Sunday, April 11, 2010

DOST ACI SÖYLER
Sanatçı Yılmaz Erdoğan son dönemlerde televizyon ekranlarında sıkça görülüyor.
Siyasal meseleler üzerinde konuşmaktan çekinmiyor. İyi de yapıyor. Sanatçı ülkesinin meselelerine duyarlı olmalıdır. Yalnız bazı siyasal kavramlar konusunda Yılmaz Erdoğan’ın kafası karışık görünüyor. Karışıklık sadece ona ait değil. Bir “alerjik” durum var kimi Kürt aydınında…Kimsenin akıl hocalığına soyunacak değilim.Düşünmenin öğrenilebildiğini bildiği için yazıyorum.Yılmaz Erdoğan “özgürlük” tanımını yanlış kullanmaktadır.

Yalnız değildir; çoğu “solcu” aynı hataya düşmektedir.
Solculuğu bilmemektedirler!
Yok hayır, Marksist terminolojiye sarılıp, özgürlük tanımı yapacak değilim.
İkna etmek için hemfikir olacağımız bir kaynağa başvuracağım; Türk Dil Kurumu sözlüğündeki “özgürlük” tanımını aktaracağım:

1)Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu; serbesti.

2)Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu; hürriyet.
Bu tanıma göre bir sonuca varmak gerekirse; bir toprak ağasının kölesi, ya da bir şeyhin müridi özgür olamaz.Yani siz istediğiniz kadar Kürt açılımı yapın, istediğiniz kadar Anayasa’yı değiştirin; bu ekonomik ve toplumsal feodal yapıyı kırmadığınız sürece özgürleşmeyi sağlayamazsınız.Bunu ben demiyorum;
Türk Dil Kurumu’nun “özgürlük” maddesi söylüyor!
İsterseniz konuyu biraz daha açalım…"Politik körlük"Birkaç gündür, Yılmaz Erdoğan gibi bazı Kürt aydınlarının, Kürt açılımı ve Anayasa değişikliğini nasıl bu kadar basite indirgeyip bir “özgürleşme” meselesi haline getirdiklerini şaşırarak seyrediyorum.

Buna hemen “politik körlük” demek istemiyorum. Yılmaz Erdoğan'ı önemsiyorum.Ama şurası da bir gerçek ki; ülkemizde ideolojik saf; teorik bilgiyle/bilinçle değil, duyguyla belirlenmektedir. Yani içgüdüseldir.Siyasal pozisyon belirlemede kültürel kimlikler hayli etkin rol oynamaktadır!Oysa bilimsel düşünmek, kavramlarla düşünmektir.Devam edeyim...Kendini hala “solcu” olarak tanımlayan kimi Kürtlerin, Kemalist Devrim olgusuna çarpık/ şaşı baktığı sır değil.Önyargılıdırlar.Oysa anlamak için teori gerekir. Meselelerin teorik çerçevesini çizemedikleri için, her esen rüzgardan etkilenmekte ve bunun sonucu hep savrulmaktadırlar.Kafaları karışıktır:Kendilerini kandırmasınlar. Kemalist Devrime karşı çıkıp, mevcut Kürt Açılımı’ndan ya da Anayasa değişikliğinden yana olmanın solculukla hiçbir ilgisi olamaz. Nasıl mı?Alerjinin sebebiKimi Dincilerin…Kimi Liberallerin…Ve kimi Kürtlerin…Bugünkü sorunların temeli olarak gördükleri Kemalist Devrim nedir?Kemalist Devrim, sırtını emperyalizme dayamış ortaçağ kurum ve ilişkilerine son vermeyi hedeflemiş bir burjuva devrimidir.
Başta Fransız İhtilali olmak üzere, her burjuva demokratik devriminin hedefinde nasıl feodalizm ve feodalizmin en büyük dayanağı bağnaz dincilik varsa, Kemalist Devrim’in hedefinde de bunlar vardır.Yani toprak ağalığına ve din şeyhlerine karşı çıkan anlayış salt Kemalist Devrim’in niteliği değildir.Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi, Meksika Devrimi ya da benzerlerinin Kemalist Devrim’den pek farkı yoktur.

Bu devrimler, özgürlük ve bağımsızlığın ancak ortaçağ karanlığının yıkılmasıyla kazanılacağını savuna gelir. Feodalizmi tüm gerici kurumlarıyla birlikte yıkmadan bağımsızlığın ve özgürleşmenin olamayacağını bilir.Bu olgular ortadayken, Kürt Açılımı ve Anayasa değişikliğini, Cumhuriyet’in devrimci kazanımı olarak görebilir miyiz?

Yoksa bunlar karanlık ortaçağ feodalizmin zaferi midir?Devam edelim...Çatışmanın nedeni

Mustafa Kemal 1925’te dedi ki:“Ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz." Kemalist Devrim’in felsefesidir bu sözler.

Tekke ve zaviyeleri kapatan bu aydınlanmacı hareket, aynı yıl, yani 1925’de 442 sayılı Köy Kanunu çıkardı.
Bu, eşraf ve ağaların iktidarına son verip köylüleri esaretten kurtaran toprak reformunun ilk yasasıydı.Aynı zamanda bu kanunla köylü kadına, köy seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanıyarak onun özgürleşmesi yolunda da önemli bir adım atıldı.

Ve işte bu nedenle o yıl…

Devrimciler ile gericiler arasında hesaplaşma kaçınılmaz oldu:
Derebeylik düzeninin devam etmesini isteyen Şeyh Said İngiliz desteğini de arkasına alarak ayaklandı.Kürt olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı.

