Sunday, March 7, 2010

Bir Diktatorluk Araci Olarak Referandum
Prof. Dr. Emre Kongar

Insan haklari ve demokrasi kavramlarinin gelistigi yirminci yuzyildaki diktatorlerin pek cogu hem demagog hem de diktatordurler:Yani hem halkin duygularini oksayarak onu guzel sozlerle aldatir, hem de bu yolla baski kurarlar.Bunlarin tipik ornegi Hitler’dir.

Birinci Dunya Savasi’ndan buyuk bir yenilgiyle cikmis, haksizliga ugradigini dusunen ve ekonomik bunalimla karsi karsiya olan Alman halkinin duygularini oksayarak secim mekanizmasini kullanmis, sonunda kanli rejimini kurmustur.Tabii baska ornekler de var. Omrunun sonuna kadar iktidarda kalmasini referandum yoluyla onaylatan diktatorlerin bir bolumu gunumuzde bile hâlâ iktidarlarini surdurmektedir.

Yikilan Sovyetler Birligi’nde ise secim mekanizmasi hep kullanilmis ve sonucta yuzde doksanlari asan bir katilim ve oy ile mevcut yonetimler diktatorluklerini surdurmustur. Tarih boyunca ne secim, ne de referandum tek basina demokrasinin guvencesi olabilmistir. Tam tersine her iki mekanizma da, zaman zaman demokratik bir rejimden bir diktatorluge gecisin araci olarak kullanilabilmistir.

*** Demokratik rejimin olmazsa olmaz bazi onkosullari vardir.
Bunlari degistiremezsiniz. Demokrasilerde, rejimin temellerini olusturan ilkeleri referanduma goturemezsiniz.
Bunlar, Turkiye’deki mevcut tarihi ve toplumsal ozellikler ile anayasal gerekler dikkate alinacak olursa kisaca “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ilkeleri olarak belirtilebilir.
Ornegin, asagidaki konulari sinirlamak ve kisitlamak amacina donuk referandumlar yapamazsiniz: Serbest, seffaf ve muntazam secimler.
Inanc ve inanmama ozgurlugunu guvenceye alan, devletin butun inanclara ve inancsizlara esit uzaklikta kalmasini saglayanlaiklik. Rejimin, bireyleri hem birbirleri, hem devlet, hem de cogunluk karsisinda guvenceye alan hukuk devleti ve bunun geregi olan yargi bagimsizligi. Devletin vatandaslarina karsi sorumluluklarini belirleyen sosyal devlet. Daha gecenlerde, Isvicre’deki minare oylamasini elestiren Basbakan Recep Tayyip Erdogan, inanclarin referanduma sunulamayacagini, bunun demokrasiyle bagdasmayacagini soyluyordu.

*** Turkiye’nin Cok Partili Rejim tarihi ne yazik ki bu bakimdan yanlislarla doludur: Bunlarin en tipik ornegi, artik kotu ve baskici bir anayasa oldugu herkes tarafindan kabul edilen 12 Eylul Anayasasi referandumudur. Yuzde 92 ile kabul edilen anayasa icin yapilan referandum sirasinda hem aleyhte propaganda yasa ile yasaklanmis, karsi oy verecegini belirten Oktay Akbal yargilanip mahkûm edilerek hepse atilmis...

Hem atilan oyun rengini gosteren seffaf zarflar kullanilmis...

Hem de anayasanin kabulu ile Kenan Evren’in Cumhurbaskanligi onaylanmis olarak kabul edilmistir. Boylece demagojik bir diktatorlugun referandumu nasil kotuye kullanacaginin en iyi ornegi verilmistir. Hemen belirtmeliyim ki AKP doneminde yapilan Cumhurbaskani’nin halk tarafindan dogrudan secilmesine iliskin referandum da, Turkiye’deki demokratik rejimin Parlamenter ozelligini zedelemesi bakimindan yanlistir.

*** Simdi AKP, rejimi iyice cikmaza sokacak bir baska anayasa degisikligini referanduma sunmaya hazirlaniyor:
Onerilen degisiklikler, yuksek yargi organlarini siyasetin dogrudan etkisine sokacak onlemler. Boyle bir referandumun Turkiye’de demokrasinin sonu olacagini soyleyebiliriz.

ekongar@cumhuriyet. com.tr; http://www.kongar.org/
Generaller tasfiyesi neden yapıldı
Soner YALÇINsonery@hurriyet.com.tr

Hayır! Hayır! Türkiye'den bahsetmiyorum. Biliyorum, kamuoyu generallerin gözaltına alınmasını, kiminin tutuklanmasını "Neler oluyor", "Askerler mi sivillere, siviller mi askerlere darbe yapıyor" kaygısıyla yakından takip ediyor. Hayır! Ben sizi Endonezya'ya götürmek istiyorum. Dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesinde, generallerin neden ve nasıl tasfiye edildiğini yazmak istiyorum...

