Friday, January 8, 2010

Nini .... Sarki Sozleri

Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış
Denizi de bilirmiş dalga bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneşli günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuverirmiş geçmiş dargınlıklarını

Aslına bakacak olursan çok zenginmiş tarlaları
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş
Ne de olsa alın yazısı


Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış!!! ()
Hakkımızı yiyorlar diyip bütün köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda (Ata'miz mi acaba?)
Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni


Oğlum kızım uyusun ninni
Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış
Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bulutları kargaların getirdiğini fark etmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş


Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşırtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş elele vermiş
Bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş
Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
O zaman başlarına gelenlere müstahaklarmış
Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet
Herkes dalıp uyumuş niyahet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme ee ee
Aslında köyün akıllısı çokmuş
Alimi dedesi filozofu çokmuş

Var diye bas bas bağırıyorlar ama hiç birinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene düşünene yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş
Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanmaki uyurken kazanırsın
Hadi köyüm ne zaman uyanırsın

Candan Ercetin

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8517

Wednesday, January 6, 2010

Lozan'ı çöpe atın!

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 27 Ocak’ta Lozan’ı resmen delmek için adım atacak.
AB, Türkiye’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nı resmen delmek için yeni bir tezgah peşinde... Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 27 Ocak’ta Türkiye ve Yunanistan’a “Dini azınlıklar konusunda Lozan’ı aşın!” çağrısında bulunacak. Bu amaçla hazırlanan raporda Ankara’dan istenen maddeler ise AB’nin ‘Sevr hayali’ ile bire bir örtüşüyor.


Avrupa’nın Lozan tezgahı
Avrupa, Türkiye’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nı ayaklar altına almaya hazırlanıyor.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, dini azınlıklar konusunda ‘Lozan’ı aşın’ çağrısında bulunacak

AKP’nin teslimiyetçi tavrından cesaret alan Avrupa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nı ayaklar altına almak için harekete geçti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) tarafından Batı Trakya Türkleri ve Türkiye’deki Müslüman olmayan dini azınlıklar hakkında hazırlanan ortak rapor ve karar tasarısında, Türkiye ve Yunanistan’a ’Lozan’ı aşma’çağrısı yapıldı. Raporda iki ülkenin azınlıklara mensup vatandaşlarına Lozan Antlaşması’nda öngörülen karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesine göre değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi normlarına göre muamelede bulunmaları istendi. Taslak karar metninde, Ankara ve Atina’nın, karşılıklılık ilkesini mazeret göstererek dini azınlıklarına Lozan Antlaşması’nda öngörülen hakları tanımıyor olmaları, ’çağdışı bir uygulama’ olarak tanımlandı.

İşte o dayatmalar
27 Ocak tarihinde oylanacak rapor ve karar tasarısında Ankara’dan istenenler şunlar:
- Dini azınlıkların dini temsilcilerinin eğitimiyle ilgili sorunları çözmesi,
- Patrikhanelerin tüzel kişiliğini tanıması,
- Heybeliada Ruhban Okulu’nu açması,
- Fener Rum Patrikhanesi’ne ’ekümenik’sıfatını kullanma izni vermesi, azınlıkların mülkiyet sorunlarını çözmesi,
- Mor Gabriel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin mülkiyet hakkını koruması,
- Ulusal azınlık mensuplarının polis, TSK, yargı ve idari sistemde çalışabilmesi,
- Hrant Dink cinayetini çözümlemesi,
- Azınlık mezarlıklarını koruması, antisemit (Yahudi karşıtı) söylemleri cezai suç haline getirmesi, ırkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşı ulusal kampanya başlatması,
- Heybeliada Ruhban Okulu konusunda Rum azınlığın temsilcileriyle uzlaşıya dayalı bir çözüm bulunması çağrısı yer alıyor. Bu çerçevede, Ruhban Okulu’nun Galatasaray Üniversitesi bünyesinde oluşturulacak bir İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olarak yeniden açılması konusunda yapılan gayrıresmi teklifin yazılı olarak resmileştirilmesi isteniyor.



Türkiye’nin ‘kuruluş’ antlaşması
Lozan Antlaşması, İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya temsilcileri tarafından Lozan Üniversitesi Salonu’nda imzalanmış barış antlaşmasıdır. Atatürk önderliğinde Milli Mücadele’ye başlayan Türk ulusu savaş meydanlarında büyük zaferler kazanmış ve Lozan Antlaşması ile siyasi ve hukuki alanda tescil etmiştir.

Anlaşma, öncelikle Türkiye’nin bağımsız ve eşit bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesini sağlamıştır.

Lozan ile Misak-ı Milli hedeflerine çok büyük ölçüde ulaşılmıştır.

Kapitülasyonların kaldırılmış, Osmanlı borçlarının ödenmesinin makul bir takvime bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri de, Lozan Antlaşması’nda yer almıştır.

Ayrıca Lozan, yaklaşık 200 yıldır devam eden Türk-Yunan çatışmasını sona erdirmiştir.

TEPKİLER...

Atatürk’ten uzaklaştırmak istiyorlar

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM), Ankara ve Atina’ya topraklarındaki dini azınlıkların hakları konusunda “Lozan Antlaşması’nı aşmaları” yönündeki çağrısı tepkilere neden oldu. CHP Ordu Milletvekili Rahmi Güner, Avrupa’nın Türkiye’yi Lozan Antlaşmasından uzaklaştırmak için büyük çaba sarfettiğini söyledi. Türkiye’nin gerçekten bağımsız bir ülke olmasının, dışa karşı egemenlik haklarını en iyi şekilde korumasının AKPM’yi rahatsız ettiğini savunan Güner, “Bunlar daha doğrusu Atatürk’ün koymuş olduğu prensiplerden, Atatürk’ün getirmiş olduğu devlet yapısından uzaklaştırmak istiyorlar” dedi.