230 köye hükmeden, bu topraklardan geçenlerden ‘ayak bastı” parası alan, yani Şeyh Sait gibi “devlet içinde devlet” olan Seyid Rıza da ayaklandı.

Alevi olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı.

Diğer türlü düşünmek paradokstur: Bugün ya Kemalist Devrim’in safında olursunuz ya da Şeyh Saidlerin, Seyit Rızaların…Bugün etnik-mistik aidiyetle Şeyh Saidlere, Seyit Rızalara kutsiyet vererek Kürtleri de, Alevileri de özgürleştiremezsiniz. Kimseyi kandırmayın.Toprak ağasını parti başkanı yaparak; Cem evlerinde ibadet hakkı alarak ne Kürt’ü ne de Alevi’yi özgürleştirebilirsiniz. Bu olsa olsa feodalizmin başarısı olur.
Yoksul köylü unutuldu

Şunu da belirtmeliyim: Meselenin bir başka yönü daha var ve hep bunu ileri sürüyorlar.Evet, her devrimde olduğu gibi şiddetin biricik çözüm olduğunu düşünen devrimci kadrolar var oldu.

Her devrimde olduğu gibi şiddet kullanımında acı olaylar yaşandı.
Masumlar da öldü.
Ocaklar da söndü.
Kuşkusuz bu acı hal, devrimci öncülerde de umut kırıklığı yarattı; ve Kemalist Devrim başarılı olamadı.
Doğu’da, ne istenilen şekilde toprak reformu yapabildi, ne de laikliğin kökleşmesini sağlayabildi.

Bunun temel nedeni, 13 gerici isyanın bastırılması sırasında Halk Partisi içindeki şiddet yanlılarının güçlü hale gelmeleridir.

Ve bu kadrolar sürekli isyanlar nedeniyle Kürt köylülerine güvenemediler. Ağalara, şeyhlere karşı yoksul köylülerle işbirliği yapamadılar.

Hani bugün deniyor ya “Atatürk diktatördü her istediğini mecliste yaptırıyordu!” Oysa Atatürk, ne 1925’deki Köy Kanunu’yla, ne de 1934’deki İskan Kanunu’yla, toprak reformunu istediği şekliyle meclisten geçirebildi.

İskan Kanunu TBMM’de tam iki yıl bekletildi.

Mustafa Kemal arzuladığı toprak reformunu yapamadan vefat etti.

Kemalist Devrim tamamlanamadı

Diğer yanda bugün…Adına istediğiniz açılım adını verin.Ya da Anayasa istediğiniz değişikliklerle kabul edilsin.

Yoksul köylünün sorunu yoktur bu değişimlerin, açılımların içeriğinde.

Ağaların, şeyhlerin elinden yoksul köylüleri kurtaracak, onları özgürleştirecek bir çözüm sunulmamaktadır.

Bu ağalık rejimi Kürt kadınını da berdele mahkum etmektedir.Kürt aydını bunu analiz edememektedir. Açılımı, değişimi "özgürlük" sanmaktadır.

Çünkü, Kemalist Devrim’in niteliğini ve felsefesini anlamaktan uzaklaşmıştır.
Kemalist Devrim’in önce dondurulduğunu, sonra totalitarizmin askeri darbeleriyle şekilciliğe indirgenerek gericileştirildiğini görmek istememektedir.

Toptan reddetme kolaycılığına kaçmaktadır.

Oysa bugün; özgürlük, eşitlik ve kardeşliği kuracak tarihimizdeki yegane proje 1920’lerin Kemalist Devrim projesidir.

Bugün bunun dışındaki çözümler emperyalizm ile feodal beylerin işbirliği halinde sundukları gerici projeleridir.

Toprak ağaları ve dinci şeyhlerin feodal iktidarını hedef almayan Kürt Açılımı ya da Anayasa değişiklikleri özgürleşme sağlayamaz. Feodalizmin olduğu yerde özgürleşme olmaz.Teorisiz kafa karışıklığıyla, yanlış yapılan “özgürlük” tanımlarıyla, ancak feodal ortaçağ gericiliğinin kuklası olunur.Ne solcu kalınabilir ne de sanatçı olunabilir.

Dost acı söyler...
Soner YalçınOdatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=dost-aci-soyler-0904101200

Wednesday, April 7, 2010

Bor`dan yüzde 100 motor yağı katkısı üretti

Anadolu Üniversitesi`nden Prof. Dr. Nuran Ay, yaklaşık 10 yıl bor minerallerinden bornitrür üzerinde laboratuvarda çalışarak yüzde 100 yerli motor yağı katkı maddesi üretti.

