Thursday, December 18, 2008

Emperyalizmin yıkmak istediği iki miras

Yasar Nuri Ozturk
(TBMM 23 Nisan 2006 olağanüstü toplantı konuşması)

“Değerli milletvekilleri; Atatürk’e dinmez bir hınç ve kin duyan Batı, irticaî hareketleri, anti-emperyalist Atatürk Cumhuriyeti’ni kundaklama aracı olarak sürekli kullanmıştır ve kullanmaktadır.”

İslam dünyasında, emperyalizme karşı mücadele ederek onu mağlup edip ona rağmen devlet kuran tek ülke Türkiye’dir. Tek kişi ise Mustafa Kemal Atatürk. Onun içindir ki emperyalizmin temsilcileri, uzantıları ve dahildeki hizmetçileri Atatürk’ü içlerine asla sindiremiyorlar, onu yıkmak ve yok etmek için dört koldan saldırıyorlar.”

Atatürk devriminin sağladığı muhteşem gelişme, Batı’daki benzeri gelişmelerden daha fazla bir şeydir. Çünkü Batı’da böylesi bir gelişme, dinin insan hayatından tümden kovulmasıyla sağlanmıştır. Oysaki, bizde bu gelişme, dinin gerçeği ve ruhuyla kucaklaşan bir gelişmedir.
Bu gerçek göz önünde tutulduğunda şunu söylemek bir vicdan borcu olur: “Türkiye Cumhuriyeti sadece bizim için değil, bütün İslam dünyası için bir tür ‘kutsal emanet’tir.”

“Demokrasi ve ilerleme adına İslam dünyasına bugün nelerin reva görüldüğüne bakarsak bu emanetin anlam ve önemini daha iyi kavrarız. Bu emanetin anlamlarından biri de, bağımsızlık, demokrasi ve gelişmeyi, emperyalizmin boyunduruğuna girmeden sağlamış olmaktır.”

Atatürk, emperyalizme karşı mücadelede İslam’ın ve Müslümanların istiklal, şahsiyet ve direnişini feda etmeden demokrasiyi ve ilerlemeyi sağlayabilen tek liderdir.”

“Emperyalist ruh ve emellerini, bugün, küreselleşme perdesi altında yaşatan Batı, işte bu yüzden, İslam dünyasında iki mirası kendisi için çok ciddi engel olarak görmekte ve bu iki mirasın tahribini siyaset ve stratejilerinin esası yapmaktadır:

1. Muhammedî miras yani İslam,

2. Mustafa Kemal mirası yani Atatürk cumhuriyeti.

Egemenliğimizin Kurtuluş Savaşı’nda ve bugün temel ve yıkılmaz direnç kaynağı olan bu iki miras çeşitli bahaneler, operasyonlar, müdahalelerle yozlaştırılarak etkisizleştirilmek istenmektedir. Türkiye bu iki mirasın en dirayetli coğrafyası olduğu içindir ki, BOP ve benzeri sömürü ve istila projelerinin öncelik ve ivedilikle hedefe yerleştirdikleri ülke olmuştur.”

Türkiye, sadece anavatanı olduğu Atatürk mirasına yönelik tahribin değil, İslam mirasına yönelik tahribin de temel hedefidir. 11 Eylül sonrasının din ve özellikle İslam ekseninde seyreden siyasetlerinden en büyük ıstırap payını Türkiye almaktadır. Gelişmeler iyi niyetle değerlendirilseydi bunun tamamen tersi olacaktı. Ama olamamıştır.”

İslam mirasını çökertmek için Muhammed’in devrinin bittiğine ilişkin kampanyalar açıldı. İki strateji belirlendi: 1. Hz. Muhammed’e hakaret, 2. İsa’yı tek kurtarıcı olarak geri getirmek. “Birinci strateji, Müslüman düşmanı batılılara çizdirilen karikatür hakaretleriyle yürütülürken ikinci strateji, Türkiye’deki dinci cemaatlerin İsa methiyeleriyle kotarıldı.”

“BOP Projesi’ne bir peygamber lazımdı, o, ‘yeniden gelecek İsa’ olarak belirlendi. Bir kitap lazımdı, o da, İncilleştirilmiş Kur’an olacaktı.”

İslam mirasının tahribi sadedinde ‘dinler arası diyalog, karma namaz, Kalvenist ve Protestan İslam’ denemelerinden sonra Kur’an’ın İncilleştirilmesi süreci açıldı.”

“Atatürk mirasına yönelen şer, tahribatını üç hakaretle öne çıkarmaktadır:

1. Kişiden söz ettiğinde Atatürk’e hakaret,

2. İlkeden söz ettiğinde laikliğe hakaret,

3. Kurumdan söz ettiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakaret. “Türkiye’yi ve Türk devletinin egemenliğini tahrip siyasetlerinin saldırı hedeflerinde daima bu üç değer vardır. Milletimizin, bu zalim saldırıyla ilgili hâkim kanaati şudur: “Atatürk mirasını bir direnç gücü olmaktan çıkarıp Anadolu’da 1071 Malazgirt Savaşı’ndan beri sürdürülen kavgayı tamamlamak istiyorlar. Kavganın Batı hesabına tamamlanmasını Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda engelleyen ise Atatürk’tür.

O yüzden egemenliğimizi tacize yönelik bütün sataşmaların ilk hücum hedefi Atatürk olmaktadır.”

“Değerli arkadaşlarım; “Batı, bir kin ve inat uğruna akıl almaz çelişkilerin girdabına düşmektedir.
Bir yandan Türkiye’de ‘İslamofaşist bir gelişmenin Atatürk rejimini yıkmak istediğini söylemekte, öte yandan Huntington kuramları ve Avrupa Parlamentosu raporlarıyla bize ‘Atatürk’ten vazgeçin’ diye dayatma yapmaktadır.”

“Batı, özellikle ABD, eğer Türkiye’de İslamofaşizme doğru bir gidiş olduğuna inanıyor ve bundan gerçekten ürküntü duyuyorsa BOP meyanındaki ‘Ilımlı İslam’ projesinden vazgeçip Türkiye’nin de kendisinin de hayrına olacak yeni bir projeyi öne çıkarmalıdır. Fakat böyle bir proje, Batı tarafından üretilemez.”