LÜBNAN kökenli Fransız yazar Amin Maalouf "Çivisi Çıkmış Dünya/Uygarlıklarımız Tükendikçe" adlı deneme eserinde dünyayı kaosa sürükleyen olayların analizini yaptı: "ABD, Endonezya maden ocaklarının ulusallaştırılmasına, Jakarta'nın Pekin ve Moskova'yla kurduğu ilişkilere öfkelenip, bu konularda elinden geleni ardına koymamaya karar vermişti. Sonuçta kesin bir başarı elde ettiler. Ayrıntıları ancak yıllarca sonra öğrenilebilen müthiş bir oyunla, komünistler ve solcu ulusalcılar kanun kaçağı olarak görülmeye başlandı; üniversitelerde, yönetim merkezlerinde, basında, başkentin mahallelerinde, hatta en ücra köylerde bile bunların birçoğu tutuklanıp öldürüldü... Bu sıkıntılı dönemin sonunda, o zamana kadar dünyadaki en hoşgörülü din anlayışı olmakla ün salan Endonezyalıların Müslümanlık anlayışı, bütünüyle değişti. Toplumun laikleştirilmesi perspektifleri ortadan kaldırılmış, komünizm tehlikesine karşı verilen mücadelede 'yan hasar'ın kurbanı olmuştu. (...) Öte yandan, siyasal bağımsızlıktan ve ulusal devletin başlıca doğal kaynaklarına sahip çıkmasından yana olan ve Batı tarafından acımasızca, etkin biçimde alaşağı edilen tek Müslüman ülke Endonezya değildir..." (sayfa 126, 127) Endonezya'da olanlar ile Türkiye'de son yıllarda yaşadığımız olaylar arasında bir benzerlik var mı?
Bunun yanıtını Amin Maalouf'un bahsettiği yıllarda Endonezya'da neler olduğunu öğrenerek verebiliriz...Amerika Sukarno'dan memnun değildi Endonezya tarihi denince mutlak iki isimden bahsetmemiz gerekiyor: Ahmet Sukarno ve Muhammed Suharto. Sukarno ulusalcıydı. Siyasal duruşunu antikapitalist ve antiemperyalist diye tanımlıyordu. Endonezya Ulusal Partisi'nin kurucusu ve ilk başkanıydı. Kuşkusuz 336 etnik grubun yaşadığı bir coğrafyada ulusalcı olmak, hepsini bir çatı altında toplamak hiç de kolay değildi. Ama Sukarno başardı. Sırasıyla Portekiz, İngiliz, Hollanda, Japonya ve tekrar Hollanda sömürgesi olan Endenozya'yı bağımsız hale getirdi: Tarih 27 Aralık 1949 idi. Sukarno önce, Hollandalıların baskısına rağmen, ülkesini 15 üyeli federasyondan üniter devlete geçirdi. 5 ilke belirledi: Ulusalcılık, halkçılık, temsili demokrasi, devletçilik, laiklik.
Sukarno, Soğuk Savaş döneminde Mısır lideri Nasır ve Yugoslavya lideri Tito'nun kurduğu bağlantısızlar hareketine katıldı. Çin ve Kuzey Kore ile politik dostluk kurdu. SSCB'den askeri yardımlar aldı. 200'den fazla Hollanda şirketini millileştirdi. Ve ABD bu gelişmelerden rahatsız oldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD, Asya'da egemenlik alanını artırma çabası içindeydi. Hindiçini'nde (Vietnam, Laos, Tayland, Kamboçya) bağımsızlık hareketleri büyüyordu. Kore Savaşı bitmiş; Vietnam Savaşı başlamak üzereydi. ABD, Asya'yı kaybetmek üzereydi. CIA faaliyetleri Tarih: 30 Kasım 1956. "Darul İslam" isimli bir örgüt Sukarno'ya suikast düzenledi. Sukarno, ayrıca kendilerini antikomünist olarak tanımlayan İslamcı PRRI (Pemerintah Revolusioner Republik Indonesia) adlı örgütün de hep hedefinde oldu.
Sukarno kendisinin kimler tarafından öldürülmek istendiğini kuşkusuz biliyordu. İslamcı örgütlere CIA'nın yardım ettiği sır değildi. 1958 Mayıs'ında Allen Lawrence Pope isimli bir Amerikalı havacı yakalandı. Havacının CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Yanındaki tüm CIA dokümanları Endonezya hükümeti tarafından ele geçirildi. Antikomünist milliyetçi ve İslamcı örgütlerin arkasında CIA vardı. Belgelerde ortaya çıktı ki, Amerika Sukarno'nun "ipini çekmişti". Sukarno'nun ipini çeken sadece ABD-CIA değildi. Komünistler 1955 seçimlerinde yüzde 16.4 (6 milyon oy) almıştı. 1957 yerel seçiminde ise aldığı oy yüzde 30'a çıktı. Bir sonraki genel seçimde oyların yüzde 50'sini alacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Ulusalcı Sukarno iktidarını komünistlere bırakmak istemiyordu. İlk iş, 1960'ta hükümet bütçesini reddettiği için meclisi dağıtmak oldu. Seçimleri erteledi. Sonra ayrılıkçı isyanları ordu sayesinde bastırdı. Sukarno iktidarını kurtardığına sevinirken hiç beklemediği bir yerden darbe yedi. 