Anadolu Üniversitesi() Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Nuran Ay, yaklaşık 10 yıl bor minerallerinden bornitrür üzerinde laboratuvarda çalışarak yüzde 100 yerli motor yağı katkı maddesi üretti.
Prof. Dr. Ay, AA muhabirine, ABD`nin uzaydan yaptığı tespitlere göre, dünya bor rezervlerinin yüzde 95`inin Türkiye`de bulunduğunu belirterek, ülkenin, tüketimi dikkate alındığında tek başına dünya bor madeni ihtiyacını 500 yıl karşılayabilecek rezervlere sahip olduğu kaydetti.
Borla ilgili 10 yıllık laboratuvar deneyimlerini sanayiye aktarmayı hedeflediğinden bu yönde girişimde bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Ay, şöyle konuştu:
``2006`da AÜ`nün izniyle Eskişehir Teknoloji Geliştirme Bölgesinde Bortek adlı şirketi kurdum. Bu şirketle laboratuvar deneyimlerimi sanayiye aktardım. Motor yağı katkı maddesi olan ve Boron Max adlı ürünümüz, yerli ham maddelerle, yerli çalışanlarla ve yerli makinelerle üretiliyor. Teknoloji için gereken bütün makineleri biz oluşturduk. Deneyler sonunda elde ettiğimiz bornitrür, 900 santigrat dereceye kadar bile ısıtıldığında herhangi bir kimyasal değişime uğramıyor. Kendine has özellikleriyle motorlarda yağlayıcı olarak kullanılabiliyor. Hiçbir bileşik oluşturmadan, reaksiyona girmeden kullanılabiliyor. Bu özelliğiyle sürtünmeyi ve enerji kaybını en aza indiriyor.``
YÜZDE 20`YE VARAN YAKIT TASARRUFU
Prof. Dr. Ay, katkı maddesini öncelikle kendi araçlarında kullandıklarını belirterek, daha sonra ürünün sürtünme kat sayısının ne aşamada olduğunu öğrenmek için İstanbul Teknik Üniversitesi`nde (İTÜ) test ettirdiklerini bildirdi.
Söz konusu değerlendirme sonucunda bornitrürün motordaki sürtünme kat sayısını yüzde 14 azalttığını belirlediğini anlatan Prof. Dr. Ay, şöyle devam etti:
``Boron Max`ı Orta Doğu Teknik Üniversitesi`nde (ODTÜ) sıfır bir otomobil motoru üzerinden denedik. Orada yapılan denemelerde de yağ katkısının yakıtta yüzde 20`ye varan tasarruf sağladığını belirledik. Ürünü farklı sektörlerde kullanılması için piyasaya sürdük. Ürünü motor yağına ilave ettiğinizde yakıt tasarrufu sağlıyor. Aynı zamanda karbon emisyonunu da azaltıyor. Yağ ömrünü uzatıp araçtaki motor gürültüsünü en aza indiriyor. Söz konusu ürün nano boyutlu bor bileşiğinden oluştuğundan piyasadaki ürünlerden farklı. Diğer ürünlerden daha kaliteli bir ürün. Benzinle, motorinle, LPG ile çalışan bütün araçlarda kullanılabiliyor. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki araçlarda, şehirler arası otobüs ve lojistik şirketlerinden Boron Max kullanılıyor. Son derece olumlu geri dönüşler var. Yurt dışında da ürüne talep var. Almanya ve ABD`ye de ihracat yapmaya başladık.``
Prof. Dr. Ay, 5 litreye kadar olan araç motorlarında yağa 250 cl, 10 litre motorlarda 350 cl, 15 litrelik motorlarda da 500 cl Boron Max ilave edildiğini anlatarak, ``250 cl Boron Max ürünün 45, 350 cl ürünün 60, 500 cl ürünün de 90 liradan satışa sunuyoruz. Piyasada motor yağı katkı maddesi olarak satılan benzer ürünlerin fiyatları bizim ürünümüzün çok daha üstünde bir rakamdır`` diye konuştu.
Seri üretimine başladıkları ürünü sipariş üzerine çeşitli firmalar aracılığıyla satışa sunduklarını anlatan Prof. Dr. Ay, artan talep doğrultusunda üretim kapasitesini artırmayı planladıklarını sözlerine ekledi. Kaynak:www.haberaktuel.com

Tuesday, April 6, 2010

496 Sahra Topu, 56 Leopard Tankı, 28 Dolar Milyarderi

Bülent Esinoğlu - İlk Kurşun

05.03.2010
Bu ifadelerin birbirinden, sanki aralarında bir bağlantı yokmuş gibi ayrı duruyor olduklarına bakmayın. Tarif edemeyeceğim kadar birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır.
Bizim geveze aydınımıza, Batıya bağımlılığın ülkemize verdiği zararlardan söz ederseniz, hemen cevabı hazırdır. Teknoloji efendim, teknoloji der. Sermaye onlarda, teknoloji onlarda, medeniyet onlarda; eliniz mahkûm onlara biat edeceksiniz.
Olay 1826’da başladı. Osmanlı yönetimi Batının telkinleri ile Yeniçeri Ocağından kurtulmaya karar verdi. Tıpkı bugünkü gibi Batının Türk Ordusu üzerinden yaptıklarına çok benzer.
26 Bin Yeniçeri kılıçtan geçirildi. II. Mahmut Prusya Kralı Frederik’ten ordunun sözüm ona modernizasyonu için yardım talep etti. Uzatmayalım, aradan fazla bir zaman geçmedi. 1877 Osmanlı Rus Savaşında Osmanlı Ordusu telef oldu. Yeniçeri birikimi de berhava edilmiş olduğu için Osmanlı Ordusu hepten bitti.Osmanlı yönetimi hala akıllanmadı. Kızıl Sultan 1877 bozgununu telafi etmek için Almanlara 496 sahra topu sipariş eti. Alman metalürji sanayinin o tarihlerde bu büyüklükte siparişi karşılayacak kapasitesi yoktu. Yeni yatırımlar gerekiyordu. Paçalarını sıkıp metalürji sanayini geliştirdiler ve siparişleri karşıladılar. Krupp Firması bu şekilde ortaya çıkmıştı. Yani Osmanlı ne yaptı etti, Almanlara bir metalürji sanayi hediye etti.
Bu alış verişlerden sadece Alman sermayesi kazanmıyordu. Almanlardan alıp Osmanlıya satan Osmanlı ticaret erbabı da kazanıyordu. Osmanlı ticaret erbabı zenginleşiyor, ama üretime yatırım yapmıyordu.
Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. Türkiye’nin yerli bir otomobil sanayisi yoktur. Otomobil teknolojisi artık harcıâlem bir teknolojidir. Türkiye’de oto yapacak bilgi alt yapısı mevcuttur. Fakat kendimize ait bir otomotiv sanayimiz yoktur. Emperyalizmin müsaade ettiği ölçüde, onların verdiği bilgi paketleri çerçevesinde, onların gözetiminde oto yapılır. Bize de tamiri kalır. Gerçi şimdilerde onu bile bize bırakmıyorlar.
Bizim zenginimizin 1826’daki zihniyeti ne ise bugün de odur. O zaman 496 sahra topu sipariş eden düşünce bugün de sahra topunun gelişmişi olan Leopar tanklarını sipariş etti. Tanesi 2 milyon dolar. Kadere bak…
Batının otomobillerini Türkiye’ye pazarlayan 28 dolar milyarderlerimiz ülkemize bir oto sanayisi hediye etmezler. Bir de dönüp bize akıl verirler, teknoloji onlarda, para onlarda, bilgi onlarda diye.
İran otomobilini kendisi yapıyor. Tankını kendisi yapıyor. Uçağını kendisi yapıyor. Din bizi geri bıraktırdı, sanayimizi geliştirtmedi diyen Tanzimat aydını hala İran ile uğraşır. İran’ın bizden bir tek farkı var. Bağımsızdır. IMF, OECD, DB, Gümrük Birliği, Avrupa Birliği ve NATO’su yoktur.
Ama hepsinden önemlisi 28 tane Batıya bağımlı dolar milyarderi yoktur.
http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8768