AB, raporla kendi ilkelerini delik deşik etti

Emekli Büyükelçi İnal Batu da AB’nin bu konuda tarafsız olamayacağının altını çizdi. Avrupa’nın 1980 yılında Yunanistan’ı tam üye yapmakla zaten Lozan’ı çiğnediğine vurgu yapan Batu şunları kaydetti: “Raporu ben ciddiye almıyorum. Kaldı ki Lozan Antlaşması sadece Türk-Yunan ilişkilerinden ibaret değil. Avrupa Birliği Yunanistan’a tam üyelik verip, Türkiye’yi dışlaması Lozan dengesini delik deşik etti. AB kendi ilkelerini, kendi kişiliğini de çiğnemiş oldu.”

İmzalanan gizli anlaşmaların doğal sonucu

Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Nurullah Aydın da Lozan’ı devre dışı bırakan yaklaşımın şaşırtıcı olmadığını söyledi.

Aydın, “Lozan hükümsüzdür. Lozan bir tek Türkiye tarafından ileri sürülmektedir.

AB’nin Osmanlı’nın son dönemindeki talepleri ile bugünkü talepleri arasında hiçbir fark yoktur.

AB’nin Türkiye’deki azınlıklarla ilgili bu talepleri, AKP ile yaptıkları gizli anlaşmanın doğal bir sonucudur” dedi.

Bugün Girit, Rodos, Makedonya, Batı Trakya konusunda AB, suskundur” diyen Aydın, “Fransa’nın Korsika bağımsızlık hareketi konusunda suskundur.

Bunlar somut örnekler.


Kosova ve Makedonya konusunda suskundur. Avrupa bölünmüş bir Türkiye planının en önemli unsuru olarak Eurovizyon şarkı yarışmasında Türkiye’nin Trakya bölgesini ayrı bir bölge, Doğu Anadolu’yu ayrı bir bölge, Karadeniz’i ayrı bir devlet olarak göstermektedir.

Ayrıca Euro’nun üzerindeki renklere baktığınızda da Trakya bölgesi farklı bir renk, Ankara’ya kadar farklı bir renk, Ankara’dan ötesi farklı bir renktir.

AB’nin açıkladığı bu rapor aslında kesinleşmiş somut örneklerdir.

Durum şaşırtıcı değildir” şeklinde konuştu.

“Ergenekon” İktidara Sızdı!




Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi’nce hazırlanan, “Öğrenci andındaki ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ ifadesini çıkartın… Artık Lozan’ı aşın” önerilerinin yer aldığı rapor, devletteki büyük bir çatlağı, hatta “Ergenekoncu” görüşlerin iktidara da “sızdığını” ortaya çıkardı.

“Batı Trakya Türkleri ve Türkiye’deki Müslüman olmayan dini azınlıklar” başlıklı rapor ve karar tasarısı aslında 21 Nisan’da hazırlandı. Ancak, “Artık Lozan’ı aşın” ifadesinin yer aldığının anlaşılması üzerine Türkiye gündemine geldi. 27 Ocak’ta oylanacak bu raporda, Ruhban Okulu’nun açılması, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un “ekümenikliğinin” tanınması gibi bir dizi talep var. Keza rapor, “Türkiye’deki Müslüman olmayan dini azınlıklar” başlığını taşıdığı halde, Kürt kökenli ve Alevi vatandaşlar için de “azınlık” deniyor.

TSK başta olmak üzere CHP ve MHP gibi muhalefet partileriyle, bugün “Ergenekon” davasında tutuklu yargılanan, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz, Doğu Perinçek, Mustafa Balbay, Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi isimler, Ruhban Okulu’nun, Bartholomeos ve Batı’nın dayattığı şartlara değil, Türk hukuk sistemine göre açılması gerektiğini savunuyor. Bu cephe, Barthlomoeos, ABD ve AB’nin, “ekümenikliği” tanımamız talebinin yanı sıra, Kürt kökenli ve Alevi vatandaşların “azınlık” sayılmasının ise Lozan’a kesinlikle aykırı olduğunu vurguluyorlar. “Ergenekon” İddianamesindeki birçok ismin, Ruhban Okulu ve “ekümeniklik” karşıtı gösterilere katılmakla suçlandığı, Bartholomeos ve sözcülerinin de, “Ergenekon davası sayesinde rahatladık” dediği biliniyor.

Bu Savunmayı Kim Hazırladı?

Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın yanı sıra, hükümet ve AKP’nin önde gelen birçok ismi ise Ruhban Okulu’nun açılmasını destekliyor, Patriğin “ekümenikliği” konusuna da, Ortodoks dünyasının meselesi olarak bakıyor.

Ancak Avrupa Konseyi’nin söz konusu raporu, bu konularda iktidar içinde veya iktidarla-bürokrasi arasında “derin” bir çatlağı ortaya çıkardı.

Raporu hazırlayan Hukuk İşleri ve İnsan Hakları Komitesi Raportörü Michel Hunault, taleplerini madde madde sıraladıktan sonra raporun son bölümüne Türkiye’nin görüş ve çekincelerini de koydu. Hemen her maddeye verilen cevapların, TSK, muhalefet ve “Ergenekoncuların” görüşleriyle birebir örtüştüğü görüldü.