“Böyle bir projeyi, İslam mirasını ve Atatürk’ü aynı yetkinlikte bilen ve bu iki mirastan insanlık, Ortadoğu ve Türkiye için işe yarar reçeteler çıkaracak birikim ve dirayete sahip olan Türk aydınları ve siyasetçileri hazırlayabilir.” http://www.turkmedya.com/V1/Pg/ColumnDetail/ColID/17855

Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'le İlişkisi...

İngilizlerin kuklası olan Sultan Vahdettin, bir süre sonra, Mustafa Kemal Paşa'ya olağanüstü yetkiler verip Anadolu'ya göndermesinin ne denli büyük bir hata olduğunu algılamış, onun Persona non grata / İstenmeyen insan olduğunu Sadrazam Damat Ferit Paşa ile Dahiliye Nazırı Adil Bey'e bildirerek, Paşa'nın derdest edilip İstanbul'a gönderilmesini buyurmuştu.

Altay GÜNDÜZ Prof. Y. Müh. İTÜ, YTÜ E. Öğretim Üyesi

Son yıllarda Atatürk'le ilgili aslı faslı olmayan bilgiler Türk halkına sunuluyor. Bu kasıtlı safsatalarla halkın Atatürk'ü yanlış algılaması amaçlanıyor. Bütün bunlar bu konuda düşüncelerimi yazmaya yöneltti.

Atatürk'le ilgili, pek bilinmeyen, görüş ve düşüncelerini içerdiği için aşağıda, Mehmet Tevfik Bey'in (Biren; 1867-1956) hatıralarından alıntılar yapacağım.

Mehmet Tevfik Bey, Osmanlı hükümetinin son döneminde aslen ve İstanbul hükümetinin sona erdiği 2 Kasım 1923'e kadar vekâleten Maliye Nâzırlığı'nı ifa etmiş; TBMM hükümetince emekliye sevk edildikten sonra, 1943 yılına dek Yüksek Mühendis Mektebi'nde ordinaryüs profesör karşılığı müderris unvanıyla iktisat ve idare hukuku derslerini vermiş bir bilim ve siyaset insanı.
Siyasetin hiçbir oyununa gelmeyen, bir ihtisas adamı olarak kalmayı tercih eden bir insan. Büyükbabamla olan işleri dolayısıyla her karşılaşmamızda bende hayranlık duygusu uyandıran ve beni etkileyen bir örnek insan.
Özellikle, gerçek devlet adamı olmak isteyenlerin, Tevfik Bey'in hatıralarını okumalarını salık veririm.

Ölümünden sonra torunu Rezan Hürmen Hanım tarafından derlenip yayımlanması sağlanan hatıralarında (Bir Devlet Adamının, Mehmet Tevfik Bey'in (Biren), II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke Devri Hatıraları, Arma Yayınevi, iki cilt, İstanbul, 1993.)

Mehmet Tevfik Bey, yakın tarihimizin bulanık bilinen kimi olaylarını gerçekçi bir yaklaşımla yazmış; II. Abdülhamit, Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa hakkında nesnel değerlendirmelerde bulunmuş. Örnekse, Mustafa Kemal Paşa için yaptığı bazı tespitleri şöyledir: "

...1919 Mayıs ayı ibtidalarında Vükelâ Meclisinde müzakere olunan işlerden biri de Mustafa Kemâl Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliğine tâyini ve kendisine verilmek üzere, müsveddesi evvelden hazırlanmış olan talimatnamenin mütelaa ve tetkiki olmuştu. Ben Mustafa Kemâl Paşa'yı yakından tanımak şerefine nail olmuş değildim

..... sadece Anafartalar'daki büyük muvaffakiyetini zamanında bittabî duymuş ve İttihad ve Terakki'ye mensub olan bir dostumdan senâsını işitmiştim......


bu kadar yetersiz malumat, Paşa'nın günün birinde Avrupalı düşmanlarımızın planlarını alt üst ve Cumhuriyet idaresi tesis edebileceği tasavvur ve tahayyüllerde bulunmak için kâfi değildi. Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliğine tâyinini ben o zaman pek tabii görmüş, sadece kendisine verilmek istenen talimatnamenin Paşa'ya vâlilere emirler vermek selahiyetine tazammum edişini garip bulmuştum ......

Hasılı karar verildi ve Mustafa Kemâl Paşa'nın memuriyetine mutazammın irade 30 Nisan 1919'da sadır oldu. .......

İşin içyüzüne çok sonra vâkıf oldum. Mevzuubahis talimatnanameyi bizzat Mustafa Kemâl Paşa'nın tertib ve teklif eylediğini, Ordu müfettişliğini, İstanbul'da bir müddetten beri hazırlamakta olduğu planın tatbiki için kabul ettiğini ve hatta Harbiye Nezâretine getirilmek istendiği halde, ordu müfettişliği ile Anadolu'ya gitmeyi tercih ve iltizam eylemiş bulunduğunu duydum.

Mustafa Kemal Paşa'nın Harbiye Nâzırlığı ile, hatta Sadrazamlıkla İstanbul'da kalması, yaptığı büyük işleri muvaffakiyetle tamamlayabilmesine imkân vermeyebilirdi. Vakıa Anadolu'daki faaliyetinin o kadar büyük bir zaferle neticeleneceği o sırada ümit ve tasavvur edilemezdi, lâkin ne olursa olsun Anadolu'da faydalı işler görebileceği muhakkaktı..."
(Cilt: 2, ss. 170- 4.) "Aynı gün (19 Mayıs 1919 kastediliyor) Mustafa Kemâl Paşa Samsun'a çıkmıştı, lâkin biz bu günün ne derecede tarihî bir ehemmiyete haiz olacağını tabii ki henüz hatır ve hayalimizden dahi geçiremiyorduk" (Cilt: 2, s. 183, dipnot.)
İngilizlerin kuklası
Öte yandan, İngilizlerin kuklası olan Sultan Vahdettin, bir süre sonra, Mustafa Kemal Paşa'ya olağanüstü yetkiler verip Anadolu'ya göndermesinin ne denli büyük bir hata olduğunu algılamış, onun Persona non grata / İstenmeyen insan olduğunu Sadrazam Damat Ferit Paşa ile Dahiliye Nazırı Adil Bey'e bildirerek, Paşa'nın der-dest edilip İstanbul'a gönderilmesini buyurmuştu. (Cilt: 2, ss. 255-7.) Tevfik Biren Bey, Vahdettin hakkında da şöyle yazıyor: "...