Sunday, March 21, 2010

Ünlü yazar Vatan’dan istifa etti

Usta kalem Necati Doğru Vatan’dan istifa etti. Bu flaş gelişmenin nedeni ise Necati Doğru’nun yazısının gazete alınmamasıydı. Necati Doğru Odatv’ye yaptığı açıklamada istifa gerekçesi için şunları söyledi:

“Benim dünkü yazım gazetenin beş günden beri sürdürmekte olduğu Adana Belediye Başkanının servetini açıklayamaması ile ilgili bir takım iddiaların sergilenmesinin devamı olan bir yazıydı. Bu yazının başlığını “İstanbul’da kaç Aytaç Durak bulunuyor” diye koydum. Bu son derece masum bir yazıydı ve sadece muhalefet partisinin belediye başkanlarının yolsuzlukları nı, hırsızlıklarını yazmak değil, iktidar partisinin belediye başkanlarının da, eğer varsa bir deposu, bir yanlışı onları da yazmak… Gazetecilik bunu gerektirir diye düşündüm bu yazımı yazdım.
Her zamanki gibi evime gittim. Saat dokuzda beni aradılar ve bu yazının girmeyeceğini ve yedek yazı yazmamı istediler. Ben de “hayır” dedim. Şimdi bu yazım yayınlanmadığı için de istifa ediyorum.
Şunu düşünüyorum. Belki de iktidar partisi tarafından gazetenin üzerine büyük bir baskı geliyor. Ve yazı işleri yönetiminin başındaki arkadaşımız bunu taşıyamıyor olabilir. Dolayısıyla bir yandan da benim yazılarım gazeteye zarar veriyor diye düşündüm. İktidar partisinin hoşuna gidecek yazılar zaten yazamam ama onları yazmayıp susarak da duramam. O zaman muhalefeti de yazamamak gerekiyor.

