Friday, February 19, 2010

Takke düştü kel göründü...
Şapka düştü ne göründü?

YILMAZ ÖZDİL 11.02.2010 HÜRRİYET


Mustafa Kemal, memleketin bütün erkekleri şapka giysin diye yapmadı aslında, şapka devrimini...


Kafasının içindekini göremediği için, kafasının üstündekini görmek istedi.


*

Baktı mı, görüyordu...
Kim devrimden yana?
Kim değil?
*
Baktın mı, görüyorsun hakikaten...
*
Çankaya türbanlı.
Başbakanlık türbanlı.
Dışişleri türbanlı.
Adalet türbanlı.
THY, Merkez Bankası, TRT, Devlet Planlama, Özelleştirme İdaresi, TOKİ...
Belediyeler türbanlı.
*
E nedir Allah aşkına, hâlâ, oraya girdik şuraya giremedik yakınmaları filan?
*
(Üniversiteye giremeyen türbanlı kızlarımız için bir parantez açayım buraya... Nişantaşı'na en lüks ciplerle giren türbanlı sayısı arttı mı? Arttı... Bağdat Caddesi'ne kolunda milyarlık çantalarla giren türbanlı sayısı arttı mı? Arttı... Vakko'ya, İstinye Park'a, Kanyon'a parmağında kuru soğan büyüklüğünde pırlantalarla giren türbanlı sayısı arttı mı? Arttı... Üniversiteye giren türbanlı? İşte o artmadı... Kim iktidarda 8 yıldır? İsmet İnönü mü? Türbanlı olduğu için üniversiteye giremeyen kızlarımız hiç düşünüyor mu acaba... Sizin “girişi”niz sağlanırsa, sizin üzerinizden elde edilen bu “rant girişi” sağlanabilir mi?)
*
Peki nedir?
*
Bakın, hiç eğip bükmeden buraya yazıyorum... Tartışma kadınlar üzerinden yürüyor ama, bu ülkede en büyük mağdur, “Eşinin başı açık olan erkekler”dir.
*
Yukarıda saydık...
Eşinin “başı kapalı” erkek, her makamın “başı”na geçebiliyor mu?
Geçebiliyor...
Eşinin başı açık olan erkek?
İsminin üstü çiziliyor...
TRT'nin başına geçemezsin. THY'nin başına geçemezsin. Talip bile olamazsın. Memursan, şef olamazsın; öğretmensen, müdür olamazsın... Astsan üst olamazsın, üstsen sürülürsün.
*
Bıraktık devlet makamlarını, eşinin başı açıksa, malum belediyelerden su bayiliği bile alamazsın, su bayiliği bile.
*
Hatta, vazgeçtik makamdan mevkiden, son albay intiharında gördük işte... Haysiyet cellatlığı yapılıyor, başı açık kadınlara iftiralar atılarak, kocalarının kendi başına sıkması sağlanıyor!
*
“Yanlış okuyorum herhalde” diye düşünenler için biraz daha büyük
yazayım: TARTIŞMA KADINLAR ÜZERİNDEN YÜRÜYOR AMA... ASLINDA, EŞİNİN BAŞI AÇIK OLAN ERKEKLERE ZULÜM VAR BU ÜLKEDE.

Monday, February 15, 2010

EMRE KONGAR
‘Sivil Darbe’
Sevgili okurlarim, “Sivil Darbe”, degerli sair ve yazar Ataol Behramoglu’nun Cumhuriyet Kitaplari arasindan cikan kitabinin adi.
Ataol Behramoglu cok iyi bir sair, durust ve basarili bir yazardir.
Bu kitapta AKP’nin “Sivil Darbe” surecine iliskin yazilarini toplamis.
Galiba iktidarin gidisine “Sivil Darbe” teshisini ilk koyan kisi Ataol’dur.
Bakin daha 4 Ekim 2003 tarihinde ne yazmis?
“Bizde ‘darbe’ sozcugu ‘asker’i cagristirir. .. Gecen gunlerde bir gazeteci arkadas bir TV programinda ‘sivil darbe’ deyimini kullandi... Ona gore DEHAP’in yargilanma surecinde olup bitenler AKP’ye karsi bir sivil darbeye benziyordu.. .
Ayni gunlerde ‘sivil darbe’ sozcukleri benim de zihnimden gecmisti... Fakat bambaska bir ‘baglam’da...
Bence AKP’nin kendisi bir sivil darbe girisimi icindedir... AKP’nin yaptiklari, yapmaya calistiklari ancak ve sadece ‘sivil darbe’sozcukleriyle nitelenebilir.
Tabii, henuz girisim surecindeki bir sivil darbe...”
Sevgili Ataol, AKP’nin “tesebbusunu”, iktidarin daha birinci yilinda teshis etmis.