Damat Ferit Paşa'yı sadarete getirip bu adamı şidettle iltizamda ısrar etmesi, kendisinde var olduğunu tasavvur ettiğim dirayetle hiç kabil-i telif değildi. Vakıa zekâsı Sultan Hamid'in malul, lâkin esasen çok yüksek zekâsı kadar olmamakla beraber, diğer bütün şehzadelerin, muhtemelen hepsinden üstün ve delilikten tamamen salim görünüyordu.
Ne faide ki, kötü bir mizacın tesiri altında bulunan bir zekâ, menfi neticeler tevlit etmekten hiç hâlî kalmıyor." (Cilt: 2, s. 160.)

Örgütlenme yeteneği

Herhangi bir insani eylemin sonuçları gelecekle ilgilidir. Gelecek ise belirsizdir. Önceden tam doğrulukla, kesinlikle belirlenemez; sadece kestirilebilir (öndeyi, prediction). Nihai gerçeği hiçbir zaman bilemeyiz. Bu yüzden risk ya da tehlike, anılan belirsizliğin doğal sonucudur. Tüm insani etkinliklerin, planlamaların, tasarımların yapısında kendiliğinden kaçınılmaz biçimde var olan gizil (potansiyel) bir unsurdur. Şu halde, olabilir eylemlerden birinin seçilmesi ve gerçekleşmesine karar verilmesi, onunla ilgili riskin göze alınması anlamına gelir.

Bütün bunların bilincinde olan Mustafa Kemal Paşa, günün siyasal durumunu (konjonktür) değerlendirdi ve eyleme geçti. Olağanüstü bir örgütleme yeteğine sahipti. Yer yer düşmana karşı direnen halkı örgütledi ve yönlendirdi, düzenli bir ordu kurdu ve savaş başladı.
Bize karşı konulmaz düşüncesindeydi düşman.
Ama bir insan karşı konulmaz olana karşı çıkmadıkça, onun ne denli karşı konulmaz olduğunu nasıl bilebilir.

Riski göze aldı, karşı konulmaza karşı konulabileceğini gösterdi. Bağımsızlık Savaşı kazanıldı.

Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Yazıyı sona erdirdiğim zaman şu soru geldi aklıma: Bugün cumhurbaşkanı ve başbakan Atatürk sayesinde o koltuklarında oturduklarını biliyorlar mı acaba?

Cumhuriyet 17.12.2008

Friday, November 28, 2008

Korku Filmi Gibi

ATAOL BEHRAMOĞLU

CHP Milletvekili Şahin Mengü’nün Adalet Bakanı’na yönelik (“Cumhuriyet” dışındaki gazetelerde göremediğim) soru önergesini okumuş olmalısınız.
CHP’li milletvekili, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak Adalet Bakanı’nın yanıtlaması isteği ile soruyor:
“Müsteşarınız aracılığı ile soruşturmaya müdahale ettiğiniz doğru mudur? Levent Adliyesi’nin üst katında Ergenekon soruşturması iddianamesini hazırlamak için özel bir birim kurulmuş mudur?”
Adalet Bakanı’nın görevi iddianame hazırlamak ya da hazırlatmak olmadığına göre Bakan Şahin bu soruları ya hiç yanıtlamayacak ya da soru yönelteni iftiracılıkla suçlayacaktır.
CHP’li milletvekili devam ediyor:
“Levent Adliyesi’nin üst katında iddianame yazım çalışmalarına katılan sivil uzmanlar var mıdır, var ise kimlerdir? Bunlara iş karşılığında ne kadar para ödenmiştir, veya ödenecektir?”
“İddianame ile ilgili yeni savcılar görevlendirilmiş midir?”
Bence Sayın Mengü’nün sorularında eksik kalan bir yan var. Bu iddianamenin hazırlanmasında acaba yabancı istihbarat servislerinin, örneğin -adı çoktandır her nedense unutulur gibi olan- CIA’nın herhangi bir katkısı olmuş mudur?

Bakan Şahin bu soruları da yanıtlamayacak, önerge sahibini suçlamakla yetinecektir.
Kılıçdaroğlu gibi Mengü’nün elinde de umarım sağlam belgeler vardır ve ilgili bakanı TV kameraları önünde tartışmaya çağırarak ikinci bir Mir Fırat olayının kahramanı olur.
***
Yukarıdaki soruların anlamı, ülkemizde hukuk devleti kavramının yok edilmekte, yargı erkinin yürütmenin buyruğuna verilmekte, özetle de yargı bağımsızlığının tümüyle ortadan kaldırılmakta olduğudur.


AKP hükümeti yandaş savcı ve yargıç kadroları oluşturarak kendi hukuk sistemini yerleştirme yönünde yol alıyor. Ergenekon bunun çok açık bir örneği. Dikta dönemlerinde bile az rastlanır bir örnek. Özgürlüğünden 18 ay sorgusuz sualsiz yoksun bırakılan kişi ilk duruşmada kanıt yetersizliğinden serbest bırakılıyor. Buna da şükür demek gerekir… Çünkü bir 18 ay daha içeride kalabilir ve Ergenekon diye anılan, benzeri hiç görülmemiş bu dava bakımından bunda yadırganacak bir yan olmazdı..
***
CHP’li milletvekilinin yukarıda sıraladığım soruları yeterince ürkütücü olmakla birlikte yazının başlığını tam olarak belki hak etmiyor. Buna karşılık sona bırakılan bir soru gerçekten de korku filmlerini çağrıştırıyor. Çünkü soru sahibinin yanıtını istediği şey eğer gerçekse, bu ancak korku filmlerinde ya da en uğursuz dikta rejimlerinde olabilir:


“Silivri Cezaevi içindeki kameralardan alınan görüntüler cezaevi yöneticileri ve bunların dışında kimler tarafından izleniyor? İnternet üzerinden bu görüntülerin Başbakan ve Bakanlar tarafından izlendiği doğru mudur?”