Mesela Lozan’la Türkiye’de kimlerin azınlık olduğunun belirlendiği, bu yüzden, “Müslüman Türk vatandaşları için azınlık ifadesinin kullanılamayacağı” bildirilirken, Patrikhane’ye tüzel kişilik verilmesi ve Patriğin “ekümenikliğinin” tanınması talepleri için şu değerlendirmeler yapıldı:

“Türk Anayasası, Müslüman veya gayrı Müslim dini toplulukların tüzel kişiliğinin tanınmasına izin vermiyor. Diğer Avrupa ülkelerinde de dini toplulukların tüzel kişilik hakkı bulunmamaktadır. Lozan’da Patrikhanenin Türkiye’de kalmasına, sadece İstanbul’daki Rum Ortodokslarının dini ve ruhani ihtiyaçlarını karşılaması ve Patriğin Türk vatandaşı olması şartıyla izin verildi. Bir başka ifadeyle, Yunanistan ve Patriklik, İstanbul’da kalabilmek için Osmanlı dönemindeki siyasi ve idari imtiyazlarından vazgeçmeyi kabul etti.
Bu aynı zamanda, ‘ekümenikliğin’ niçin kabul edilemeyeceğinin izahıdır. Ayrıca Yargıtay da 25 Haziran 2007’de bu yönde karar almıştır. Patriğin, ‘ekümenik’ sıfatını kullanmasının yasal zemini yoktur. Dolayısıyla, bu unvanın kullanılmaması, dini özgürlüklerin engellendiği bahanesi yapılamaz.”


Raporda Ruhban Okulu ile ilgili eleştiri ve talepler konusunda da, bu okulun kapalı olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin 1971’deki kararından sonra faaliyetinin Patrikhane tarafından durdurulduğu hatırlatıldıktan sonra, şöyle denildi:

Türk Anayasası ve yürürlükteki yasalara göre, her seviyedeki dini eğitimin devlet gözetiminde yapılması gerekiyor. Türk yetkililer, Ruhban Okulu’nun açılması için çok çeşitli formül ve önerilerde bulunduğu halde, Patrikhane bunların hiçbirisini kabul etmedi.”

Erdoğan Medya Baskısından Mı Korkuyor?

İktidarın söylemi ile Avrupa Konseyi’ne bildiren resmi görüşler arasındaki bu farkın nereden kaynaklandığı, Gül ve Erdoğan’ın bu “resmi savunmadan” haberdar olup, olmadığı büyük bir merak konusu. Öyle ki, esprisi bile yapılmaya başlandı.

Başbakan Erdoğan NTV’de yaptığı bir açıklamada, Ruhban Okulu için, “Çok da önemli bir konu değil, açılabilir” dedikten sonra, şunları anlatmıştı:

“Ama siz ne yapıyorsunuz, Batı Trakya’nın seçilmiş müftüsünü tanımıyorsunuz. Burada Patriği, Sen Sinod seçiyor. Lozan’a göre, bunların T.C. vatandaşı olması lazım, değil, ama biz anlayış gösteriyoruz. Hiç olmazsa vatandaşlık müracaatında bulunsunlar dedik. Siz ne yaptınız, Batı Trakya’da ‘Türklük’ ifadesine tahammül edemiyorsunuz. Bunları dostum Karamanlis’e, Dora’ya (Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani) çok söyledim. Savunamıyorlar, ‘yapacağız, edeceğiz’ diyorlar, ama medya baskısından çok korkuyorlar.”

Erdoğan’ın bu açıklamalarını dikkate alan diplomatlar, Batı Trakya’daki Türklerin hakları konusunda Yunan medyasının gösterdiği direncin aksine, Türk medyasının, Ruhban Okulu’nun Bartholomeos’un istediği şartlarda açılması, “ekümenikliğinin” tanınması için adeta kampanya yürüttüğünü hatırlatıp, “Başbakan da istenenlerin Lozan’a aykırı olduğunu biliyor, ama anlaşılan kendisi de bizim medyanın baskısından korkup, Lozan’ın çiğnenmesine göz yumuyor” diyorlar.
TEDA’nın bozuk terazisi

SİZE bir soru: Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın ödülü aldığı yıl ve daha sonra İsveç’te devlet yardımı ile yayınlandığını hiç duydunuz mu?

Duymadınızsa duyun:
Yazarın Adı: Orhan Pamuk! Kitabın adı: Cevdet Bey ve Oğulları; Masumiyet Müzesi. Yayınevinin adı: Norstedts. Çevirmen: Mats Müllern.
* * *
TEDA Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile İlgili Eserlerin Türkçe Dışındaki Dillerde Yayımlanmasına Destek Projesi’dir.
TEDA, Türk kültür, sanat ve edebiyatının klasik ve çağdaş eserlerinin ilgili ülkelerin tanınmış yayınevlerince Türkçe dışındaki dillere çevrilmesi, o dilin konuşulduğu ülke veya ülkelerde yayınlanması, tanıtılması ve pazarlanması esasına dayalı özünde bir “çeviri ve yayım” destek projesidir.
Projenin esası; Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca belirlenen Yönerge ve Sözleşme çerçevesinde, yayınlanacak olan eserlere çeviri veya baskı desteği sağlanmasıdır.
TEDA Projesi’nin hedefi; Türk kültür, sanat ve edebiyatını yurtdışında entelektüel hedef kitle ile buluşturarak Türk kültür, sanat ve edebiyatının kaynaklarına yönlendirmektir.
* * *

Kültür Bakanlığı’nın TEDA Projesi ortaya atıldığı zaman (en eski editörlerden biri olmak sıfatıyla) bir-iki yazı yazarak böyle bir projenin sakıncalarını ve bu sakıncalardan kurtulmanın yollarını da yazmıştım. Projeyi hazırlayanlar benimle temasa geçmiş ve yayınlanmadan önce, incelemem için, yönetmelik metnini bana göndermişlerdi. Yönetmelik çıkarken benim tavsiyelerime büyük ölçüde uydular.

2005 yılında başlayan destek programının 2009 yılı ikinci dönem itibariyle 634 kitaba ulaşmış olduğunu öğrendiğim zaman mutlu oldum ve gurur duydum. Ancak, yayını devlet tarafından paraca desteklenen bu 634 kitabın 52 (elli iki)’sinin Orhan Pamuk imzası taşıdığını öğrendiğim zaman ağzım bir karış açık kaldı.

