeni, senin onurunu özledik.Senin sarı saçını, mavi gözünü, dostluğunu özledik.
Vatanın için verdiğin emeği, yaptığın fedakarlığı,bizleri hep biraraya getirmeye çalışmanı özledik.Her kelimeni dikkatle seçişini, kim olursa olsun karşındakine gösterdiğin saygıyı, sözlere yüklediğin anlamın derinliğini özledik.
Bağımsız karakterini, barışa hasretini, gerektiğinde çizmelerini çekip savaşa hazır olma kararlılığını özledik.Kendi kendini eğitmeni, okumadan, bilenlerle tartışmadan karar vermeyişini özledik.“En hakiki mürşit ilimdir” diyen sesini,bilim adamlarına verdiğin desteği özledik.

Davet edilmeden hiçbir uluslararası kuruluşa yüz vermeyişini,dış seyahatlere gitmeden bütün kralların seni ziyarete gelişini, milletine uşak dedirtmeyen özgüvenini özledik.

Uzak görüşlülüğünü, çocuklara olan sevgini,gençliğe güvenini, geleceğe olan inancını özledik.“Ne mutlu Türküm diyene” deyişini özledik.

Seni Özledik!

Senin inançlarını, yaptıklarını, her şeye rağmen, üniversitemizde yaşatıyoruz.

Hedeflerimizi hiç değiştirmedik,Halkımızın refahı, Vatanımızın bütünlüğü, Vicdanımızın özgürlüğü, Birey olmanın özgüveni, Bilimin ışığı.Atam, hepimiz, öğrettiklerini, seni, unutmadık. Sen rahat uyu!En derin saygılarımızla ve en içten sevgilerimizle!

10 Kasım 2009.
Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyeleri, Elemanları, Öğrencileri ve Memurları adına
Prof.Dr.Fazıl Necdet ArdıçRektör