Evet, doğru mudur?

Eğer doğruysa ülkemizdeki siyasal sistemin adı demokrasi değil diktatörlüktür. Hem de üçüncü dünya ülkesi diktatörlüğü… Cezaevinde kurulmuş bir mahkeme salonunda alınan görüntüleri izleyen bir başbakan ve çevresini düşünün. Bu topluluğun bu sıradaki görüntüsünü göz önüne getirin. Üçüncü dünya ülkesi diktatörlüğü derken düşündüğüm şey daha iyi anlaşılacaktır…
***
Korku filmi senaryosu burada da sona ermiyor… 20.11.2008 tarihli “Cumhuriyet”te yer alan “Türkiye İçin 100. Yıl Senaryoları” başlıklı bir başka haberde, 2023’te 100. yaşına basacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geleceği için bir ABD üniversitesince bir rapor hazırlatıldığı, raporda yer alan birkaç senaryodan en olası görülen ilkinde şöyle denildiği bildiriliyor:

“Cumhuriyetin 100. yıldönümünü kutlayan Türkiye, Atatürk’ün hedeflediğinden çok daha muhafazakâr bir ülkedir. Şeriat ile yönetilmez, ancak İslami muhafazakârlık yerleşik baskın bir güce dönüşmüştür. 2011 seçimlerini yine AKP kazanır. CHP marjinalleşir (iyice küçülür). 2011’de Abdullah Gül Anayasa Mahkemesi’ne İslami yönlü yargıçlar atar. 2014’te halk arasında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini Tayyip Erdoğan kazanarak cumhurbaşkanı olur. Erdoğan 2019’da yeniden cumhurbaşkanı seçilir.” Vb…
***
Bir kısım duyarsız ya da çıkarcı aydın, arada bir kaygılanır gibi olsa da, alkışlarıyla destek, hatta akıl veriyor…

Toplum, büyük çoğunluğuyla, kurbanın kendisi olduğundan habersiz, filmin sessiz izleyicisi…
Tıpkı bir yılanın, bir başka vahşi yaratığın, yutmadan, parçalayıp yok etmeden önce, korku salıp büyülemişçesine hareketsiz bıraktığı bir tavşanın tıpatıp benzeri olarak…
ataolb@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet 22.11.2008

Bu öyle "masum" denebilecek bir "kurgu" değil Can...

OKTAY EKİNCİ
Can...
Mustafa'ya tepkileri okudukça "ilk tanıdığım" 80'li yıllardaki Can'ı anımsıyorum...
Muğla'ya, konuşma yapması için davet etmiştik. 12 Eylül'ün susturulmuş toplumuna öylesine "genç" umutlar vermişti ki...
İlerleyen yıllarda da hep o umut veren "aydınlık gencimiz" oldu.
Bir yazısındaki "ortaçağ karanlığı" benzetmesinden ötürü, "ama Can, bizim Anadolu'daki ortaçağımız aydınlıktı; karanlıkta olan Avrupa'ydı..." dediğimde, zarif teşekkürü de güven vericiydi...
Keşke şu, en hoşgörülü olanımızı bile kızdıran, adeta "zorlama" izlenimi veren "tuhaf" özel yaşam sevdasına kapılmasaydı?
Can böyle değildi...
Akbalları üzmemek
Ben en çok Oktay Akbal'a üzüldüm.
Cumhuriyet edebiyatımızın çınarı, dünyanın en yumuşak insanı, yüreği hep yurt ve insan sevgisiyle atan koca yazarımız, kim bilir ne kadar sarsılmış ki şunları yazmış;
"O adını bile anmak istemediğim genç adam sırtını kimlere dayayarak, kimlerden çıkarlar hesaplayarak kalkışmış bu işe... Yazık etmiş kendine... geleceğini, kişiliğini bir yana atarak!.." (09 Kasım 2008-Cumhuriyet)
Ulusal onur kalemlerimizi böylesine üzmeye hakkımız var mı? Cumhuriyetin neferlerine 70. yılda böylesine gerilimler yaşatmak, Can'ın o hep "saygı"lı haline yakışıyor mu?
Üstelik Ayşe Arman'a da diyor ki: "Tabu nedir şimdi anladım." (Hürriyet-09 Kasım 2008)
Yaşamlarını tabuları yıkmaya adayanlarımıza bu söylenmez. Asıl, Atatürk düşmanlarının "tabu kafalı" olduklarını Can bile kim bilir kaç kez yazmıştır...
NTV'deki 'Neden'?
Peki "neden"?..
Soru işareti büyüdükçe, NTV'deki "Neden?"e takılıyorum...
Bence 'Mustafası'nı da 'Neden'deki Can' yarattı...
Ekrandaki şu "hesaplı kitaplı"; dahası "kararsız" ve "içten"liğini yitirmişçesine sesi titreyen adam, Can mıydı?...
Programda "gerçek neden"ler söylense bile ille de "belirsiz" bitirmesi; gerçekleri açıklayanları çileden çıkartıp "saptıran"ları memnun etmesi "neden"se, Mustafa'nın nedeni de o olmalı...
Üstelik aynı "gerçek"leri kendisi de çok iyi bilmesine rağmen...
Nitekim "diktatör" vurgulamasını savunurken diyor ki; "O dönem bütün dünya basınında diktatör olarak geçiyor. Buna karşı bir duruşumuz olmalıydı..." (Milliyet-07 Kasım 2008)
Güzel ama o "duruş" filmde hiç yok!
Benim bildiğim Can, "O dönemin emperyalist basınında dünyaya diktatör olarak tanıtıldı... Zaten başka türlü bir lider yoktu ki.." demeliydi.
Mustafa'nın en yakınlarını bile gözden çıkarmasının "olağan" sayılması gerektiğini de şöyle belirtiyor; "Hiçbir lider kendine ihanet edeni affetmez. Kaldı ki Atatürk, affetmiştir de..."
Oysa "Belgesel"inde o affedilenlerden bir kişi bile belgelenmediği gibi; Mustafa'nın ezdikleri de "hain"ler olarak değil, yine Can'ın seçtiği sözcükle "muhalefet" olarak tanımlanıyor.
Hem de "bizim programımız CHP programıdır" derken...
Bu öyle "masum" denebilecek bir "kurgu" değil Can...
Yazık olmuş...
Can'ın yazılarındaki "satır araları" ustacadır. Belli ki Mustafa'da da aynı ustalığına güvenmiş ama tarihe yön veren bir yaşama "aykırı saplamalar" yapmaya kalkışınca fena halde tavsamış...
Oysa bu "sokuşturmalar"ını ayıkladığınızda, geriye kalan Mustafa'ya hayran olmamak mümkün mü? Akbal haklı. "Yazık olmuş" o güzel başlangıca, o muhteşem görüntülere, hatta Bregovic'in müziğine..
Filmde Atatürk'ü "son nefesini verdiği mekân"da seslendiren Yetkin Dikinciler demiş ki; "O'nun verdiği son nefes, bizim hâlâ alıp verdiğimiz nefestir..."
Senin de öyle Can; yeter ki ciğerlerine başka nefesler çekme...
ekinci@cumhuriyet.com.tr