2005 yılında Orhan Pamuk’un dünyanın dört bir yanında yayınlandığını biliyor ve en yakın zamanda Nobel Edebiyat Ödülü alması için uluslararası bir tezgâh kurulduğunu duyuyorduk.

Hedef 2006 yılında on ikiden vuruldu. Tezgâh muradına erdi!

TEDA’nın amacı türlü nedenlerle yurtdışında yayınlanma olanağı bulamamış eski ve yeni, değerli yazarları desteklemek değil miydi?

Nobel Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un
kitapları devlet desteği ile Slovakya, Güney Kore, Romanya, Brezilya, Estonya, Polonya, Ukrayna, Almanya, Çek Cumhuriyeti, Gürcistan, İspanya, Mısır, Bosna-Hersek, Hindistan, İsveç, Letonya, Norveç, İsrail memleketlerinde yayınlanmış. Bu ne biçim bir tanıtım politikası ki Nobelli yazar tanıtım için destekleniyor?

Bu nasıl bir Nobelli yazardır ki yurtdışında yayınlanmak için devlet desteğine
muhtaç?
* * *

Beni şaşırtan bir başka konu: Gallimard (Fransa), Kedros (Yunanistan), Carl Hanser Verlag (Almanya), Norstedts (İsveç), Giulio Einaudi (İtalya) gibi zengin yayınevlerinin TEDA’dan yararlanmaya tenezzül etmeleri.

Daha yazacak çok şey var ama ben son olarak TEDA’nın yazar+yayınevi+çevirmen kumpasına dikkat etmesini söyleyeceğim. Genç TEDA’nın daha da yozlaşmamak için, durup, şöyle durum değerlendirmesi ve bir özeleştiri yapması gerekiyor.

TEDA’nın terazisi yanlış tartıyor: Ya bozuk ya da hileli!..

Monday, January 4, 2010






Emine Erdoğan, ABD'de neyi temsil etti? / Murat Tepebaşılı

New York Times'ın haberi ekteki dosyada:

New York Times Gazetesinde bir haber
Posted: 15 Dec 2009 01:58 PM PST
(15, Aralık, 2009)

The Obamas Watch But Don't See the Tragic Fate of Middle East Women: A Four-Picture Allegory
Obamalar, seyretmelerine rağmen orta doğu kadınlarının trajik kaderini görmüyor: Şu 4 fotoğraftan oluşan görsele bakın.

By Barry Rubin

Turkey used to be a secular state striving for modernization and a place in the Western world. That dream is turning into a nightmare. The AKP regime, despite its pretense of being a center-right, family values, good government party, is moving Turkey toward Islamism. Washington and the West in general doesn't seem to notice though horrified Turkish secularists and liberals are yelling for help.
Türkiye modernleşme çabası içinde ve Batı dünyasında yer almaya çabalayan laik bir ülke olarak görülmekteydi. Bu rüya artık bir kabusa dönüşüyor. AKP'nin rejimi, aile değerlerine sahip, iyi hükümet, bir merkez-sağ partisi olma iddiasına rağmen, Türkiye'yi İslamizm yönüne götürmektedir. Dehşete düşmüş olan laik ve liberal Türk halkının yardım için bağırıp çığlık atmasını Washington ve Batı dünyası genelde görmüyor.

Look at the photos below of Prime Minister Tayyip Erdogan and his wife arriving in Washington to meet the Obamas. It's not so much that his wife, Ermine, is wearing a hijab (in Turkey called a turban) but look at her slumped over and self-effacing like a slave. I'm of no importance, is what her posture seems to say. Compare her abject stance to the three others in the picture standing tall and proud. In the first photo her sleeves are so long to conceal her hands that she can't even control them. Her head is slumped in a pose conveying submissiveness and shame at being a woman. And then in the fourth photo, she slinks off, like a servant who has been dismissed.


Obama ile görüşmek üzere Washington’a gelen Başbakan Tayyip Erdoğan ve eşinin karşılanma seromonisini gösteren aşağıdaki fotoğraflara bakın. Öyle abartılı olmasa da Erdoğan’nın eşi Emine, bir hijab (Türkiye'de türban deniyor) giymiş ancak, görünüşüne ve haline bakın, kendini geri planda tutan döküntü bir köle gibi duruşuna bakın. Bu resmi şöyle okuyabiliriz: “Ben önemli biri değilim”. Onun bu sefil durumunu, resimde görülen ve gururlu bir tarzda duran diğer üç kişi ile kıyaslayın. Birinci fotoğrafta onun (Emine) elbisesinin kolları o kadar uzun ki kontrol edemediği ellerini bile gizlemektedir. Başı, sanki kadın olmanın verdiği utanç ve ve teslimiyetle yığılıp kalmış bir pozda. Ve dördüncü fotoğrafta, görevini tamamlayıp odadan sessizce sıvışan bir hizmetçi.

The sequence seems to symbollize the fate stalking Turkish woman, subverting the equality envisioned under the Ataturk republic to a status of servility and second-class citizenship. . This holds true in much of the Muslim-majority countries and it is getting worse-- Egypt and Iraq come to mind--not better.
Yet the Obamas don't even notice what's going on before their eyes. To them, Turkey is the very model of a moderate Muslim democracy, a good model to be encouraged rather than a NATO ally slipping steadily into the Iranian-Syrian alliance.