Benim kalemim de 30 yıldan beri temiz toplum, temiz vatandaş, temiz siyaset arayışında olan bir kalemdir. Bu dönemde buna katlanamazdım onun için ayrıldım.
Bundan sonra benim yazılarımı kaldıracak bir gazete arayacağım. İktidar partisine yandaş gazetelerde yazamam. Zaten onlar da yazdırmazlar. Yazabilseydim zaten Vatan’da yazmaya çalışırdım. Çünkü Vatan iyi bir gazete, beğendiğim bir gazete. Orada çok sayıda arkadaşım, dostum var.
Vatan bile beni taşıyamadığına göre hiçbir gazetede yazamam. Bunun dışında kalanlar eğer benim kalemimi taşıyabileceklerse, beni davet ederlerse oralarda yazacağım. Yoksa yazının diğer alanlarında yeniden başlayacağım. Araştırma kitapları, roman, öykü yazma gibi dallarda yazacağım.”
İşte Vatan’ın sansürlediği o yazı:
Necati Doğru’nun “İstanbul’da kaç Aytaç Durak bulunuyor?” başlıklı sansürlenen o yazısı…
***
“Bizim Adana’nın kısmetsizliğine(!) bak, bak bak otur ağla. Annem Adana’dan telefon etti; “oğlum Adana’dan, Adana’nın yerlisi olarak bugüne kadar zengin olmuş bir kişi bile çıkmadı” dedi.
Annemi tanımaz mıyım!
Ne demek istediğini anladım. Gerçekten Adana’nın ekonomi tarihi yeniden yazılsa yazarın varacağı sonuç şu olacaktır: Adana’dan zengin olmuş bir yerli Adana’lı bugüne kadar çıkmadı. Kayseri’den, Niğde’den veya Balkan göçü sonrasında Bosna’dan yırtık yorganla gelenler pamuk ağası, çiftlik ağası, tekstil fabrikası ağası oldular. Çukurovanın insanın ciğerinin içine kadar işleyen sarı sıcağında pamuk üretiminde verimi dönüm başına 650 kiloya kadar çıkartma beceresini gösterebilen yerli Adanalıdan (Yörük olsun, Türkmen olsun, Ermeni olsun ya da Arap ve Kürt olsun) bir tek zengin çıkmadı.
Aytaç Durak çıkacaktı (!)
Gör başına neler geldi (!)
Herkes merakla bana “Aytaç Durak iktidar partisinden belediye başkanı olsaydı, Adana olayı bu noktaya kadar gitmeden kapanmaz mıydı?” diye soruyor. Ben de “temiz siyaset-temiz vatandaş-temiz toplum” idealine vidalanmış yazılar yazan biri olarak onlara “İstanbul’da Çelik Sır Kasa” hikayesini anlatıyorum.
xxx
Bu hikaye gerçektir.
Kişi ve olaylar sahidir.
Kasa, gazetelere manşet oldu, TV’lerde “içindeki para ne kadardı?” diye yayın konusu, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, İstanbul Belediye Başkanı’na, Meclis’te milletvekiline ihbar konusu oldu.
Cerahat kokan bir kasaydı.
Unutuldu gitti.
Olayı size şöyle anlatayım:
İktidar partisi AKP’nin adayı olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanılığına ikinci kez seçilen yüksek mimar Kadir Topbaş’ın, imar danışmanlığını yapmış Fethi Turgut, ailesini de alıp tatile gitmişti.
Evde sadece genç oğlu vardı.
Arkadaşlarına; “Babam her akşam eve torbalar dolusu paralarla geliyor, paraları çelik kasalara dolduruyor” diye anlatıyordu. Bu anlatım mahallede 12 kişilik bir “soyguncu çetesinin örgütlenmesini” tetiklemişti.
12 kişi plan yaptılar.
Belediye Başkanı’nın imar danışmanı Fethi Turgut’un genç ve biraz da saf oğluna, dümenden bir kız arkadaş ayarladılar. Kız evde oğlanın birasına uyku ilacı kattı, oğlan uyuyunca çete eve girdi.
xxx
Gerçekten 3 kasa vardı.
İkisi çok büyüktü.
Yerinden oynamıyordu.
Çok sağlamdı açılamıyordu.
Üçüncü kasa taşınabilirdi.
Hırsızlar taşınabilir kasayı aldılar, Kartalda bir eve götürdüler. Uğraştılar açamadılar. Maltepeden bir çilingir buldular. Kasayı açtırdılar. İçinden 950 bin Amerikan Doları, 280 bin Avro, 200 bin Türk Lirası ve 2 kilo altın çıktı. Bu çetenin yaptığından haberli olan Ahmet Tamer adlı birisine “soygundan pay” vermedikleri için o da kızdı, olayı bir ihbar mektubu ile Başbakan Tayip Erdoğan’a, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a bildirdi. Onlardan ses çıkmayınca Meclis’e CHP milletvekili Çetin Soysal’a yazdı. Konu basına yansıdı. 12 hırsız yakalandı, hapse kondu (Bak Öge Demirkıran’ın 1 şubat 2009 tarıhli VATAN’da yayınlanan haberi ve ocak-şubat aylarında Cumuhuriyet, Milliyet, Hürriyet gazeteelrinde çıkan “gizli kasa”haberleri)
Hırsızlar hapse kondu.
Tahmin edin!
Kasanın sahibine ne oldu?
Kasanın sahibi iktidar partisinden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın imar danışmanı Fethi Turgut’a ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne Belediye Başkanı, ne savcı hiç kimse “arkadaş sen bu kadar parayı nereden buldun, bu üç kasa evinde ne diye duruyor?” diye sormadı. Fethi Turgut, “çalınan kasamdaki para sadece 200 bin dolardı” diye açıklama yaptı olay kapandı. Hırsızlar hala hapiste yatıyor. Fethi Turgut da hala belediye şirketlerinin birinde bir makam sahibi olarak çalışıyor.
Aytaç Durak’ı soruyorlar.
Çelik sır kasayı anlatıyorum.
Bu sefer ben soruyorum: İstanbul’da kaç Aytaç Durak bulunuyordur?
Necati Doğru
***
Peki,R.T.Erdoğan medya patronlarına nasıl bir uyarıda bulunmuştu.?
’’O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hakim olamıyorum’ diyemezsin. Sen bunun sorumlususun, diyeceksin.’’ 26 Şubat

Wednesday, March 17, 2010

Arena kasedi

Emin ÇÖLAŞAN

Adam oturmuş, şu veya bu amaçla kameranın karşısına geçmiş, Atatürk hakkında konuşuyor, atıp tutuyor, zırvalıyor. Söylediği çoğu şeyin dayanağı, kanıtı, belgesi yok. Sadece konuşuyor. Örneğin şunları söylüyor:
‘‘Adı Mehmet. Mehmet Bey göbek adı!.. Libya'da giydiği yerel kıyafetler nedeniyle fıkralara konu oldu. Bu fıkralar pek de iç açıcı değildi!.. Çanakkale Savaşı başladığında Mustafa Kemal geri hizmette telgraf haberleşmesinde görevliydi!.. Askerlere taarruz emrini verdi. Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum dedi ve 300 bin asker öldü... Kurtuluş hareketini Mustafa Kemal başlatmamıştı...’’

Böyle bir sürü zırva. Adı Mehmet olsa ne değişir?

Libya'da Enver Paşa ile birlikte İtalyanlara karşı gerilla savaşı veren bir kahramandır. Yerel giysi giymiştir, resimleri vardır. Hangi fıkralara konu olmuş ve bunlar niçin ‘‘iç acıcı’’ değilmiş? Ordu sicili bellidir. Çanakkale öncesinde hangi geri hizmette, hangi telgraf haberleşmesinin başında imiş? Çanakkale Savaşı'nda komutandır. Hangi emriyle 300 bin askeri öldürecek yetkiye sahiptir? Hangi komutan ‘‘Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum’’ diye emir verebilir?