***
7 Aralik 2003’te, yine yedi yil once “Ilimli Islam” konusunda da soyle diyor:

“Bunun (Ilimli Islamin e.k.) bir adim otesi, yaftasi ne olursa olsun, Islam Cumhuriyeti’dir.
Amac da hedef de budur.
Cunku siyasetlesen din, ilimli kalamaz.
Yasalar ya laik, demokrat, ya dinsel nitelikli olur.
Bunun (siyaset bilimince kesfedilmis) bir orta yolu yoktur.
Cunku esyanin tabiatina aykiridir.


AKP iktidari, Turkiye Cumhuriyeti’nin bir Islam cumhuriyetine donusturulmesi yolunda, bu amac sahiplerinin yakin tarihimizde elde ettigi en buyuk kazanimdir.”

***
29 Kasim 2008’de, yani yaklasik iki yil kadar once ise sanki bugunleri betimliyor:

“Ikinci Cumhuriyetciler hedeflerine ulastilar. Ataturk Cumhuriyeti artik laftan ibarettir.
Anayasa Mahkemesi vb. bir iki puruz de ortadan kaldirildiktan sonra sivil darbe, hedefine butunuyle ulasmis olacaktir.


ABD gudumunde ve bir bolumu Turkiye topraklarinda bir Kurt devleti…

Geri kalan bolgede ‘sayin basbakan’liktan ‘sayin baskan’lik sistemine gecis ve -adindan Turk ya da Turkiye sozcugu buyuk olasilikla cikarilip atilacak- ilimli Islam yonetimi…
Demokrasinin ve aydinlanmanin temel degerlerini savunduklari icin F tipi cezaevlerine tikilacak sivil ya da asker aydinlar...


Surulestirilmis halk yiginlari ve ‘aydin’ olarak da aydinlanma bilinci tumuyle karartilmis bir teknokrat kalabaligi…


Ikinci Cumhuriyetcilerin ve siyasal uzantilari olan sivil darbecilerin hedefleri bunlar degil miydi?


Ulasmadilar mi dersiniz?...”

***

Herkesin okumasi gereken Ataol Behramoglu’nun kitabi, gelecek kusaklara bir “ibret belgesi” niteligiyle kalacaktir:
Adim adim gelisen bir “sivil darbenin” oykusu olarak.
Iyi pazarlar, ozellikle de sevgililerinden ayri dusmus olan icerdeki ve disardaki sevgili okurlarim!

Friday, February 12, 2010

YENi CAG GAZETESiNDEN BiR MAKALE: 30 Ocak 2010

Henry Barkey ve Graham Fuller’in “ordu içinde bölünmeler” umuduna dayanan iç savaş stratejisine karşı Türkiye’nin çözümü, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na hazırlanırken, Alevisini Sünnisini ve etnik köken ayırt etmeden bütün milleti, ortak bir hedefte nasıl buluşturduğunu inceleyerek, Atatürk’ün milletin kendine güvenmesini sağlamakta kullandığı yöntemleri uygulamaktır.
Türkiye’nin, Birinci Meclis ruhuna ihtiyacı vardır.