Fotoğrafların sırasına bakıldığında Atatürk cumhuriyeti kapsamında öngörülen eşitlik statüsünü kaldırarak Türk kadınını ikinci sınıf vatandaşlık ve köle statüsüne indiren bir durum sembolize edilmektedir. Bu durum halkının çoğunluğu Müslüman olan bir çok ülkede görülen bir durumdur ve durum daha da kötüye gitmektedir – Mısır ve Irak hemen akla gelenler-. Ancak Obamalar gözleri önünde olanları fark edememişler. Onlara göre, Türkiye, İran- Suriye ittifakına kayan bir NATO ülkesi olmaktan ziyade ılımlı bir Müslüman demokrasinin iyi bir örneği olmakta ve bu desteklenmesi gereken bir durum olarak algılanmaktadır.

Take a look at those photos below and shiver. But for sheer insanity there's this New York Times article.. It celebrates the growing Turkish-Syrian alignment, claiming that this means Syria is becoming more moderate! The author actually states:
"For some [in Syria ], the new closeness with secular, moderate Turkey represents a move away from Syria ’s controversial alliance with Iran . For others, it suggests an embrace of Turkey ’s more open, cosmopolitan society. And for many ― including Syria ’s president, Bashar al-Assad ― it conjures different dreams of a revitalized regional economy, less vulnerable to Western sanctions or pressure."
Let me explain something. When a former ally joins your enemies you don't cheer about how your enemy is becoming your friend.. Why should Turkey-Syria friendship mean Syria-Iran coolness, especially when Turkey and Iran are acting like great buddies? This article is just a pitiful parroting of Syrian disinformation. Shameful.
Aşağıdaki şu fotoğraflara bir göz atın ve ürperin. New York Times'ın şu yazısı tam bir çılgınlık.. Büyüyen Türk-Suriye işbirliğini kutlamakta ve bunun Suriye’nin daha ılımlı hale gelmekte olduğunu iddia etmekte. Yazarın açıkça ifade ettiği:

“Bazıları için (Suriye) laik ve ılımlı Türkiye ile yakınlaşması Suriyenin tartışmalı İran işbirliğinden uzaklaşması olarak algılanmaktadır. Diğerleri için ise bu Türkiye’nin daha açık ve kozmopolit olan Türk halkının bir kucaklaması olarak değerlendiriyor. Bir çokları için bu - Suriye 'cumhurbaşkanı Beşar Esad da dahil olmak üzere – bölgesel ekonominin canlanması hakkında değişik rüyaların oluşmasına neden olur, batının yaptırımlarına veya baskılarına karşı daha az yara alır.” Bir şeyi açıklığa kavuşturayım. Bir müttefikiniz karşı tarafa, düşman grubunda yer alırsa düşmanım dostum oldu diye sevinmezsiniz. Türk-Suriye dostluğu niçin Suriye-İran soğukluğu anlamına gelmeliki, özellikle Türkiye ve İran çok yakın dostluk sergiledikleri halde? Bu makale sadece Suriye dezenformasyonunun zavallı bir papağan gibi konuşmasından ibarettir.
Utanç verici.
Prof. Barry Rubin is director of the Global Research in International Affairs (GLORIA) Center, Interdisciplinary university. His new book is The Truth About Syria (Palgrave-Macmillan).You can buy his latest book The Israel-Arab Reader: A Documentary History of the Middle East Conflict on Amazon.com here.
ilgili adresler:

Saturday, January 2, 2010

TSK ile Savaş PKK ile Barış /Ali Sirmen
Öyküyü bilirsiniz, adam elinde iki bavulla gümrüğe gelmiş. Gümrükçü sormuş:
- Ne var bunların içinde?
Adam gayet rahat yanıtlamış:
- Kuş yemi.
- Aç bakalım, demiş gümrükçü.
Adam açmış, iki bavul da ağzına kadar kol saati dolu.
- Hani kuş yemiydi? demiş gümrükçü.
Pişkinlikle yanıtlamış adam:
- Valla ben önlerine koyuyorum abi, yerlerse!..
2009’da önümüze neler koydular, kuş yemi niyetine; toplumun bir bölümü de yandaş ve yalaka medya ile kalemlerin işbirliği sayesinde, afiyetle yedi.
Kozmik odada kanıtları aranan Arınç’a suikast girişimi mi istersiniz, müthiş yargıcı takip eden askeri personelin araçları durdurularak ele geçirilişi mi, gazetecinin notlarından istidlal edilen darbe planları mı, Ergenekon komploları mı?
Ne isterseniz isteyin, hepsini yaşadık.
Suikast komplosunun ABD’den edilen telefonlarla bildirilmesine mi, yoksa hâkimi takip eden şüpheli personelin aniden durdurulması sırasında, Ankara’nın iki ayrı yerindeki olay mahallerinde hemen bitiveren ajans temsilcilerine mi gülersiniz?
Adamlar koymuş ortaya kol saati bavulunu kuş yemi diye, yersen!
***
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başı Genelkurmay Başkanı binmiş firkateyne, Trabzon açıklarından mesaj gönderiyor; asimetrik psiklojik savaş uygulandığını, TSK’nin saldırı altında olduğunu, buna yetkililerin son vermesi gerektiğini, terör örgütlerinin bu tür davranışlarda bulunabileceğini, ama medyanın bunu yapmaması gerektiğini söylüyor.
Medya zil takıp oynuyor, tarakası ayyuka çıkıyor:
- Demokratikleşiyoruz, sivilleşiyoruz.
Komutan haykırıyor:
- Saldırı altındayız, buna izin vermeyin!
Medya gülümseyerek kafa sallıyor:
- Haydi iyisiniz iyisiniz, her şey tam uyum içinde cereyan ediyor.
Medya bavuldaki kol saatlerini gösteriyor:
- Bak kuş yemleri, ye!.. ye!.. afiyetle ye!
2009 kahkahanın hıçkırığa, maskaralığın işkenceye, adamın cüdama karıştığı bir dönem olarak geçiyor, yoksulluğun gamı, zalimin zammına karışıyor, baskının adı oluyor hürriyet, vergi cezasıyla sağlanıyor özgürlük, birisi türkü çığırıyor:
- Köprüler yaptırdım paranı çekmeye, yollar yaptırdım haraç kesmeye balam…
İmralı’dan bir adam, Mahmur ve Kandil’dekilere sesleniyor:
- Gelin!
Geliyorlar, marşlarıyla üniformalarıyla. İmralı’daki büyük Kürdistan’ın delegelerini tayin ediyor.
İmralı’dakinin adı oluyor ömür boyu mahkûm, eylemin adı oluyor açılım.
Silivri’de kaleminden başka gücü olmayan insanlar aylarca içeride tutuklu kalıyorlar.
Mahmur ve Kandil’den silahını yeni bırakıp gelenler, seyyar sahra mahkemelerinde, sorgulanmadan aklanıp baş tacı ediliyorlar.
***
Böyle geçti 2009; TSK hedef tahtasına kondu. Personeli tutuklandı, arandı, karargâhına girdiler, kozmik odalarını aradılar, emeklisini muvazzafını Silivri’ye tıktılar, öyle zulüm yaptılar ki, tavan isyan edip çöktü.