Cephede savaşmadan nasıl ölünür? İstiklal Harbi'ni madem o başlatmamıştır, o halde hain Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için neden ölüm fetvası yayınlatmıştır?

*** Bu sözleri kameralar önünde söyleyen kişinin adı Abdurrahman Dilipak. Bir dinci gazetenin yazarı. Geçtiğimiz perşembe gecesi Arena'da Uğur Dündar, ben ve Prof. Dr. Ergun Aybars bu kasedi irdeledik, içindeki inanılmaz yalanları o kısıtlı zaman içerisinde ortaya çıkardık. Neredeyse tamamı yalandı. Örneğin şöyle diyordu: ‘‘Türkçe Kuran çıkaracaklardı. Nutuk'tan (Atatürk'ün Büyük Nutku) parçalar ekleyip TSE damgalı Kuran çıkaracaklardı...’’
Böylesine ipe sapa gelmez zırvalar.
***
Dilipak, bundan bir süre önce bütün şeriatçılar gibi kafayı istiklal mahkemelerine takmıştı. İstiklal Harbi sırasında asker kaçaklarını, casusları, isyancıları, hainleri, ırz düşmanlarını yargılayan istiklal mahkemeleri için akla hayale gelmez yalanlar uydurmakta birbirleriyle yarış ederlerdi. Bu mahkemelerin 500 bin Müslümanı idam ettiğini falan yazarlardı!

Günün birinde, bu işlerin ilmini yapmış olan Prof. Dr. Ergun Aybars'la Abdurrahman Dilipak, Hulki Cevizoğlu'nun programında canlı yayına çıktılar. Aybars bu konunun kitaplarını yazmıştı ve belgelerle kanıtladı:

‘‘İstiklal Harbi döneminde 14 İstiklal Mahkemesi toplam 1.350 kişiyi idam etmiştir. Çoğu casus ve asker kaçağıdır.
Cumhuriyet döneminde ise Şeyh Sait isyanı ve Atatürk'e İzmir suikastı davaları ile Şapka Kanunu'nu bahane ederek silahlı ayaklanmaya kalkışan, ya da halkı isyana çağıran 360 kişi idam edilmiştir...’’
O gün Dilipak canlı yayında mosmor oldu, konuşamadı... Ve stüdyodan ayrılmak zorunda kaldı. Yobaz kesimi o günden beri günden beri istiklal mahkemelerinden söz etmiyor. Bu yalan bitirildi! *** Dilipak, Arena'da yayınlanan kasedinde, kamera karşısındaki konuşmasına devam ediyor: ‘‘Atatürk'ün aşk konusunda çok liberal olduğu, kadınlarla ilişkisini gizlemediği bir gerçek. Çıplak partilere varana kadar bir takım hatıralardan söz edilir. Mesela Safiye Ayla, Mustafa Kemal'in bir toplantıda kendisine şarkı söylettiğini, sonra çırılçıplak soyduktan sonra kucağında taşıyıp havuza attığından söz etmişti.’’

Eğer yalan söylemiyorsa, Safiye Ayla'nın bunu anlattığını kanıtlaması gerekir! Sonraki bölümlerde ise Atatürk için ‘‘eşcinsel’’ imasında bulunuyor. Özellikle doğudan gelen askerlerle birlikte olduğunu söylüyor:

‘‘Bir başta rivayet, şarktan (doğudan) gelen askerlerle beraberdi.’’ Rivayetmiş!.. Ayıptır be. İnsanda biraz utanma olur.

*** Dünkü yazısında ise bu rezalet konusunda kendini savunmaya kalkışıyor. Kaset çok eskiden çekilmiş de, herhangi bir yerde yayınlanmamış da, Arena'yı mahkemeye verecekmiş de!..

Eğer yürekli bir adam olsaydı, kendisine yapılan çağrıları dikkate alır ve o gece programa çıkardı. Çıkamadı. Çıkması zaten beklenemezdi. Dava açacağını okuyunca aklıma geldi. Burada gazetesine bir uyarıda bulunayım.

Kendileri hakkında açılan davaların tebligatını almıyorlar. Sürekli olarak gazeteyi çıkaran şirketin ismini değiştirip tazminatları ödemiyorlar.

Kendi yazdıkları yazıları, mahkeme ve savcılıklarda verdikleri ifadelerde, sanki başkaları yazmış gibi gösteriyorlar!

Telefonları bile gizli. Örneğin bu gazetenin Ankara bürosunu aramak isteyin bakalım, bulabilecek misiniz! Bilinmeyen numaralar servisine sorun, var mı telefon numaraları! Bu nasıl Müslümanlık yav? Var mı böyle Sülün Osman yöntemi uygulamak bizim dinimizde?

*** Dün gazetede öğle yemeğine inmiştim. Tepsiye yemek koyarken, yemek şirketinin elemanı bir káğıt uzattı: ‘‘Abi, bizim bulaşıkçı bir şiir yazmış, size vermemi rica etti.’’ Odama çıkınca okudum. Başlığı ‘‘Atatürk yaşasaydı’’.

El yazısıyla, küçücük bir káğıda yazılmış.
Bazı yazım hataları var.