Türkiye’nin yeniden “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” motivasyonuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin daha fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan da medyanın ulusal niteliği zayıfladığı için Milli Güvenlik Kurulu’dur; dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türkiye, Türkiye’yi yönetenler tarafından resmen ve alenen satılıyor ve askerler dahil herkes bunu özelleştirme diye yutuyor.

Türkiye satıldıktan sonra, sağlanacak olan kimin güvenliği olacaktır?
Amerikan ve İngiliz şirketlerinin güvenliği değil mi? Türk Silahlı Kuvetleri, milli güvenliği tehdit eden bu gidişe MGK’da dur demelidir.
Yoksa vebal altında kalırlar.
Türkiye’ye yönelik iç savaş senaryolarının tartışıldığı bir ortamda, ülkenin bütün malvarlığının satılıyor olması asıl tehdit değil midir? Tehdit değerlendirmesi, bunun için yeniden gözden geçirilmelidir. İşte o zaman, bütün çatlak sesler susar ve Türk Milleti yeniden tek vücut olur. Bunlar yapılmasa da, Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkacaktır ama, kargaşa yaşamaya lüzum var mı?

* * * Yukarıdaki satırları 1998 yılında, bugün “Fatih Camisi’ni bombalayacaklardı” diye ortaya atılan CIA projesinin orijinali ABD’de tartışıldığı zaman Sağduyu gazetesinde yazdım..

O tarihten bugüne, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye’nin malvarlığı tamamen yabancılara satıldı. Sıra orduyu bölmeye geldi. 17 Ağustos 2005’te “İrtica diye gürleyenler vatan satılırken niçin sessiz?” başlıklı yazımda da benzer uyarıları yapmıştım. Fakat aldığım karşılık, “Devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak” suçundan hakkımda dava açılması oldu. TCK 301/2’den yargılandım. Neyse ki bir yıl sonra beraat ettim.

* * * The Times gazetesi, “İktidar mücadelesi, silahlı kuvvetleri, yüksek profili olan komplocular ile hassas belgeleri sızdıran ve siyasetten uzak bir orduyu isteyen isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldü. Bir araştırma şirketi, orduya olan güveninin yüzde 60’lık tarihi bir düşük düzeyde bulunduğunu açıkladı” diye yazıyor.

Türkcelil.com’da çıkan bir yazıda, İranlı Mohsen Yazd, “İran’da da önce halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla mollaların safına çekildi. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı.

Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerinde Kur’an ile erleri geçerek, direnen subay ve komutanları katlettiler” uyarısında bulunuyor!

Mohsan Yazd, “Yüreğim kan ağlayarak İran’da ’O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum” diyor ve Türkiye’de kışlaları basacak olanların da emir komuta zinciri içinde hazır bekletildiğini belirtiyor.

Arslan BULUT - CIA'nın, orduyu bölmeye dayanan iç savaş stratejisi
OZGURLUK VE BAGIMSIZLIGIN BEDELi, ÇOK AĞIRDIR.
AKIL - BiLiM VE UYGARLIK YOLUNDAN SAPAN TOPLUMLAR, BU BEDELi YOK OLUŞLARIYLA ÖDERLER...
Talking to the enemy by DAVID L. PHILIPS*

ANKARA – Afganistan konusundaki en son Londra konfrensında, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton “Arkadaşlarınızla barış yapmazsınız” dedi. “Bir ayaklanmayı sona erdirecek ortamı yaratmayı umuyorsanız düşmanlarınızla ilişki kurmaya gönüllü olmalısınız.

Taliban’la konuşmak Washington’da ateşli bir tartışmayı körükledi. Bazı ABD resmi makamları diyaloğu tiksindirici buldu. Herşeyden önce Taliban 11 Eylül saldırılarından sorumlu olan ve dünya çapında terör kampanyası düzenleyen El-Kaide’ye yataklık etti. Diyaloğun savunucuları, bunun zayıflıktan değil pratik zorunluluktan kaynaklandığını teşhis ettiler.
Türkiye tartışmaya dahil oldu. Afganistan’ın uzlaştırma sürecinde Taliban’la ilişki kurma çağrısı yapmakla, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile karşılaştırma yapmaya yol açtı.