Can Dündar'ın 'yıkılma' belgesi
DENIZ SOM
PİYASADA "romantik belgeselci" olarak anılan Can Dündar bir gazetesinin magazin ekine poz vermiş ve "Hakikaten hayatta bir şeye dikkat ettiysem o da tüccar olmamaktır. Zaten anlamam. Benim yakın çevrem çok iyi bilir ki, ben harflerle düşüp kalkarım, rakamlarla değil" demiş. Ancak belgelerle konuşanlar da 1997 yılında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'na gönderilen üç sayfalık "teklif mektubu"ndan söz ediyor. Uğur Mumcu belgeseli için vakıftan 415 bin dolar istemiş Can Dündar. Ve Uğur Mumcu'nun TRT'nin dolandırılması olayında Can Dündar hakkında 1992'de yazdıkları: "Geldi buraya, şu köşeye oturdu. 'Abi ben yıkıldım. Mahvoldum. Mehmet Ali'nin (Birand) böyle olduğunu bilmiyordum' filan. Sonra 'Ben daha gencim. Lütfen beni bunlardan ayırın, bir tutmayın. Ben bu işleri hiç bilmem' dedi. Ben de 'İyi, tamam' dedim. Gitti, Ama sonradan anladık ki, meğerse Mehmet Ali'nin koltuğuna yıkılmış."
Cumhuriyet 12.11.2008

Monday, November 24, 2008

Mustafa Kemal’in insani yanlarını, özünü, bağımsızlıkçı, isyancı, halksever ve yurtsever yanını öne çıkarmıyor Can Dündar, çarpıtıyor, çarpıtıyor…

Can Dündar’ın filmi bana göre bir rezalettir. Yazık! Yazık!
MUSTAFA MISTIK!
Abdullah Gürgün

Can Dündar’ın ”Mustafa” filmini görenlerin sayısı bir milyonu aşmış. Olumlu olumsuz yazılar, eleştiriler, övgüler, sövgüler sürüyor.

Dündar filmi yerenlere hemen ”Filmi gördün mü?” sorusunu yöneltiyor. O nedenle hemen belirteyim. Ben filmi izledim. Üstelik yıllarca İsveç Devlet Televizyonu’nda ve İsveç Devlet Radyosu’nda (Dündar’ın ustası Mehmet Ali Birand da bizim Brüksel muhabirimizdi) belgeseller yapmış, halkla ilişkiler, gazetecilik ve film eğitimi almış bir belgeselci ve gazeteciyim. O
nedenle kendimde bu filmin eleştirisini yapma hakkını fazlasıyla görüyorum.

Yine baştan söylemeliyim: Yetişkinlere filmi görün ya da
görmeyin demek istemiyorum. Ancak çocukların izlemesini uygun bulmuyorum. İsveç’te
bu filmi 15 yaşından küçük çocukların görmesi yasklanır. Türkiye’de de
çocukların görmesini sakıncalı buluyorum. Nedenini açıklayacağım. Elden
geldiğince de üzerinde durulmamış olan noktalara değinmeye çalışacağım.

Filmi izledikten sonra Can Dündar’ın kalemini çok ustaca kullandığı ve film zanaatını da iyi öğrenmiş olduğu konusunda kuşkum kalmadı. Filmde sözcükler seçilerek ve eksik bırakılarak kullanılmış. Sözün gerisini düş gücünüzü kullanarak kafanızdan tamamlayacaksınız. Film görüntü sanatı olduğuna göre ”bir resim bin sözcüğe bedeldir” diyerek olayı kafanızda ekillendireceksiniz. Dündar amaca uygun mükemmel bir ticari film yapmış. ”Efendim iyiniyetinden kuşkumuz yok AMA şu hataları yapmış” gibi bir yaklaşımı ben ne yazık ki paylaşmıyorum. Can Dündar attığı her adımı bilerek profesyonelce atmış.

Filmin adına belgesel deniyor. Bana göre belgesel değil, kurgu. Gerçeklerden yararlanılarak yapılan bir kurgu film. Can Dündar fılmde hem belgesel hem de kurgu filminin ögelerinden yararlanmış Canlandırmalar yaparak filmi etkili hale getirmiş. Şekil olarak belgesel kurgu film diyebiliriz. Belgesellerin de aynı zamanda bir kurgu olduğunu, öznellik taşıdığını unutmayalım. Örneğin bir kişiyi pencerenin önüne oturtup konuşturuyorsunuz, yüzü karanlıkta görünmez. O zaman adam devlet sırrı açıklıyor gibi bir etki yapacaktır. Bir de adamı güllük gülistanlık yerde konuşturuyorsunuz. O da neşeli mutlu bir hava verecektir. Burada açıkça yönetmenin öznellliği
belirleyici olmaktadır. Adam aynı şeyleri söylese bile etkisi değişecektir.

Diğer bir örnek olarak da kendi sesini kullanmasını verelim. Can Dündar’ın sesi amacına uygun bir ses. Ağlıyor mu gülüyor mu, ciddi mi değil mi anlaşılmıyor. İzleyiciyi uyuşturan bir ton kullanıyor. Yeri geldiğinde alay ediyor ama ciddi sanıyorsunuz. Ya da tersi. Şimdi siz bu filmde
söz gelimi tok sesli tiyatrocu Mazlum Kiper’i kullansanız izleyici coşar.