'Kutsal cihat'ın hedefi Tarih: 30 Eylül 1965. "30 Eylül Hareketi" isimli bir grup Endonezya'nın en kıdemli altı generalini kaçırdı! Endonezya ordusunun altı üst düzey generalinin kaçırılması, rütbesi düşük bir generalin önünü açtı. Bu isim, Tümgeneral Muhammed Suharto idi. Önce hemen orduyu hâkimiyeti altına aldı. Generalleri komünistlerin kaçırdığını iddia etti ve bağımsızlıkçı, ilerici, ulusalcı, solcu kim varsa öldürttü. Kıyımın boyutları inanılacak gibi değildi; yarım milyondan fazla insan kıyıma uğradı. Tek örnek vermek istiyorum: 3 milyon üyesi ve 20 milyona yakın seçmeniyle Endonezya Komünist Partisi dünyanın üçüncü büyük komünist partisi durumundaydı. Partinin önde gelen tüm isimleri öldürüldü. Evleri, işyerleri yakıldı. Cinayetlerin hepsi "kutsal cihat" adına yapılmıştı.
Peki bu 30 Eylül hareketi neydi? Arkasında kimler vardı?
Prof. Dale Scott bu konuda araştırmalar yaptı. Onun bulguları şunlardı: Kaçırılan generaller (sadece Nasution isimli general hariç), Tümgeneral Suharto'nun önünü tıkayabilecek generaller idi. Başkan Sukarno'ya yakındılar. Plan belliydi: Tümgeneral Suharto'nun ordunun hâkimiyetini ele geçirip darbe yapması için, önündeki tüm generaller kaçırılarak öldürüldü. Ayrıca "30 Eylül Hareketi"nin başındaki Albay AbdulLatief, Tümgeneral Suharto'nun yakın arkadaşıydı ve generaller kaçırılmadan bir önceki akşam Suharto'yla görüştüğü ortaya çıktı. Başkan Sukarno gerçeği hiçbir zaman öğrenemedi, 30 Eylül Hareketi'ni hep komünist sandı. Ve 1967'de tüm yetkilerini Tümgeneral Suharto'ya devretmek zorunda kaldı. Ev hapsine alındı. 3 yıl sonra da öldü. Kazanan ABD ve darbeci General Suharto oldu. Anlaşılıyor ki, CIA ülkeye ve döneme uygun darbe planlıyordu. Kimin aklına gelirdi, darbe karşıtı altı general kaçırılarak alt rütbedeki darbeci bir generalin önünün açılacağı...
'Endonezya Modeli'Tümgeneral Suharto iktidara gelince üniformasını çıkardı. Yeni döneme "Yeni Düzen" adı verildi. Ulusalcılara, solculara karşı İslam "panzehir" olarak kullanılmaya başlandı. Ülke rejimi hukuktan eğitime kadar zaman içinde İslamlaştırıldı. Günlük yaşam İslami esaslara göre yaşanmaya başlandı. Bunun bir örneği de Malezya'dır. Sadece Başkan Suharto'nun seçtiği partilerin seçimlere girmesine izin verildi. Dünyanın en yoksul ülkelerinden Endonezya'da sosyal devlet yok edildi; Ahmet Sukarno döneminde kamulaştırılan kurumlar hemen özelleştirildi. Yabancı sermayenin gelmesi için tüm yasalar değiştirildi. Sukarno'nın 20 yıllık döneminde dış borç 2.4 milyar dolardı. Suharto döneminde borç 50 milyar dolara yükseldi. 1996'da dönemin başbakanı Necmettin Erbakan, Endonezya'ya gitmiş; Jakarta'daki gökdelenlerden etkilenmiş ve Türkiye'nin kalkınması için "Endonezya Modeli"ni ileri sürmüştü. Zaten Endonezya Modeli diye bir model yoktu, bunun adı neoliberalizmdi. Ne var ki, bu model Erbakan'ın gezisinden bir sene sonra çöktü. Ekonomik krizi tetikleyen, şaibeli kredilerle çöküşü hazırlayan onlarca bankaydı. Kriz esnasında ülkeden bir anda 11.6 milyarlık sermaye kaçışı yaşandı. Ve bu kriz döneminde, 20 Mayıs 2002'de Doğu Timor bağımsızlığını ilan etti.Sorun bitmedi.Endonezya'nın değişik bölgelerinde patlak veren etnik, dini ayrımcılığa dayalı şiddet ve terör olayları hiç durmadı.Bugün Sumatra Adası'nın ucundaki Aceh bölgesinde şeriat de vleti kurmak isteyen örgütle hükümet güçleri arasında çatışmalar sürüyor. Bir dönem CIA'nın desteklediği radikal dinci örgütlerin hedefinde artık Amerika var!
El Kaide'nin üslerinden bazılarının Endonezya'da olduğu ileri sürülüyor. Bilindiği gibi Bali'de çoğunluğu turist 200 kişiyi öldürdüler. Kimine göre, Afganistan'ı kaybeden El Kaide militanlarının yeni üssü Endonezya-Ambon'du. Bu nedenle Poso ve Ambon adalarında Müslüman-Hıristiyan çatışmasında 1999'dan beri 10 bin kişi hayatını kaybetti. Kimse artık "Endonezya Modeli"nden bahsetmiyor. Bugün başkent Jakarta'nın bir yanında gökdelenler diğer yanında ise "kampung" adı verilen derme çatma, sağlıksız sayısız gecekondu mahallesi var. Endonezya'da yoksullar ile zenginler arasındaki mesafe her geçen yıl artarak sürüyor. Öyle ki, bugün beş kişiden dördü günlük 1 doların çok az üstü veya altında çalışıyor. Başa dönüp Amin Maalouf'u bir kez daha okuyunuz lütfen. Okuyunuz ki, Türkiye'nin nereye sürüklendiğini görünüz...
__._,_.___