Dr. Davutoğlu’na göre: “Bu tip karşılaştırmalar doğru değil. Türkiye, Afganistan gibi 30 yıllık bir savaştan çıkmış değil. Kavganın politik sistemin içerisinde olduğu kurulu bir devlet yapısı var. Türkiye’de sağlıklı ve çalışan bir politik sistem var. Türkiye’de politik sisteme katılmak isteyenler katılır. Diyaloğun olduğu yerde şiddetin geçerli olduğu alan daralır.”
Şüphesiz Türkiye, Afganistan gibi parçalanmış ve çökmüş bir devlet değil. Türkiye Kürt açılımı aracılığıyla daha tam bir birliktelik arayışında iken ve PKK problemini ele almak için diğer stratejileri düşünürken, Dr. Davutoğlu’nun varsayımları incelenmeye değer.
Ortada savaş yok: PKK ayaklanmasını 1984’te başlattı, binlerce sivil de dahil 40,000’den fazla insan öldü. Türkiye’nin güneydoğudaki güvenlik operasyonları 300 milyar dolara mal oldu. 2000 den fazla köy boşaltıldı veya imha edildi. Asker gruplarının ve hazinenin şok edici kayıpları, her anlamda bir “savaş”tır. Güvenlik kuvvetlerinin kayıpları, saygıdeğer Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sırasındaki kayıplara eşdeğerdir.
İstikrarlı devlet yapısı: Türkiye’nin tarihi darbeler ve cuntalarla damgalanmıştır. Asker 1960, 1971 ve 1980 de iktidara el koydu. 1997 de sözde post-modern darbe, 2007 yılında ise “e-darbe” yaptı.
Sağlıklı politik sistem: Sivil otoriteye karşı yapılacağı iddia edilen komplolar arasında Balyoz Operasyonu var. Balyoz’da planlanan icraatler içerisinde, askeri makamlar şehir merkezlerinde saldırılar düzenleyip PKK ve El-Kaide’nin üzerine atmayı tasarlamışlar. Önlem olarak olağanüstü hal ilan edip sıkıyönetim uygulamayı planlamışlar. Kafes Operasyonu İcra Planında, bir grup denizci subayı, Müslüman olmayanlara suikast düzenleyip, İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi üzerinde uluslararası baskıyı tahrik etmek üzere, bu suikastlerin sorumluluğunu üstlenecek muhafazakar İslamcı gruplar kurmayı planlıyorlardı.
Laikliği koruma kisvesi altında, Ergenekon ve Türkiye’nin “derin devleti” güçlerini, ayrıcalıklı pozisyonlarını ve karlarını korumak için hiçbir şeyden çekinmeyeceklerini göstermişlerdir.
Özgür politik katılım: Anayasa Mahkemesi Refah ve Fazilet partilerini laik olmadıkları için kapatmıştır; AKP’yi de hedef almış durumdadırlar. Geçen Aralık ayında, Mahkeme oybirliği ile Kürt yanlısı Demokratik Toplum Partisini (DTP), “ülkenin ve devletin bölünmez bütünlüğüne karşı faaliyetlerin odak noktası” haline geldiğine karar vererek kapatmıştır. DTP’den önce Mahkeme, bir seri Kürt partisini kapatmıştı – Halkın Emek Paritsi (HEP), Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) ve Demokratik Halk Partisi (DEHAP). İki ay önce DTP’nin yerine, Barış ve Demokrasi partisi geçti. BDP’yi de aynı kader mi bekliyor?
Diyalog: Yargı, Türkiye’nin PKK problemine barışçıl çözüm için diyalog taraftarı olanları hedef almış durumda. Şiddet-karşıtlığının ve uzlaşmanın lafını esirgemeyen destekçileri olan Ahmet Türk ve Ms. Aysel Tuğluk yasaklı konumuna düşürülmüştür. Anayasanın 8. Maddesi ve Türk Ceza Kanununun (TCK) 301. Maddesi ifade özgürlüğünü engellemek için kullanılmaktadır.
Bu gerçekleri görmemezlikten geleceği yerde AKP liderleri, Türkiye’nin ciddi problemlerini dile getirmeli ve bunları ele almak için çeşitli seçenekleri değerlendirmeli. Dürüst özeleştiri çok yönlü bir stratejiye yol açar. PKK’nın kuvveti, savaşma gücüne değil, halk desteğine dayanmaktadır. PKK’ya olan destek bataklığını kurutmak için sürekli demokratikleşme ve gelişim, bu nedenle, elzemdir. Ancak, bu tek başına, silahlı PKK savaşçılarının dağlardan inmesini sağlayamaz.
ABD’nin Afganistan’da çektiği meşakkatten öğrendiği gibi, Türkiye de PKK’yı savaş alanında yenme çabalarında başarısızlığa uğramış olmasından ders almalıdır.
Seferberliğin lağvı koşullarını PKK ile görüşmezsen, PKK’nın silahsızlanmasını ümit etmek yersizdir. Bu tip görüşmeler direkt olarak yapılabilir veya uygun bir muhatap olarak, DTP’nin varisi BDP aracılığıyla da yapılabilir.
Diyalog zor olacaktır. Türklerin yutması için acı bir ilaç olacak af gibi zor meseleleri gündeme getirecektir. Sonucu tahmin etmek varsayıma dayanacaktır. Fakat eldeki ciddi zorluklar dikkate alınırsa diyalog, daha geniş kapsamlı ve etkin terör karşıtı stratejinin tamamlayıcısı konumundadır.
*David L. Phillips Amerikan Üniversitesinde Çatışmanın Önlenmesi Barış sağlanması Programının direktörü En son kitabı “Kurşunlardan Oylara: Şiddet yanlısı Müslüman akımlar hareket halinde” 10.02.2010 Op-Ed
TODAY’S ZAMAN