İmza: Öz Urfalı Halil Alkan.
Size aynen iletiyorum:

‘‘En büyük kahraman Türk/ Cesur önder Atatürk/ Kurtardı bu vatanı/ Etti bizlere mal mülk/ Yedi düelle savaştık/ Onun önderliyinde/ Düşmanı kan ağlattık/ Bitmez cesaretiyle/ Türkiyeyi yıkmak için/ uğraşıpta duranlar/ Cumhuriyet hainidir/ Milleti kışkırtanlar. Keşke şimdi olsaydı/ Gerçeyi anlasaydı/ Çok kelle koparırdı/ Atatürk yaşasaydı.’’

Ne garip bir ülkedeyiz! Bir yanda vatan kurtaran adamı karalamak için her adiliğe ‘‘Müslüman’’ maskesi takıp başvuran namussuzlar, öte yanda ise
Öz Urfalı bulaşıkçı Halil Alkan'lar!

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-87762

Tuesday, March 16, 2010

Mehmetçik veya Hz. Muhammed karikatürleri
Arslan BULUT

İstiklâl Marşı’nın kabulünün 89. yıl dönümü dolayısıyla geçtiğimiz Cuma günü camilerde Mehmet Akif Ersoy’un şahsında milli mücadele anlatıldı. İstiklâl Marşı’nın şairi anlatılırken, İstiklâl mücadelesinin başkomutanından tek kelime ile dahi bahsedilmedi!
Bunun yerine Çanakkale Savaşı ile ilgili hurafeler tekrarlandı. Bu hurafelere inanmak gerekirse savaşı, Türk subaylarının kısa zaman içinde milli ve dini bilinç vererek yetiştirdiği Mehmetçikler değil de hortlaklar kazandı!

Bu yaklaşım, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı şehitlerine hakarettir ve kabul edilemez.

***Çanakkale’de Mehmetçiğin başarısını küçümsemek, Türk Milleti’ni küçümsemek demektir. Bu küçümseme işi İngiliz istihbarat servisinin yöntemidir.
Avustralya’da yaşayan Gül Arslan, “Johnny Türkler; Saygıdeğer Düşman” adlı kitabında John Simkin’den naklediyor: “Hollandalı karikatürist Louis Raemakers Birinci Dünya Savaşı broşürlerinde duygusal motifler tasvir etmesi için görevlendirildi. Savaşın başlamasından hemen sonra İngilizler, Alman Propaganda bürosunun varlığını keşfetti. David Lloyd George, 2 Eylül 1914’te İngiliz Propaganda Bürosu’nu kurdurdu. 1935’e kadar bu büronun bütün faaliyetleri gizli tutuldu.”
İşte bu çerçevede, Ted Colles adlı karikatürist, Çanakkale’deki Mehmetçiği “Abdül” adı verilen bir tipleme ile yansıttı. Ancak savaştan çok sonra Çanakkale’de Mehmetçik ile savaşmış Anzakların anıları yayınlanınca, durum değişti. Avustralyalılar, Türkleri kendilerinden saydıklarını göstermek için bu defa onları “Johnny Türkler” diye adlandırdı. Bu niteleme, günümüzde de kullanılmaktadır.

***Bilindiği gibi bugün de Hollandalı ve Danimarkalı karikatüristler, Hz. Muhammed’in karikatürlerini çizerek, İslâm dünyasını ve özellikle Türkleri ne kadar küçümsediklerini göstermeye çabalıyor.
İşte Çanakkale’de bilfiil savaşmış Mehmetçiğin ve Türk subayının çabasını görmezden gelerek, başarıyı hortlaklara mal etmek nasıl ki Mehmetçiği Abdül olarak çizenlerle yan yana düşmek anlamına geliyorsa, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’nda Atatürk’ü yok saymak da Hz. Muhammed’i karikatürize ederek küçümsemeye çalışmakla aynıdır.
Aslında bu hezeyanların asıl sebebi, Türk düşmanlığıdır. Fakat, bir hurafe ortaya atıldıktan sonra, milyonlarca insan cahillik sebebiyle bunlara inanabiliyor.
Yazık ki çok büyük kitleler, İslâm dinini doğru dürüst bilmiyor. İslâmı, birinci kaynağı olan Kur’an’dan öğrenmek yerine, kulaktan dolma bilgilerle algılıyor.
Durum böyle olunca, Çanakkale’de ve İstiklâl Savaşı’ndaki Türk subayının zekâsını, yüreğini ve Mehmetçiğin kahramanlığını hiçe sayan hurafelere rahatlıkla inanabiliyor.

***Bu ülkenin vatandaşları, kendi milli devletlerinin kuruluşuna temel olan savaşları hurafeye bağlayınca, siyasetin temelini de hurafe olarak görüyor. Akıl hastası ve meczup oldukları bilinen sözde şeyhlere, dervişlere inanarak, onların izinden gidiyor ve kendi ülkesinin aleyhine çalışan robotlara dönüşebiliyor.
Robotlar, tam bir Hıristiyanlaştırma faaliyeti olan dinlerarası diyalog operasyonuna bile hizmet verebiliyor; yaşayan siyasi veya dini liderlerini ikinci peygamber olarak görebiliyor ve onun için şükür namazı dahi kılabiliyor.

İşte bu din dışı algılamaların gelişmesine sebep, Diyanet İşleri’nin halkı aydınlatma görevi yapacak yerde bu hurafelere hizmet eden insanları görevlendirmesidir.