Medyanın “demokrasi önderi liberalleri” TSK’nin hedef alınmasına, TSK’nin saldırı altında tutulmasına, TSK’nin kozmik odalarının garip ihbarlarla aranmasına, askeri personelin yetkili olmayanlarca aranmak istenmesine, polis araçlarının fiyaka ile kozmik odaların bulunduğu makama sokulmasına karşı çıkmadılar da, “Apo’nun KCK’sinin” teröre karıştığı savıyla sorgu sırası bekleyenlerin kelepçelenmesine çok öfkelendiler.


Normaldi, çünkü 2009’da amaç TSK ile savaş, PKK ile barıştı.

Türkiye’yi 2009’da yöneten zihniyetin sloganı artık budur:
TSK ile savaş, PKK ile barış.
Daha da ileri gidilecek de, şu PKK bir su koyvermese…
Halbuki su koymanın da âlemi yok, hazır karşısındaki en büyük güç TSK de tasfiye edilirken…
Konu: gectigimiz aylarda sinir disi edilen Ulusal Kanal program yapimcisi Teoman Alili'nin yazısı

YUGOSLAVYALASMA SURECI…

Ozellestirme ve Polise askeri silah


Bugun Turkiye de Yugoslavlasma surecinden sikca soz edilir oldu. Surecin carpici noktalarina bakildiginda bugun iki konu one cikiyor. Belki pes bu kadari olmaz diyeceksiniz ama biz basin gorevimizi yapalim ve kamuoyunu bilgilendirelim.

TEOMAN ALILI

Diplomatik dile Balkanizasyon olarak gecen Yugoslavlasma sureci aslinda dili parcalanma kelimesini soyleyemeye varmayanlarin kullandigibir terim. Aydinlik Dergisi nin 1990 li yillarin basindan itabaren dikkat cektigi tehlike daha dogrusu Yugoslavya nin parcalanmasina karsi durusunun merkezindeki neden ayni surecin Turkiye icin de yasanmasindan duydugu kaygiydi. Dergi Yugoslavya nin parcalanmasindan cok once ABD nin Irak in kuzeyinde kurmak istedigi yapiyi farketmis ve donemin ABD Disisleri bakani Taft in adini tasiyan Taft projesini Aydinlik grubunun donemin yayin organi 2000 e Dogru da kapaga tasimisti. ABD nin saldirgan politikasi SSCB nin cokmesinin ardindan Varsova Pakti na bagli olmayan tam tersine Pakt a karsi cikarak SSCB yi de emperyalist bir devlet olarak goren Yugoslavya uzerine yogunlasti. Bugun Tirkiye de Buyukelcilik gorevleri yapan Edelman ve Jeferey gibi isimler ile ABD Dispolitikasina kumanda eden Holbrooke Yugoslavya nin parcalanma surecinde Hirvatistan, Bosna ve Kosova da aktif gorevler ustlendiler. Yugoslavya Tito nun deyimiyle *Ancak bagimsiz olursa yasayabilecek* bir ulkeydi ve Tito bu sozu 1961 yilinda Belgrad ta toplanan Baglantisizlar Hareketi gisim toplantisinda soylemisti. Gercekten de Yugoslavya bagimsiz durusu sayesinde SSCB nin cokusuyle birlikte yokolan sosoyalist rejimler gibi degil 12 yil suren direnis ve ic savaslarla parcalanabilmisti.

OZELLESTIRMELER

Galeri kahvesi daha cok Turklerin, Turk sosyalistlerin ciktigi bir kahve. Carsinin ortasinda bi ara sokak icinde yer alan ve adindan da anlasilacagi gibi ayni zamanda bir resim galerisi olan kucuk sirin bir kiraathane. Kahve de ogrencilik yillarimda evinde kaldigim Aki(Hakki) amca ve arkadaslarini buldum. Endise icindeler ve resim cekilmesini istemiyorlardi. Aki amcaya durumu ozetledim ve eskiden sendikaci olan Aki amca Turk televizyonlarini seyrettigini iscilere yapilan zulumden cok etkilendigini soyledi. Ozellestirme dedigimde Aki amca Turkcenin guzelligini kullandi ve ozellestirme kelimesinden ozeli cikar geriye lestirme kalir aslinda leslestirme kalir dedi. Yugoslavya surecinde ozellestirmelerin rolu buyuk olmus. Tito nun Ozyonetim sistemi isclerin calistiklari fabrikalarin sahibi olmasi prensibine dayaniyordu. Ancak Tito nun olumuyle birlikte ozyonetimcilerin geri donus olarak tanimladigi fabrikalarin isci kontrolunden alinip tamamen devlet kontrolune verilmesi sureci yasandi. Bu surecte fabrikalar devlet eline gecti ve Ante Markovic Yugoslavya nin en onemli fabrikalarini, Slovenya daki beyaz esya devi Gorenje yi, Makedonya nin dev demir celik fabrikasi Jelezara yi yabanci ortakliklara acti. Markovic acikca Pazar ekonomisine gecildigini lan ediyor ve fabrikalarda calisan iscilerin sayisinin ihtiyacin fazlasi oldugunu one suruyordu. Markovic yonetimi 1985 ten sonra sendikalarin butun direnisine ragmen iscileri isten cikarmaya ve devlet eline gecen fabrikalari ozel sektore acmaya basladi. Bu surecte iscilere maaslarinin yarisi karsiliginda cesitli kamu kuruluslarinda calisma hakki verildi.