Friday, February 5, 2010

yozdil@hurriyet. com.tr

Kararlılık mesajı çıktı ya daha ne istiyorsunuz?

Eğip bükmeden soralım...

*Son 5-6 yılda...PKK'lı mı tıktık içeri?Subay-astsubay mı?

*Eli silahlı teröristlere habire af çıkarırken; İstiklal Madalyası sahibi Jandarma Genel Komutanı'nı hapse atıp, beyin kanaması geçirene kadar içerde tutmadık mı?PKK'ya yataklık yaptığı için hapiste yatan kadını, çıkarıp, Meclis'e sokarken, Cumhurbaşkanı'nın masasına davet ederken; 1'inci Ordu Komutanı'nı "terör örgütü kurmak"tan içeri tıkmadık mı?

Şehide "kelle" dediği için tazminat ödemeye mahkûm olan, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim" diyen Başbakan'a, "Bravo, aynen devam" deyip, yüzde 47 oy vermedik mi?PKK, hastalanmaması için serçe parmağının tansiyonu bile ölçülen Abdullah Öcalan'ın saçı kesildi diye, kalkışma provası yapıp, Diyarbakır'ı yakıp yıktığında, polisin-askerin elini tutup, "Cana geleceğine mala gelsin" diyen Diyarbakır Valisi'ne "aferin" deyip, Başbakanlık Müsteşarı yapmadık mı?

Kafamızda Amerikan çuvalıyla gezerken, koordinatör saçmalığı icat edip, "Amerika bizi çok seviyor, istihbarat verecek" demedik mi?"Amerika istedi diye harekátı kısa kestik, içerde parça bıraktık, o kampları tutmamız gerekirdi" dediği için, neredeyse "vatan haini" ilan edilen Deniz Baykal, o kamplardan gelen teröristler önceki gün Aktütün'ü bastığında haklı çıkmadı mı?

Irak'taki hacivat "Kedi bile vermem" derken; yaralı PKK'lıların tedavi edildiği Kuzey Irak'taki hastaneyi bile kendi ellerimizle yapmadık mı?Vatandaşa zam üstüne zam geçirirken, PKK'yı koynunda besleyen Barzani'ye, Talabani'ye yarı fiyatına elektrik vermiyor muyuz?

İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de kadınları çocukları havaya uçurduklarında; besleme medyadaki arkadaşlar utanmadan, "Ne malum PKK'nın yaptığı" demedi mi?

Şehit çocukları çıplak ayakla gezerken, tabut başındaki karnı burnunda tazeler Allah'ıyla baş başa kalmışken; fitreleri zekátları Mehmetçik Vakfı yerine, Almanya'da din-iman hortumcusu olduğu alenen tescillenen Deniz Feneri'ne vermiyor muyuz?

Gariban ailelerin çocukları şakır şakır şehit düşerken, subay-astsubay çocukları oradan oraya tayin edilip, lise mezunu olana kadar 28 tane şehir değiştiriyor; yaşadıkları travma nedeniyle üniversite kazanamıyor ve onlara hiçbir ayrıcalık tanınmıyorken;
"Babamın parası var, benim de bokumda boncuk var, onun için yurtdışında okuyorum" diyenler askerlikten yırtmıyor mu?

Bir zamanlar bu memlekette askerlik yapmayana kız bile verilmezken, "Popomda sivilce çıktı, bak bu da raporu" diyenler, askerlikten sıyırmıyor mu?

*Genelkurmay, 68 kere basılan 46 şehit verdiğimiz gecekondudan bozma dandik karakolu, parasızlık nedeniyle 100 metre ileriye taşıyamadığımızı açıklarken;
Genelkurmay eski Başkanı'na, korgeneral refakatinde askeri uçakla taşıyarak, 1 trilyon liralık zırhlı Audi almadık mı?

*Neymiş efendim, terör zirvesi toplanmış, kararlılık mesajı çıkmış...
Yerim ben sizin o kararlılık diyen dillerinizi.

Thursday, February 4, 2010

Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor

Bu yazı bir kamu hukuku profesörünün Türk kamuoyuna uyarısıdır.
Türkiye, son yıllarda sürekli olarak dıştan dayatılan reformlarla uğraşmak zorunda bırakılıyor. Birilerinin çok acelesi olduğu için, bir an önce istedikleri aşamaya gelebilmek için dışarıdan içeriye doğru sürekli olarak bir inisiyatif yönlendirmesi yapmaktadırlar. Böylesi dışmerkezli bir emperyalist oyuna bütünüyle Türk toplumu alet edilmek istenirken Türk ekonomisinin köşe başlarını tutan kadrolarla medyada etkili olan işbirlikçi mandacı gruplar, ülkemizi böylesi bir maceraya doğru el birliği ile sürüklemektedirler.

Yüzyıllar önceden hazırlanmış bir plan ve bu doğrultudaki proje uğruna büyük bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir. Bu gerçek artık saklanamayacak kadar açık ve net bir biçimde Türk kamuoyunda kesinlik kazanmıştır. Hiç kimse cumhuriyet yıkıcılığı ya da Türkiye düşmanlığı yaptığını kabul etmiyor. Her şey "değişim" kavramı içerisinde ve Türk devleti dıştan zorlanan bir plan dâhilinde çözülmeye mahkûm ediliyor.

Değişim sözcüğünün sihirli görünümünün arkasına sığınan ikinci cumhuriyetçiler, maddeci işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünümlü şeriatçılar, emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistler koalisyonu elbirliği ile Atatürk'ün cumhuriyetine saldırmaktalar ve kültürel alt kimlikçilik dış desteklerle hortlatıldığı gibi kayıt dışı ekonominin sağladığı olanaklarla yer altı ilişkileri doğrultusunda birçok mafya ve benzeri hukuk dışı çıkar örgütlenmelerinin de gündeme geldiği görülmektedir.

Kurtlar Vadisi gibi televizyon dizileri ile böylesine hukuk dışı bir yapılanma iç ve dış menfaat çevreleri tarafından hem özendirilmekte hem de desteklenmektedir.