Müşfik Kenter’in yumuşak, müşfik sesini kullansanız Mustafa Kemal’e büyük sevgi
duyar. Can Dündar kendi amacına uygun ses oynaklıklarıyla okuyor. Sonuçta büyük bir başarıyla güvenilmez bir film kahramanı yaratılıyor.


Can Dündar zanaatını usta bir terzi gibi icra etmiştir. Müşteriye istediği kumaştan, istediği model ve bedenine oturacak giysi yapmak da her babayiğidin işi değildir. Filmi beğenenlere, beğenmeyenlere ve orta yolculara da bakarak müşterinin kim olduğunu bulabilirsiniz. Yakında İngilizce alt yazılı ya da dublajlı olarak MOUSTAPHA adıyla yurtdışına satılırsa çok

beğenileceğine eminim. Ancak Dündar’ı aşırı işbirlikçi bulup alay edenler de çıkabilir. Batılının hepsinin yalakalardan hoşlanacağını savlamak da aymazlık olur.

Dündar filminde çok kullanılan bir dramatürgi modelini uygulamış. Bu model bir devenin üst tarafının yandan görünüşüne benzer. İlk önce devenin başındaki kısa kaviste ilk vuruş yapılır. Filmin ana fikri/ana çizgisi hakkında fikir veren kısa çarpıcı ilk bölümdür. Sonra olaylar
geliştirilir, çatışmalar, çelişkilerle heyecan doruğa çıkarılır. Bu doruk devenin hörgüçüdür. Sonra çelişkiler çözülmeye başlar, inişe geçilir, olaylar dinginleşir ve sona gelinir.

Dündar’ın ilk girişteki vuruşu korkunçtur. Gerçekten korkunçtur. Bir korku filminin girişidir. Nasıl?

Mustafa Kemal’in bir ağabeyi üç yaşındayken ölmüş. Deniz kıyısında kumsala gömmüşler. Bir gece rüzgar fırtına kumları uçurmuş. Ortaya çıkan bebeği çakallar yemiş. Bu sahneyi Can Dündar bir Drakula filmi gibi canlandırmış. Karanlık feci bir gecede mezar başında dolanan çakallar… Ve bu resimlerin üstünde ağlar gibi konuşan titrek bir Can Dündar sesi…

Drakula’da Türkleri kazığa oturtan Kazıklı Voyvoda’dan
esinlenerek yaratılan bir kahramandır. Şimdi de Mareşal Gazi Mustafa Kemal
Atatürk’ten esinlenerek yapılan MUSTAFA adlı korku filmini izliyorsunuz.
”Mustafa” da daha bir dinsel içerik var. ”Kemal” ise devrimcidir (Devrimci
önderlerden Mihri Belli de Yunan iç savaşında doğal olarak Kapetan Kemal kod adıyla
anılıyordu).

Filmi izleyen çocuklar bu sahneden korkmazlar mı? Şimdi bu ilk vuruşun filmin içeriği için verdiği mesaj nedir? ”Bu aile uğursuz, lanetlenmiş bir ailedir!” Öyle mi?

Böyle bir olay olmuş mudur? Hiç mezar kazacak yer kalmadı da o sahile mi kazdılar? Rüzgar
nasıl o toprakları kaldırmış atmış? Çakallar sahile inerler mi? Bunları ben
bilmiyorum ama bildiğim birşey var: Kendini bilen hiçbir gazeteci ya da
belgeselci böyle bir olay olmuşsa bile bunu koymaz. Neden koymaz? Çünkü hiçbir
etik anlayışa uymaz… Kendinizi o ailenin yerine koyun. Çocuğunuzu mezarında
çakallar yiyor. Bunu göstermek delikanlılığa da uymaz, insanlığa da. En hafif
deyimiyle ayıptır, utanmazlıktır. Buna” belden aşağı vurmak” da diyebiliriz.

Can Dündar sesini titreterek anlatmaya devam ediyor. Mustafacık bu öyküyü dinleyerek büyümüş, kendini çok yalnız hissettiği için kendisine ayrı bir yuvacık yapmış. Hep oraya sığınırmış. Aklıma çocukluğumda evimizin arkasındaki boşluğu kendi mekanım olarak kullandığım geldi. Duvarlara ağaç dallarından, tahtalardan yaptığım oyuncakları, tabanca ve tüfekleri dizdiğimi anımsıyorum. Evcilik de oynardık. Ama Mustafa yalnız ve bunalımlı çocuk olduğu için evden kaçıp sığınıyormuş oyuncak evine.

Sonra dayısının oraya göçmüşler. Orada dayısının tarlasında kardeşi Makbule ile karga kovalıyormuş. Onu da güzel canlandırmış, kurgulamış. Ama tarlada değil kırlarda koşuşuyorlar. Ekin diye birşey yok ortada. Her yer çiçek. ”O kadar kusur kadı kızında da olur”, diyelim. Yalnız bu bölüme, bir gün kardeşinin kafasına yoğurt çanağını geçirdiğini de koyabilirdi ve ”Bunalım geçirdiği için çok asabiydi” diye de bir söz söyleyebirdi. Filmin sonunda gösterdiği yalnızlıklar içindeki Atatürk’ün bunalımlarına neden olarak, Freudçu bir yaklaşımla, bu çocukluk günlerindeki sorunları gösterilebilirdi. Unutmuş olmalı.

Bu sahnelerde Mustafa’yı bir Yunan çocuğu oynatarak canlandırmış. Tesadüfen olabilir mi? Hayır. Bence Can Dündar’ın orada ince bir mesajı var. Bazı Atatürk düşmanlarının ”Yunan tohumu” küfrüne göz mü kırpıyor? Yoksa yurtdışına satışta Yunan dostluğu diye yurtturma amacı mı taşıyor? Ama bunları söylediğinizde alacağınız yanıt”Ne var canım, ırkçımısınız?” olabilir.