Thursday, March 4, 2010

4 Mart 2010

Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr

Soykırım oyun planı!

BATILI devletler “soykırım iddiası”nı Türkiye’ye baskı ve şantaj aracı olarak kullanmaya devam ediyor. Bu, bilinen bir gerçek!Özellikle Ermeni lobisinin etkisi altında olan Amerikalı politikacılar, sözde soykırımı her yıl pişirip pişirip yeniden servise koyuyor.İşte yine o günlerde bulunuyoruz.Ermeni soykırımı iddialarının kabulü için bugün Amerika’da oylama yapılacak.
ABD’de, yasamanın iki kanadından biri olan Temsilciler Meclisi’nin 46 üyeli Dış İlişkiler Komitesi “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı”nı tartışıp oylamaya sunacak. Sonucu fazla merak etmeye gerek yok! Kabul edilmesi kuvvetli bir ihtimal! Fakat bu kabul fazla bir şey ifade etmiyor, bağlayıcı niteliği yok! Tasarı 2007 yılında da alt komisyonda kabul edilmiş ama yasalaşması için Temsilciler Meclisi’nin gündemine alınmamıştı.Bu defa gündeme alınırsa ne olur? Ortalık iyice karışır tabii...
Amerikan yönetimi böyle bir riski herhalde göze almaz!

* * *Başkan Obama, geçen yıl 24 Nisan’da yayınladığı yıllık mesajında “soykırım” sözcüğünü kullanmaktan kaçınarak, olayları “Büyük felaket” olarak tanımlamıştı.ABD Başkanı, Türkiye ile ikili ilişkilerin bozulmaması, Ankara-Erivan arasındaki yakınlaşma sürecinin zarar görmemesi için Temsilciler Meclisi’ndeki sürece müdahale edip, tasarının gündeme alınmamasını isteyebilir.Soykırım tasarısının kabulü, Ermeni açılımının mucidi AKP’ye zarar verir. AKP’nin güç kaybı ise Obama’nın işine gelmez.

ABD yönetimi, sözünü geçireceği başka bir iktidarı nereden bulacak?

* * *3 milyon civarında bir nüfusu olan Ermenistan, her anlamda küçük, fakir, zavallı bir devlettir. Halkı büyük sıkıntılar içindedir. Yönetim, azılı Türk düşmanı diasporanın elinde tutsak gibidir
.Dünyadaki Ermeni nüfusu toplam 7 milyon civarındadır. Yeryüzüne dağılmış halde yaşayan bu Ermeni nüfusuna “Diaspora” deniliyor ve bunların sesi, Ermenistan devletinden daha güçlü çıkıyor.
Türkiye ve İran’daki Ermeniler, kendilerini diasporadan saymıyor, yaşadıkları ülkeye bağlı vatandaşlar olarak, olayların uzağında kalmaya özen gösteriyorlar.

* * *Batılı ülkelerin oyuncağı olan Ermeni diasporası, Doğu Anadolu’yu “Batı Ermenistan” olarak adlandırıyor, Ağrı, Erzurum, Erzincan, Van gibi illeri alarak “Büyük Ermenistan Devleti”ni kurmayı hayal ediyor.Ağrı, onların kutsal saydıkları bir dağ. Ona “Ararat Dağı” diyorlar. Fanatik Ermenilerin, sınıra çok yakın olan bu dağın karlı zirvelerine bakıp bakıp ağladıkları belirtiliyor.