Böylesine olumsuz bir süreç içinde ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlike altına sürüklenmekte, yetmiş beş milyonluk bir milletin gelecek güvencesini sağlamakla görevli Türk devleti her gün biraz daha gerileyerek devre dışı kalmaktadır. Bu aşamada Türkiye'yi yöneten bir zihniyet, yeni dönemin plan çalışmalarında devletin küçültülmesini ana hedef olarak ilan etmektedir.

Bu tür bir hedef belirleme, şimdiye kadar yarısı tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geri kalan diğer yarısının da tasfiye edilmek istendiğinin en açık göstergesidir. Sürekli olarak dış baskılarla iyice küçülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği ile ilgili planlama çalışmalarına devletin küçültülmesi ana hedef olarak belirlenirse, bu gelecekte Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal ve üniter yapısının ortadan kaldırılmak istendiğinin en açık göstergesi olarak anlaşılmasıdır.
Çünkü OECD istatistiklerine göre; Avrupa ve Amerika gibi kıtalardaki batı ülkelerine oranla en küçük devlet Türkiye Cumhuriyeti'dir. Batı ülkelerinde devletin ekonomideki ağırlığı ortalama olarak yüzde 40 ya da 50 oranında olmasına rağmen, Türkiye'deki devletin ekonomideki büyüklüğü son yıllarda yüzde 20'lerden yüzde 10'lara doğru küçülmüştür.

Kendi devletlerini güçlü ve büyük tutan batılı emperyal ülkeler sıra Türkiye'ye gelince, Osmanlı İmparatorluğu'nun bugünkü mirasçısı Türkiye'yi daha da küçültmenin yollarını aramaktadırlar. Avrupa Birliği sürecinde yani bir Yugoslavya modeli yaratarak Türkiye'nin ülkesini bir Sevr haritasına dönüştürmek isteyenler, bu doğrultuda devletin küçültülmesi için sürekli olarak baskı yapmaktadırlar.

Avrupa Birliği'ne paralel olarak IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlar da Türk devletinin küçültülmesi için devletin yetkili organlarını baskı altında tutmaktadırlar. Kabuk devlet suçlamaları ile medyadaki papağanlarını Türk devletinin üzerine süren emperyal merkezler kendi devletlerini daha da büyütmenin arayışı içindedirler. Bu doğrultuda dünyanın her bölgesini sömürge durumuna düşürürlerken, Türkiye'yi de iyice küçülterek çeşitli eyaletlere bölebilmenin çabası içindedirler.

Büyük Avrupa, Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail gibi dünyanın merkezini içine alacak bölgesel federasyon planlarına Türkiye'nin ülkesini merkez yapmak isterlerken, bu ülkenin üzerinde kurulu bulunan Türk devletinin ortadan kaldırılmasına giden yolu açmak istemektedirler.

Demokrasi, küreselleşme, değişim gibi sihirli sözcüklerle Türk Devleti yavaş yavaş ortadan kaldırılmakta, gelecekte bir dış destekli federasyona giden yol açılmaya çalışılmaktadır.

Batılı merkezlerin hepsi bu doğrultuda çalışırken, Yugoslavya'dan sonra dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devleti de tasfiye edilmek istenmektedir. Son yıllarda reform adı altında gündeme getirilen bütün yasal düzenlemelerinin devletin merkezi gücünü ortadan kaldırdığı, parçalı bir yapıyı ortaya çıkarabilmek üzere merkezin yetkilerinin sürekli olarak yerel yönetimlere devredildiği artık iyice görülmektedir.

Tablo kesin hatları ile belli olduğuna göre,
Türk devletinin geleceğine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vermiş olan Türk milleti karar verecektir. Türk milleti ulusal ve üniter cumhuriyet devleti tasfiye edilirken, bu gidişe bir dur diyecek, ulusal egemenliğine sahip çıkarak yeni yüzyılda da bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin çatısı altında yaşamını sürdürecektir.

Artık devleti ve cumhuriyeti ortadan kaldırmakta olan bu reform görünümlü deforme sürecine Türk Milleti acilen "dur" demelidir.