Yeri gelmişken söyleyelim, filmin müziğinin de Goran Bregovic’e yaptırılması da tesadüf değil aynı ticari kafanın ürünüdür. Türkiye’de film müziği yapacak müzisyen yok mu? Var. İşte Cannes Fim Festivali’nde Yol filminin müziğiyle en iyi müzisyen ödülünü almış olan Zülfü
Livaneli. Müzisyenimiz var ama bence hesap gene başka ve Zülfü o hesaplara uymuyor.

Okul döneminden askerlik maceralarına, İstanbuldaki aylak gençlik günlerine, Suriye’ye sürülmesine geçiliyor. Daha sonra Vahdettin’in yurtseverliği, Mustafa’yı Samsun’a yollayışı, Mustafa’nın Vahdettin’e ihanet edip kafasına göre takıldığı, Kazım Karabekir’in geldiğini duyunca yüzünün korkudan nasıl solduğu, inek sürüsünü düşman zannedip ödünün koptuğu ve
karanlıkta uyuyamadığı ballandıra ballandıra anlatılıyor. Sonunda bu korkak adam Mustafa zafere ulaşıyor. Burası filmin doruk noktasını oluşturuyor. Zaferden sonra inzivaya çekiliyor. Saraylarda zevk-ü sefa içinde emekli yaşamına başlıyor. Rakılar, cıgaralar, hatunlar! Yiyelim içelim eğlenelim! Yan gelip yatıyor, tarih kitapları okuyor. Vakit doldurmak için de Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’nin mana ve ehemmiyetini anlatmaya çabalıyor.

Yalanlar, yanlışlar, saptırmalar, çarpıtmalar… Bunlar yeterince ele alındığından bunlara değinmiyoruz. Gözden kaçan ufak bir noktaya dikkat çekelim yalnız: Mustafa Kemal’in tarih ve dil konularına olan ilgisi ”emeklilik(!)” döneminden çok önceleri de vardır. Daha Suriye’de bulunduğu sıralar dilci bir gençle tanışır: Agop Bey. O sıra Agop Bey Doğu cephesinden
sürülen Ermeni kökenli genç bir yedeksubay askerdir. İngiliz esirlerle konuştuğu için casusluk ettiği şüphesiyle getirilir. Mustafa Kemal kelepçeleri çözdürür durumu sorar Agop beyin suçsuz olduğunu anlar. Agop Beyin cebinden Almanca yazılmış Türk Dili Gramer kitabı çıkar. Alman subaylara Türkçe öğretmektedir. Mustafa Kemal ile Agop Bey dil ve Latin alfabesi üzerine sohbetler yaparlar. Latin alfabesi, dil, tarih konuları o zamanlardan aklındadır Mustafa Kemal’in. O Agop Bey de işte daha sonraları Türk Dil Kurumu’nun başdanışmanı olan Profesör Agop Martayan Dilaçar’dır. Ve soyadı Dilaçar’ı Mustafa Kemal’in önerisiyle alır.

Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verilmesi de Agop Bey’in önerisiyledir. Agop Bey Atatürk’ün ölmeden son görmek istediği kişilerdendir. ”Dil çalışmalarını aksatmayın” der son günlerinden birinde. Can Dündar’ın ayyaş adamı ölüm döşeğinde bile bir sürü memleket meselesi arasında dil çalışmalarını da
görmektedir.

Can Dündar bunları bilmez mi? Bilmezse niye öğrenmez? Bilirse niye söylemez?

Dündar’ın yine sesini bir hoş ederek,Mustafa Kemal’in Hilafeti kaldırmasın nedeninin çocukken hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamı olduğunu öne sürmesi beni yerimden hoplattı. Burada kahkahayı basmaktan ve ”Ohaaa! Çüş birader bu kadar da olmaz!” demekten kendimi alamadım doğrusu. Okulda bize ”izleyiciyi sakın aptal yerine koymayın” derlerdi. İzleyiciyi bu
denli saygısızca aptal yerine koymak için ancak Can Dündar olmak gerekiyor galiba. O zaman benim de ”sen önce aynada kendine bak” deme hakkım doğuyor kuşkusuz.

Beni şaşırtan bir diğer nokta da, Atatürk’ün kendisine suikast girişimi yapıldıktan sonra içlerinde yakın mücadele arkadaşları da olmak üzere pekçok kişiyi tutuklattığının söylenmesiydi. Atatürk daha sonra en yakın arkadaşlarını affetmiş, gerisini astırmış.

Can Dündar’ın romantik(!) sesinden dinliyoruz: ”Devrim yine kendi çocuklarını yedi”.

Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri sihirli bir değnek yardımıyla gerçekleştirmediğini söylemeye bilmem gerek var mı? Bu devrimleri gerçekleştirmek belki de Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirmekten zordu. Çünkü dost düşman belli değildi, en yakınındaki dostları bile engelleme peşindeydi. Devrimci ve karşı devrimci çizgi sürekli mücadele ediyordu.

Kemal yine kelle koltukta, CHP bayrağındaki altı okla açıklanan devrimci, bağımsızlıkçı, halkçı, laik, devletçi, ulusalcı, cumhuriyetçi çizgiyi savunuyor. Hilafet de, saltanat da öyle kaldırılıyor.
Başka türlü kaldırılmasına olanak var mı? Kaymak Hoca’dan intikam için bunlar yapılamayacağı
gibi en yakın arkadaşlarını karşısına alarak da olmaz. Hatır gönül tanımadan, kararlılıkla ama en geniş ittifaklar kurularak gerçekleştirilebilecek işlerdir bunlar.

Filmimizin sonlarına doğru, Atatürk’ün akşamları ud dinleyip, bir büyük rakı, üç paket sigara, 15 fincan kahve tükettiği, efkarından ağlayıp hazırladığı, dengesiz, hasta bir adam haline geldiği söyleniyor.. Af buyurun ama mahalle kocakarıları bile böyle dedikodu etmez.

Akşamdan kalma olduğum için kalkamadığım bir gün annem içki içmememi nasihat etmişti. Ben de şakayla karışık, ”Atatürk bile içiyormuş” dedim. Yanıtı çok güzeldi: ”Atatürk çok içerimişimiş emme kafası da çok çalışırımışımış. Hiç uyumaz, hep çalışırımışımış. Senin gibi akşama kadar
yatmazımışımış”.