* * *Yokluk ve fukaralık içindeki Ermenilerin ayakta kalabilmek için bir düşmana, bir ülküye ihtiyaçları var. Bu da “Türk düşmanlığı”! Görünüşte Türkiye’ye dost olan Batılı devletler de, kendi çıkarları için, Ermeni diasporasını teşvik ediyor, destekliyor.Ermeniler, soykırım suçunun Türkiye’ye kabul ettirilmesi halinde büyük imkânlara kavuşacaklarını, önlerinde bütün kapıların açılacağını düşünüyorlar. Böyle bir durum olursa;
1) Tazminat,
2) Anadolu’dan göç eden Ermenilerin torunlarının Türkiye’ye dönüp yerleşmelerine izin verilmesi,
3) Toprak talebi kartlarını Türkiye’nin önüne sürecekler.

İstedikleri tüm Doğu Anadolu Bölgesi... “Soykırım oyun planı”nın hedefi işte bu!


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13999171.asp?yazarid=228
Islak imza aklımı ıslatıyor
Cüneyt ÜLSEVER culsever@hurriyet.com.tr

ÖNCE bir not:TUİK’e göre ülkede istikrar falan yok.
Açıkladıkları rakamlara göre, kriz başladığında, 2008’de işsizlik %11 kadarmış.

2009 yılı sonunda bu oran %14’e çıkmış. Tarım dışı işsizlik ise %13.6’dan %17.4’e yükselmiş.

Gençler arasında işsizlik ise %25.3 imiş!
Ayrıca, yine TUİK’e göre şubat ayı enflasyonu beklenenden 2 misli fazla çıkmış. %0.7 olarak beklenen şubat ayı enflasyonu %1.45 olarak gerçekleşmiş. Böylece, yıllık enflasyon %10’u aşmış.Yazmak üzere hemen bu haberin üzerine atladım.

Ancak içimdeki ses “Aydın Doğan’ı ara, izin al!” dedi. Telefon ettim, Aydın Doğan o an emrindeki 200 küsur köşe yazarı için teker teker ertesi günün konusunu belirlediği için çok meşgulmüş, telefonuma çıkmadı. Ben de “Ne olur ne olmaz!” diyerek yazmaktan vazgeçtim. Keşke TUİK uzmanları da benim gibi yapsalardı!
* * *TUİK’in bulgularını yazamayınca aklımı ıslatan (hamdolsun, henüz altımı ıslatmıyorum!) Dursun Çiçek’in ıslak imza serüvenini yazmaya niyetlendim.En son haliyle ıslak imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu 2. dereceden hem Adli Tıp, hem Emniyet Kriminal, hem de Jandarma Kriminal tarafından onaylandı. İddialara göre Dursun Çiçek darbe yapmaya yeltenmiş. Belgesi de üç ayrı kurum tarafından orijinal bulunuyor.
Ama Çiçek tutuksuz yargılanacak! Zira deliller zaten toplanmış, ev adresi belirliymiş, kaçacağına dair ipucu yokmuş. Öte yandan tutuklu bir sürü emekli-muvazzaf komutan var. Onların ev adresi yok mu, kaçacaklarına dair ne gibi şüphe var? Çiçek’in farkı ne? Tutuksuz yargılanan darbeci olur mu?

* * *Adli Tıp’ın raporundan sonra tutukluluk halini kaldıran sivil 9. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçe olarak, diğerleri yanında, şu kanaati de karara bağlamıştı:“Şüphelinin (Dursun Çiçek-CÜ) üzerine atılı suçların kanuni tanımında yer alan unsurların bulunamaması, üzerine atılı suçları işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunamaması...”

Jandarma Kriminal’in raporundan sonra Askeri Savcılık da Çiçek’in tutuklanmasını istedi. Ancak tutuklama kararını Askeri Mahkeme de reddetti.
Bu mahkeme de yukarıda saydığım gerekçeler dışında “delillerin yetersizliği”nden dem vuruyor!
Islak imzanın diğer delillerle de desteklenmesi gerekiyor.
Dursun Çiçek’in avukatı haftalardır bazı noktalara parmak basıyor.
Örneğin, ıslak imza bulunan 4 sayfalık belgenin Genelkurmay Başkanlığı yazışma kurallarına uygun olmadığını iddia ediyor. Ayrıca ıslak imzanın, değeri 15.000 ile 150.000 dolar arasında değişen bir makine ile atılmasının mümkün olduğunu söylüyor. Belgelerin çıktısının nerede alındığını sorguluyor.
Benim en çok dikkatimi 4 sayfalık belgenin hiçbir yerinde Dursun Çiçek’in parmak izinin bulunmadığı iddiası çekiyor!
Dursun Çiçek’in 4 sayfalık belgeyi ellemeden, parmak izi bırakmadan imzalaması imkânsız.
“İz bırakmamak için eldivenle imzaladı” denebilir. İyi de, belgelere doğrudan ıslak imza atan kişi neden parmak izi bırakmaktan korksun?
Bence “parmak izi” çok değerli bir destekleyici delil olabilir.Ne olur, ben kafamı ıslatmadan önce birileri “parmak izi” meselesine de parmak atsın!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13999164.asp?yazarid=3
TatbikatKış tatbikatı başladı...
Saldıray Berk komutasındaki “düşman” birliklerle “dost” birlikler karşı karşıya geldi.