SENDIKALAR BOLUNDU

Tabi iscilere yapilan teklif hemen reddedildi. Tito doneminde calistiklari fabrikalarin sahibi olan isciler bir anda yuk olarak gorulmeye baslandi. Grevler surecine girildi. Tam bu noktada grevlerin neden basariya ulasmadigi sorusu gundeme geliyor. Iste sorunun cevabi esas carpici noktaya isaret ediyor. Yugoslavya daki isci hareketi yillar boyunca surdu ancak hareketin etkisini kirma gorevi Almanya ve ABD nin elindeydi. Makedonya daki bira fabrikasi Pivara yi satin alan Coca Cola kendine yakin bir sendika kurup, demokratik yapilanma adi altinda etnik ayrimciligi kiskirtti. Sendika icinde Makedon ve Arnavut isciler bolgelerine gore ayrildi. Almanya da ise Gencher yonetimi Hirvat ve Sloven isci onderlerini Almanya ya davet ederek Sirp ve Bosnak iscilerden ayri orgutlenmeleri gerektigi yonunde propaganda yapti. Propagandanin temelinde Hirvatistan ve Slovenya nin Yugoslavya sanayisinin merkezi oldugu ve is yukunun esas olarak bu bolgelerde yasayan iscilerin uzerinde bulundugu tezi vardi. Kisa zamanda sendikalar etnik temelli bolunmeler yasadi ve isci mucadelesinde kakafoni donemine gecildi. Bugun Turkiye de yasanan surecte Aydinlik yazari Yildirim Koc un surekli dikkat cektigi ernik sendikacilik tehdidi gozlerden kacmamali.

POLISE ASKERI SILAHLAR

Yugoslavya nin parcalanma sureciyle ilgili yazilar kaleme alindiginda cogu zaman pes bu kadar da olmaz denebilecek gercekler ortaya cikiyor. Ancak Aydinlik in daha once de defalarca yazdigi haberleri yeniden derleyip hatirladigimizda gercek gun gibi ortaya cikiyor. Yugoslavya surecinde en dikkat ceken ve en aci veren nokta sivil olumleri ve sisitemli katliamlardi. Bosnak ve Arnavutlarn en cok aci cektikleri katliamlarin en onemli sorumlulari hala bulunamiyor. Bosnali Sirp Karadzic yillar sonar yakalandi ama esas katil Mladic hala ortada yok. Ancak bu ikisinin de otesinde bir katil var ki O nun yaptiklari ve yaptiklarini yaparken yasadigi surec tuyler urpertiyor. Babasi bir polis olan ve kendisi de polis icinde gizli gorevler alan Jelko Raznatovic yada bilinen adiyla Arkan dan bahsedecegiz. Arkan Kizilyildiz takiminin stadyumunun yaninda pastane isleten ama esas gorevi polislik olan genc bir sirp. Kisa zamanda derin balantilar kurarak Yugoslavya nin en vahsi paramiliter grubu olan Tigri yi(Kaplanlar) kurdu. Bu grup iki kesimden olusuyordu, polis ve fanatik Kizilyildiz taraftarlari. Yugoslavya parcalanma surecini yasarken ilk buyuk catismalar Sirplar ve Hirvatlar arasinda yasanmisti. Ilk donemde bir albay olan Nebojsa Pavkovic ile eski bir asker ve ulkenin en onemli gazetesinin strateji yazari olan Bosko Perosovic bir savunma doktrini hazirlamisti.

YUGOSLAV HALK ORDUSU BITINCE

Sosyalist bir devlet olan Yugoslavya nin Ordusu da Jugoslavenska Narodna Armija yani Yugoslav Halk Ordusu adini tasiyordu. Buna bagli olarak Pavkovic-Perosovic ikilsi halka dayali bir savunma plani hazirlamis ve halki orgutleyen bir sistm uzerinde calismaya baslamisti. Ancak Milosvec yonetimi onlarin sisteminden cok Sirp milliyetcisi Vojislav Sesel le anlasarak paramiliter kontrteror ekipleri olusturmayi tercih etmisti. Perosovic bir sure sonra olduruldu. Paramiliter gucler kuvvetlendi. Bu gucler ozellIkile polis icinde orgutlendiler. Tam bu noktada Arkan ismi parladi. Arkan tam aranan adamdi. Yugoslav toplum polisi ve terorle mucadele birimi icinde onemli baglantilarai vardi ustelik Kizilyildiz taraftarlarini kontrolu altinda tutabiliyordu.