Not: Bu yazı bir kamu hukuku profesörünün Türk kamuoyuna uyarısıdır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Monday, February 1, 2010

Arslan BULUT - CIA'nın, orduyu bölmeye dayanan iç savaş stratejisi

30 Ocak 2010 Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr

Henry Barkey ve Graham Fuller’in “ordu içinde bölünmeler” umuduna dayanan iç savaş stratejisine karşı Türkiye’nin çözümü, Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na hazırlanırken, Alevisini Sünnisini ve etnik köken ayırt etmeden bütün milleti, ortak bir hedefte nasıl buluşturduğunu inceleyerek, Atatürk’ün milletin kendine güvenmesini sağlamakta kullandığı yöntemleri uygulamaktır.

Türkiye’nin, Birinci Meclis ruhuna ihtiyacı vardır. Türkiye’nin yeniden “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” motivasyonuna ihtiyacı vardır.

Türkiye’nin daha fazla sağduyuya ihtiyacı vardır. Bunu sağlayacak olan da medyanın ulusal niteliği zayıfladığı için Milli Güvenlik Kurulu’dur; dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türkiye, Türkiye’yi yönetenler tarafından resmen ve alenen satılıyor ve askerler dahil herkes bunu özelleştirme diye yutuyor.

Türkiye satıldıktan sonra, sağlanacak olan kimin güvenliği olacaktır?

Amerikan ve İngiliz şirketlerinin güvenliği değil mi?

Türk Silahlı Kuvetleri, milli güvenliği tehdit eden bu gidişe MGK’da dur demelidir. Yoksa vebal altında kalırlar. Türkiye’ye yönelik iç savaş senaryolarının tartışıldığı bir ortamda, ülkenin bütün malvarlığının satılıyor olması asıl tehdit değil midir? Tehdit değerlendirmesi, bunun için yeniden gözden geçirilmelidir. İşte o zaman, bütün çatlak sesler susar ve Türk Milleti yeniden tek vücut olur. Bunlar yapılmasa da, Türk Milleti kendi kaderine sahip çıkacaktır ama, kargaşa yaşamaya lüzum var mı?

* * * Yukarıdaki satırları 1998 yılında, bugün “Fatih Camisi’ni bombalayacaklardı” diye ortaya atılan CIA projesinin orijinali ABD’de tartışıldığı zaman Sağduyu gazetesinde yazdım.. O tarihten bugüne, köprülerin altından çok sular aktı. Türkiye’nin malvarlığı tamamen yabancılara satıldı. Sıra orduyu bölmeye geldi. 17 Ağustos 2005’te “İrtica diye gürleyenler vatan satılırken niçin sessiz?” başlıklı yazımda da benzer uyarıları yapmıştım.
Fakat aldığım karşılık, “Devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak” suçundan hakkımda dava açılması oldu. TCK 301/2’den yargılandım. Neyse ki bir yıl sonra beraat ettim.

* * * The Times gazetesi, “İktidar mücadelesi, silahlı kuvvetleri, yüksek profili olan komplocular ile hassas belgeleri sızdıran ve siyasetten uzak bir orduyu isteyen isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldü. Bir araştırma şirketi, orduya olan güveninin yüzde 60’lık tarihi bir düşük düzeyde bulunduğunu açıkladı” diye yazıyor.

Türkcelil.com’da çıkan bir yazıda, İranlı Mohsen Yazd, “İran’da da önce halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla mollaların safına çekildi. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı. Humeyni, devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. İran devriminde kargaşa ve kaos ortamında kışlaları basan yobazlar, ellerinde Kur’an ile erleri geçerek, direnen subay ve komutanları katlettiler” uyarısında bulunuyor!

Mohsan Yazd, “Yüreğim kan ağlayarak İran’da ’O gün’ gelmeden önceki olayların sanki bir tekrarını sinemada izliyor gibi Türkiye’de görüyorum” diyor ve Türkiye’de kışlaları basacak olanların da emir komuta zinciri içinde hazır bekletildiğini belirtiyor.