4 Mart 2010

Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr


*İbrahim Fırtına’ya geçmiş olsun telefonu açan pilotlar gözaltına alındığı için düşman birliklerin hava akını yapılamadı.
Tatbikat sabahı internete sızdırılan “işte eşleri tarafından aldatılan subaylar” listesindeki albaylar kafasına sıkınca, düşman birliklerin topçu taarruzu sekteye uğradı.
Hava desteğinden yoksun kalan düşman piyade bölüğü, donmak üzereyken AKP Sarıkamış İlçe Teşkilatı’nın dağıttığı avanta kömürlerle ısındı ve karşılıklı iyi niyet çerçevesinde silah bırakarak, teslim oldu.
Bu arada, yıllardır düşman birliktenmiş gibi yaşayan bir helikopter pilotunun, aslında dost birliğin ajanı olduğu ortaya çıktı.
Engin Alan tarafından yetiştirilen ve dost birliklerin arkasına indirilmesi gereken Özel Kuvvetler’i Ermenistan topraklarına indirerek tutuklanmalarını sağladı; Savunma Bakanı’ndan şeref madalyası aldı.
Taraf Gazetesi, kamuflajla kar altına gizlenen düşman birliklere ait tankların koordinatlarını yayınladı.
Hasan Cemal, düşman birliklerin kullandığı Law silahlarının Poyrazköy’de bulunan Law silahlarıyla aynı seri numarasından olduğunu öne sürdü; Cengiz Çandar da, Obama’nın müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Programa Çukurambar’dan canlı yayınla katılan Bülent Arınç, ağladı.

“Sayın” Öcalan, “terörist” Saldıray Berk tarafından Ağrı’dan fırlatılan havan topunun, Hakkâri’ye düştüğünü iddia ederek, İlker Başbuğ’u AB’ye şikâyet etti.

Emine Ayna Genelkurmay’ı kınadı, Diyarbakır’da olaylar çıktı, Mersin’de polis karakoluna molotof atıldı, Beşir Atalay Alişan’la Nihat Doğan’ı aradı.

Adalet Bakanı, Erzincan Başsavcısı’nın aslında gizli başçavuş olduğuna dair ihbarlar yapıldığını, bu konuda gizli tanıkların ifadesi olduğunu açıkladı.

Düşman birliklere ait denizaltıların Foça’dan dalıp Van Gölü’nden çıkacağı yolundaki kozmik istihbarat üzerine, özel yetkili savcılar devreye girdi, Gölcük Donanma Komutanlığı ve CHP genel merkezi basıldı, Sabih Kanadoğlu ifadeye çağırıldı.

Denizaltılar Ankara Kuğulu Park’ta yakıt ikmali yaparken suçüstü yakalandı. Tutuklanmayan oramiral kalmadığı için, ilk yüksek askeri şûra toplantısında or rütbesine yükselmesi beklenen koramiraller içeri tıkıldı.

Henüz herhangi bir darbe planı çıkarmayı başaramayan 2’nci Ordu ve Ege Ordusu’nun bu durumu “şüpheli” bulunarak, karargahlarına telekulak yerleştirilmesi kararlaştırıldı. Devlet Bahçeli yazılı açıklama yaptı.

*Neticede...
Dost birlikler kazandı.
*Daha önceki tatbikatları “seçkin gözlemci” sıfatıyla takip eden Cumhurbaşkanı’yla Başbakan, “Şüphesiz kazanacaktık, onun için bu sefer seyretmeye gerek duymadık” dedi.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13998892.asp?yazarid=249&gid=61

Monday, March 1, 2010

Türkiye Normalleşirken!..