Türkiye’ye yazık oluyor dostlar.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=12430
Millet uyanır mı?
Altemur Kılıç

Tarifsiz acılar içindeyim...
Gericiler, cemaatler, bölücüler; ABD’nin “teknolojik” desteği, AB’nin payandası, işbirlikçilerin gayretleriyle Atatürk’ten, Cumhuriyetinden ve Ordusundan, devrimlerden öçlerini alıyorlar. “Karşı Devrim”, artık son aşamasına ulaştı. TSK, psikolojik savaşla dize getirilmekte!

Bu, “asimetrik” olmaktan çoktan çıkmış “psikolojik” savaşta, Ordunun içine nifaklar sokmak ve açık söylemeli, mesela astsubayları tahrik etmek de var. Bu “savaş” taki bir başarılarıyla övünüyorlar; “halkın TSK’ya güveni azaldı” diye.
Maalesef doğru.
Vatanseverler bile “Askerlere o kadar yakın görünmeyelim” diyesiler. Yoksa maazallah onları da içeri tıkarlar gibilerden!Kozmik kamyon“Psikolojik savaşta” yeni bir “Kamyon” aracı!
Ankara’da, TSK’nın mühimmatını taşıyan bir kamyon, polisler tarafından “yakalanıyor”.
Savcılar tarafından “sorgulanıyor”!

Fikret Bila yazmış: “Bu olay, asılsız ihbarlarla TSK’ya nasıl zarar verilebildiğini, TSK’nın nasıl bir baskı altında olduğunu açığa çıkarmış oldu. Ve devlet kurumları arasında olması gereken güvenin yerini kuşkuya bıraktığını kanıtladı.
”Suskunluk “Genelkurmay çok konuşuyor” derlerdi, şimdi suçlamalar karşısında,önce müphem açıklamaları ve sonra anlaşılmaz suskunluğu, “ikrar” ve teslimiyet olarak yorumlanmakta! Mâlum birileri “kazandık” diye sevinçten ellerini ovuşturuyorlar.Elbette ki normal şartlarda Albay Çiçek’in imzasından, Balyoz iddialarına kadar, her konuda soruşturmaların sonunu beklemek ve yargıya güvenmek gerek! Ordunun yıpratılmasından şikâyetçi idik, şimdiyse açıkçası, psikolojik savaşın başarıya ulaşmış olmasından ve Ordunun psikolojisinin bozulmuş olmasından endişeliyiz! Elbette sonunda, önce Yüce Allaha ve sonra yüce yargıya güvenmemiz gerek. Ama ilk safhada hangi yargıya? “Ergenekon” savcılarının, Erzurum yetkili savcılarının “adaletine” mi?
Haydi, güvendik diyelim sonunda her alanda gerçekler ortaya çıkacak, suçlular varsa cezalanacak, suçsuz mağdurlar aklanacak. Ancak aylarca hatta yıllarca uzayacak bu “süreçte” olanlar olmuş olacak. Cumhuriyet ve Ordusu onarılmaz yaralar alıyor.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Ergenekon Davasının” mahzurlarını, hukuk ve adalet ihlallerini açıkça anlattı. Sonunda aklanacak olanlara “Pardon” demek yetecek mi diye soruyor! Bu suçsuz insanların kaybettiklerini kim nasıl onlara geri verecek? Orduya karşı baş kışkırtıcılardan Mehmet Ali Birand bile, herhalde “sonunda kabak benim de başımda patlar” endişesiyle olacak, “Sivil kesim artık, askeri rahat bırakmalı” diyor.

O “siviller” kendisi gibiler.
Ama öteki tarafta, şu sırada Atatürk’e sarılmak ihtiyacını duyan vatanseverler var.
Var ama onların endişelenmeleri yetmiyor, çünkü önce aynı silahlarla dövüşmüyoruz.

Karşımızdakilerin teknolojilerini ve psikolojik savaş yöntemlerini, Kurmay subaylarımız bilirler de, bunları karşımızdakilerin yaptıkları gibi alçakça kullanmayı onurlarına yedirmezler.
Onlar hakikaten “şovalyedirler, arkadan vuramazlar”!
Ve şu sırada, bizler birlik değiliz.
CHP içine nifak sokulmakta.
Baykal ve Kılıçdaroğlu arasındaki rekabet kışkırtılmakta!
CHP’nin MHP’nin tehlike karşısında ortak cephe kurmaları gerekirken maalesef küçük politika hesapları var.
Ve ne acıdır ki Milliyetçi MHP’nin, şu sırada Orduya tam destek vermesi gerekirken,
Sayın Devlet Bahçeli bu konuda ikircikli! Orduya karşı mesafeli durmayı yeğliyor! Birinci Cumhuriyetle, liberal aydınların kurulmasını istedikleri
2. Cumhuriyet arasındaki şu dönemi, Osmanlının “Fetret” devrine benzetmek mümkün, ama ileride tarihçiler bu dönemi muhakkak “Gaflet ve İhanet” devri olarak adlandıracaklardır!

Cumhuriyetin ilk yıllarında Kurtuluş Savaşı hakkında, “Bir Millet Uyanıyor” adlı bir film yapılmıştı.
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun eserini Muhsin Ertuğrul senaryolaştırmış ve yönetmişti.

Çocukluğumuzda bu film bize çok heyecan verdi ve uyandık!
Şimdiyse, uyurgezer olduk.
Uyan Türkiyem, uyanın Atatürkçüler; rüyalarımız, hayallerimiz çoktan korkulu rüyaya dönüştü, sonunda kâbus olacak!

Uyanın, yoksa gelecek kuşaklar bize lanet okuyacaklar!

Atatürk ve silah arkadaşları soruyorlar: “Biz kazandıklarımızı, alçaklara teslim edin diye mi size emanet ettik”

...Uyanalım, çıldıralım ve de dirilelim artık!