ILK BUYUK EYLEMI MAC

Arkan ilk buyuk eylemini Hirvatistan daki Dinamo Zagreb- Kizilyildiz macinda yapti. Maca tribun lideri olarak giden Arkan in taraftar grubu arasinda silahli kisilerde vardi. Bu kisisler polisle olan siki baglanti sayesinde stada rahatca girmisti. Macin bir bolumunde Kizilyildiz taraftarlari Dinamo taraftarlarina saldirdi. Poliste kendi evinde olan Dinamo taraftarlarini hedef aldi. Bu mac bolunmenin miladi olarak Kabul ediliyor. Cunku Sirp-Hirvat gerilimi ilk kez ete kemige burunuyordu ve Arkan fasisti doguyordu. Arkan kisa zamanda guclendi. Hirvatlarla savasti ama esas katliamlarni Bosna ve Kosova da yapti. Arkan Sirp polisinin gizli lideri gibi calisiyordu. O donemde polise askeri silah alma yetkisi verildi. ABD ve Israil bolca silah sagladi. Bu silahlar kisa zamanda Sirp toplum polisi ve terorle mucadele polis birimlerinin eline gecti. Arkan ve ekibi acikca Gladyo baglantili operasyonlarla Yugoslavya nin en guclu grubu oldu. ABD bir yandan Arkan I silahla beslerken zulum altindaki Bosnak ve Arnavutlari da kiskirtti. Ancak Arkan in vahsi katliamlari bitene kadar ABD ve bati olaylari sadece seyretmekle yetindi. Taki Arkan Yugoslav Askeri Istahbarati tarafindan kendi otelu onunde sol gozunden vurularak oldurulene dek. Arkan oldu ama para militer gucler ozellkle silahlanan polis birimlerinde orgutlenerek Yugoslavya nin parcalanmasinda en onemli rolu oynadi.
--------------------
Yalan Dolan /
ATAOL BEHRAMOĞLU
Yeni bir yılın ilk yazısına böyle bir başlık koymak istemezdim.Fakat doğrusunu isterseniz bu bile yetersiz ve eksik kalıyor.
Öyleyse devam edelim:Şantaj, tehdit, utanmazlık, vicdansızlık, onursuzluk, korku yaratma, gündem saptırma, vb. vb…Başkaca da kelimeler belki bulunabilir, fakat şimdilik bunlarla yetinelim…
***Mizahçı yeteneği tartışılmaz Deniz Kavukçuoğlu kardeşimi bile imrendirdiğini tahmin ettiğim geçen haftaki yazımda, mizahi bir dille, Arınç olayını irdelemeye çalışmıştım…Fakat Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekiyor…
Sayın Arınç, ele avuca sığmaz kişiliği ve son derece ilginç demeçleriyle mizahçıya olanak tanıyan bir siyasetçi.
Yardımcısı olduğu siyasetçi üzerine mizahi bir şey yazmak ise ne aklımdan ne de içimden geçer…

Onun demeçleri beni sadece öfkelendiriyor ve canımı sıkıyor.

***İsterseniz konuyu buradan sürdürelim.Tekel işçilerinin direnişinin “ideolojik” olarak nitelendirilmesinde mizahi bir yan bulamazsınız.Böyle bir insafsızlık ve saptırma karşısında sadece öfke ve can sıkıntısı duyulabilir.Haklarını savundukları için işlerinden olan memurlar hakkında söylenen sözler de ancak öfke ve can sıkıntısı nedeni olabilir.Marketlerde ilaç satılacak olmasını Behiç Ak acı bir ironiyle mizah alanına taşıdı.Fakat bu bizi yanıltmasın…El arabasında zerzevat satar gibi avaz avaz bağırarak antibiyotikler, öksürük şurupları, başkaca ilaçlar satmaya çalışan çığırtkanın görüntüsü, aslında bir öfkenin ve can sıkıntısının dışa vurumudur.Böyle zamanlarda ve dönemlerde mizahın her türünün çıkış nedeni de sanırım budur…
***2009 yalan ve dolanla geçti…
Namuslu insanlar baskı ve tehdit altındayken hırsızlık ve soygunculuktan başka ülke yargı organlarınca mahkûm edilmiş olanlar koruma altında.Nasreddin Hoca’nın meselindeki gibi taşlar bağlı, köpekler serbest.
Üzerinde çok yazılıp çizilen Ergenekon trajedisini bir an için bir yana bırakıp bizim demokrat aydıncıklarımıza soruyorum:Sincan yargıcı Osman Kaçmaz’ın yargılanmasını içinize sindiriyor musunuz?
Anaokulu çağındaki çocukları ve ailelerini esir alan bir tarikata karşı dava açan Erzincan başsavcısını bir bakanın telefonla tehdit etmesi, hakaret ve iftiraların hedefi yapılan bu savcı hakkında ceza davaları açılması demokratlığınızın neresine sığıyor?

TV oturumlarındaki konuşmalarınızı dinlerken iktidar destekli köşelerinizdeki yazılarınıza göz gezdirirken sizlerin yerine bazen benim yüzümün kızardığı oluyor…
Şimdilerde suikast senaryosuna sarıldınız.
Fakat size akıl almaz boyutlardaki adaletsizlik ve soygunlar hakkında, her an yeni mevziler kazanmakta olan sivil darbe konusunda ne düşündüğünüz sorulduğunda çıtınız çıkmıyor…

Laiklik karşıtlığından mahkûm bir siyasal yönetimin uygulamaları ve destekleriyle ulusal eğitimin tepeden tırnağa gericileştirilerek ülkenin geleceğinin karartılması karşısında kılınız kıpırdamıyor.Özü bakımından demokrasiye karşıt bir anlayışın demokrasi savaşımı verebileceğine gerçekten inananlar var mı içinizde?
Yoksa sizleri sadece hırslarınız, kişisel çıkarlarınız mı yönlendiriyor?Akıllarınızdaki ve vicdanlarınızdaki kilidi açacak bir anahtarın nereden bulunacağını bilmiyorum!

***2009 yalan ve dolanla geçti.2010’da umut var mı?

Evet!Bu umut, ekonomisiyle de siyasetiyle de dışa bağımlı, halk karşıtı bir siyasal yönetime karşı; emeğiyle yaşayan insanlarımızın, ülkemizin büyük çoğunluğunun, yükselen bilincinde ve direnişindedir…