Cumhuriyet 01.03.2010
2000’Lİ YILLARDA
ERDAL ATABEK

Türkiye normalleşiyormuş.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç böyle yorumluyor olan biteni.
AKP yetkilileri de bu yorumu hararetle destekliyorlar.
Eski tanıdık gazetecilerden de bu görüşe katılanlar var: Hasan Cemal örneğin.
Ben -nedense- bu normalleşmeye sevinemiyorum.
Orgeneraller sorgulanıyor, belki de tutuklanacaklar.
Generallerden tutuklananlar var.
Albaylar, rütbeli subaylar. Emniyette. Sorguda. Tıbbi kontrolde.
2003’ün, 2004’ün olayları yargılanıyor.
Yapılmayan darbenin kovuşturması imiş.
İyi hoş da darbenin yapılmışı var.
En yakını 12 Eylül 1980.
Biz de o darbede üç yıldan fazla içerde yattık.
Hesabını soran olmadı.
Hesabını soran da olmuyor.
Bu nasıl iş desem mi?
Türkiye böyle normalleşiyor demek.
Belki de o duyulmamıştır da bu duyulmuştur.
Olabilir.
Türkiye normalleşiyor
da biz anlayamıyoruz.
***
Bu arada Reuters ajansının bir haberi açıklandı.
İmam-hatip okulları örnek okul kabul ediliyormuş.
Bu okullarda hem başı açık öğrenciler varmış hem de başı kapalı öğrenciler.
Kız öğrencilerden söz ediliyor.
Ama kızlardan imam da olmuyor hatip de.
Kızlarımız neden bu okullara gidiyor diye sormayın.
Amaç imam-hatip yapmak değil. Amaç dinsel eğitim.
Demek ki Köy Enstitüleri modelinden imam-hatiplere geldik.
Köy Enstitülerinde kız erkek karışık okunuyordu.
Klasik kitaplar okutuluyordu.
Klasik müzik dinleniyordu.
Marangozluk, demircilik, tarım, ekicilik, hayvancılık öğretiliyordu.
Demek ki işe yaramaz bir eğitimdi.
Memlekete zarar verebilirdi.
Hoş, Amerikalılar bu okulları model eğitim kurumu sayıyorlar ama yanılmışlar demek ki.
Yeni eğitim kurumu modelimiz imam-hatip okulları.
Türkiye normalleşiyor!
Belki de biz anormal kalıyoruz!
***
Sayın Başbakan sanatçıları kabul ederek ‘açılım sürecine’ destek istemiş.
Sanatçılara bakıyorum.
Eğlence dünyasının starları.
Şarkıcılar, türkücüler, pop sanatçıları.
Bakıyorum, tiyatro sanatçıları var mı diye? Göremiyorum.
Sinemanın, klasik müziğin tanınan sanatçıları var mı? Göremiyorum.
Olsun. Artık ülkemde sanat diye eğlenceye deniyor. Sanatçıları da öyle olacak.
Türkiye normalleşiyor!
Ne güzel.
***
Medyada da ‘normal’ değişmeler oluyor.
Muhalif yazarlara önce gözdağı, arkadan gazetelerinden kovulma.
Gazete patronları yola gelmezse ekonomik baskılar.
Hoş, onlar da kendi durumlarından başkasını görmezler ya.
Bağımsız basın mı? O da ne?
‘Normal’ Türkiye’de bağımsız basın mı olur?
Onların gözleri kör, vicdanları sağır mı?
İktidar satın alabildiğini alır, alamadığını susturur.
Geriye kalana da aldırmaz.
Onlar ne yapacak ki?
Nasılsa oy depoları sağlam.
Sivil toplum kuruluşları var: Cemaatler, tarikatlar.
Öbürleri, ‘çağdaşlar’ ‘mağdaşlar’ darbeci, terörist.
Türkiye normalleşiyor.
***
Töre cinayetleri Türkiye’de hız kesmeden sürüp gidiyor.
Kendisi için karar vermeye kalkan genç kadınlar ‘infaz ediliyor’.
Aile dışına çıkanlar diri diri gömülüyor.
Avrupa’da da öyle.
Gâvurla gezen kızlara ölüm.
Çıt yok memleketimde.
Kimse böyle şeylere aldırmıyor.
Kürt toplumunun temsilcileri de bunları ağzına almıyor.
Demokratik açılımda bunların adı bile geçmiyor.
Ağalık, şeyhlik, alikıran başkesenlik normal.
Türkiye normalleşiyor diyorlar da biz anlayamıyoruz.
Normallerimiz bunlar.
Mevsim normalleri gibi.
Ülke normalleri.
Bize de kendi ülkemizde ‘anormallik’ kalıyor...
erdalatak@gmail. com
Mustafa Kemal'e "Veda" ederken...

Önceki akşam bir gözüm kapalı, Alanya’daki sinemanın dik merdivenlerini tırmanarak, Zülfü Livaneli’nin VEDA filmini görmeye gittim. Atatürk dönemini yaşamış kuşağın sonuncularındanım. Üstelik Allah bana yüzyılların en büyük adamlarından birini görmek,
çocukken yanında bulunmak, O’nun tarafından tarihten imtihan edilmek lütfunu bahşetmişti.

Amcam Muzaffer Kılıç, O’nunla Samsun’a çıkan, Yıldırım Ordularından Kurtuluş Savaşına kadar Emir Subayı idi. O’nun yanında büyüdüm! Babam Kılıç Ali de 1919’da Sivas’ta O’na katıldıktan sonra 1938 Kasımında, Atanın ölümüne kadar yanından ayrılmamış, sırdaşı ve can arkadaşıydı. Ben Mustafa Kemal’le doğdum, Atatürk’le büyüdüm ve inşallah, kelimeyi şahadet getirip, “Atatürk” diyerek öleceğim! Kısacası “Mustafa Kemal” benim için bir nevi ibadet! Bunun için de, “Veda” filmini muhakkak seyretmeliydim!
Zülfü Livaneli ile düşüncelerimiz hiç uzlaşmamıştır! Fakat itiraf edeyim Filmin özellikle birinci yarısını -çocukluk ve gençlik yıllarını- Rumeli’den göç sahnelerini ve genç Mustafa Kemal’in Selanik’te zeybek oynamasını seyrederken gözyaşlarımı tutamadım!
Genellikle bu sahnelerde Türk Milletinin kaderi ve dramı yansıtılmış. Atatürk’ün, son yıllarında gene zeybek oynamak isterken, yarıda bırakması da dramatik bir tema!
Gene birinci bölümde, küçük Mustafa’nın zorla gittiği ve sakallı cüppeli Hocadan falaka yediği ’Mahalle Mektebi’sahneleri de bugünlerde ibret alınacak sahneler!
Hangi Atatürk?
Şu sırada bazıları Atatürk’e doğrudan saldıramadıkları için “Hangi Atatürk” diye O’nu sorgulamaya kalkıyorlar. “Veda” filmi bu soruya kısmen cevap veriyor; Livaneli, hiç olmazsa Mustafa Kemal’i, adeta ruh bunalımları geçiren bir “yalnız adam” olarak canlandırmamış. Ancak liberal bir yazar ve yönetmen olarak Atatürk’ü, tam ve nasıl tanımladığı da pek belli değil. Mustafa Kemal, âşık olabilen, anasının ölümünde ağlayan bir fani ama Ata’nın kendi deyimiyle, “naçiz vücudu” toprak olsa bile, dünya bölgelerinin de tespitiyle “tabutuna” sığmayacak bir deha! Çocukluğundan, Selanik günlerinden Çanakkale’ye Dumlupınar’a Sakarya’ya kadar sahneler anlatımlar başarılı ama filimde, devrimleri-devlet adamlığı, tam olarak yansıtılmamış. Bunlar da, tek filme sığdırılamıyor!
Bu sadece benim hissim. Livaneli muhakkak Atatürk’ü seven bir liberal, ama O’nu ve düşüncelerini tamamıyla özümsemiş mi?
“Atatürk hakkında belgeselden öte senaryolu ve oyunculu film yapılmaz” denirdi. “Yapılıyor işte” demeliyim... Bu “ilkten sonra” arkası muhakkak gelecek. Hatta Mustafa Kemal’i kasten, deccal gibi gösteren filmler de yapacaklar düşmanları!
“Veda”, eksikliklerine rağmen, şüphesiz olumlu bir başlangıç!
Filmin ikinci bölümünde ana konu Mustafa Kemal’in iki hanım -Latife ve Fikriye- arasında kalışı ve mutsuzluğu. Cumhuriyet, Devrimler pek yok!
Turgut Özakman’ın, Atatürk filmi Mart’ta vizyona girecek. Özakman Mustafa Kemal’i, Cumhuriyetini, eserlerini, devrimlerini içtenlikle, iliklerine kadar özümsemiş bir Atatürk Milliyetçisi! Umuyorum ve biliyorum ki, Özakman’ın filmi, “Hangi Atatürk?” sorusuna son noktayı koyacaktır...
Yanlışlar
“Veda” nın güzel taraflarını yazdıktan sonra, bazı yanlış ve eksikliklere de işaret etmeliyim... Sözüm önce “sanat yönetmenlerine” ; mesela üniformalardaki nişanlar, mesela Çankaya’da köşkündeki hatalarından dolayı... Ev ödevlerini iyi yapmamışlar! Teferruat ama önemli teferruat!
Bir de Fikriye-Latife olayı yanlış! Ben bu olayı Latife Hanımı (adımı o vermiş) yakından tanımış ve Mustafa Kemal’e herkesin önünde hitap tarzını yüzüne karşı eleştirmiş, anam ve halalarımdan ve amcamdan duymuşumdur!
Fikriye olayına gelince; Amcamın bana anlattığına göre Fikriye yurt dışından Çankaya’ya geldiğinde, Latife Hanım amcamı çağırmış, “Kovun O kadını” demiş... Muzaffer amcam diklenmiş: “Ben o kadın dediğiniz Fikriye Hanımı kovamam. O, savaşta çamaşırlarımızı yıkadı, söküklerimizi dikti” deyip, arkasını dönüp gitmiş.
Yazarın “edebi ruhsatına” karışmak caiz değil ama tarihi doğru yazmak gerekir. Atatürk’ün ölüm sabahı başında doktorlar değil, Babam, Salih Bozok ve Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak var... Hasan Rıza Bey babama “Kılıç önümüzde bir tarih göçüyor” der... Atatürk komadan çıkıp, “Saat Kaç?” diye sorduğunda O’na cevap veren babam ve sonra hüngür hüngür ağlayarak, Ata’nın gözlerini kapatan da babam...
Not: Filmde Atatürk’ü canlandıran ve muhteşem zeybeği oynayan, Sinan Tuzcu meğer akrabam imiş!ALTEMUR KILIÇ