Bir de bir çelişkiye düşüyor burada Can Dündar. Bu ayyaş adam Hatay’ı kurtarmak için yorucu bir seyehate çıkıyor. Bir bakıma intihar ediyor. Şimdi zevk-ü sefa içinde bunalımlar yaşayan adamın Hatay’ı kurtarmak için intihar etmesi nasıl olur?

Filmin sonunda yalnızlık ve Rumeli özlemi içinde ölüyor. Çok acıklı bir son!

Ve birçok izleyici duygulanıyor. Gözyaşlarını tutamıyor. Can Dündar artık amacına ulaşmıştır.

Ne izlemiştim ben? ”Mustafa Mıstık / arabaya kıstık / üç mum yaktık / seyrine baktık” gibi basit, bayağı, banal bir öykü.

Mutafa Kemal’le ilgisi yok. Mustafa Kemal hakkında bir belgesel yapacağınız zaman seçebileceğiniz o kadar çok malzeme var ki! Seçtiğiniz şeyler önem taşıyacaklar. İzleyiciye birşey söyleyecekler. Burada Osmanlı Devleti’inin yıkıntıları üzerine Türkiye Cumhuriyetini kuran asker Mustafa Kemal olmadığı gibi o cumhuriyeti çağcıl uygarlıklar düzeyine çıkaran Atatürk de yok. Can Dündar da o savı öne sürmüyor. Dündar, Mustafa Kemal Atatürk’ün insani
yanlarını İLK KEZ(!) öne çıkardığını öne sürüyor. Kendine uygun bazı
ayrıntıları yalan yanlış, çarpıtarak ortaya dökmüş, Mustafa Kemal’in insani
yanlarını, özünü, bağımsızlıkçı, isyancı, halksever ve yurtsever yanını öne
çıkarmıyor Can Dündar, çarpıtıyor, çarpıtıyor


İnsanı yaşadığı zaman, mekan ve koşullar içinde değerlendireceksiniz. İnsan Atatürk halk adamıdır. Tam anlamıyla ”delikanlı” adamdır. Biraz argo söylersek ” kıyak” adamdır. Jantidir. Mükemmel giyinir. Evet içkisi sigarası vardır. Yemeyi içmeyi sever. Hanımlarla ilgilenen, müziği dansı seven, aydınlanmacı, yurdunu halkını seven bir entellektüeldir. Bir devrimcidir. Bol bol kitap da okur, masa da kurar. Masasında karatahtanın eksik olmadığını bilmeyen yoktur. Yeri gelir müzik de dinler zeybek de oynar. Müthiş şakacıdır da. Atatürk’ün fıkralarını bilmeyen var mıdır Can Dündar’dan başka? Çağının en büyük evrimcilerindendir. Somurtan, yalnız, bunalımlı insanların işi değildir devrim yapmak. Devrim coşkulu insanların işidir. Devrim ”Hoca Nasreddin gibi ağlayan / Bayburtlu Zihni gibi gülen”lerin işidir.

Peki Atatürk hatasız mıdır? Böyle birşeyi kimse öne süremez. Ancak onu belirleyen özellikler olumlu yanları mı yoksa olumsuz yanları mıdır? İşte bir film yaparken çok ince düşünülecek noktalar bunlardır. Can Dündar da düşünmüş ve Mustafa Kemal’i Mıstık yapmayı başaracak malzemeyi yaratmış ve kullanmıştır. Bence Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten esinlenerek yapılmış bir kurgu film olarak birkaç puanı hak edebilir ”Mustafa”. Ama onun insani yanlarını ele alan bir belgesel olarak öne sürerseniz puanı sıfırdır.

Filme gelen övgü ve yergileri iki uç örnekle değinelim.
Mehmet Ali Birand pişmiş kelle gibi sırıtarak filmi göklere çıkarıyor, ”Mutlaka gidin” diyor. Atatürk’ün manevi kızı, Atatürk’ün huyunu suyunu Can Dündar’dan çok daha iyi bilen
Ülkü Hanım ise, ”Gitmeyin. Hatta bu film gösterimden çekilmelidir” diyor.

Bu kadar yazılıp çizildikten sonra isteyen gider isteyen gitmez. Filmi izledikten sonra, ”Helal olsun aldığı paralara, güzel film yapmış” demek de, ”Haram, zıkkım zehir olsun, burnundan fiti fitil gelsin verdiğim bilet parası ve kazandığı tüm paralar” demek de artık size kalmış.

Ben son olarak filmin amacı konusundaki kendi görüşümü söylemeliyim: Bu film, EVET, pekçok kişinin ”psikolojik savaş” olarak nitelendiridiği çabaların bir parçasıdır.

Irak üzerinden ABD, Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden AB tarafından kıskaca alınmış bir Türkiye’nin direnme gücünü içten kırma çabalarındandır. Ulusun özgüveni yok edilmeye çalışılmaktadır. Ulusal değerler ayaklar altında çiğnenerek ”siz adam mısınız? Sizin En kralınız bile beş para etmez” denmeye getirilmektedir. Hele Ergenekon tertibiyle (burada da malum Ergenekon destanı, terör örgütü olarak genç zihinlere yerleştirilmeye çalışılıyor) aynı zamana getirilmesi de bu planın inceliğini iyice gözler önüne sermektedir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün düşmanları ve yobazlar ona eskiden
beri ”Gök gözlü sarhoş şeytan” derler.


Buna en güzel yanıtı ünlü Hiciv ustası Neyzen Tevfik vermiştir (bir iddiaya
göre şiiri yazan Mutlu Çelik’tir).

Şöyle:

BRE MELUNLAR

Ne ararsın tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı,şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararı,içerim
İkimizde gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebebsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

Neyzen Tevfik

Can Dündar’ın filmi bana göre bir rezalettir. Yazık! Yazık! Yazık!
24 Kasım 2008

Sunday, November 23, 2008

ÖMÜR BOYU CUMHURBAŞKANLIĞI TEKLİFİNE ÇOK KIZAN ATATÜRK

Gerçek ‘insani yön’ Can Dündar’ın “Mustafa” filmindeki ’insani yön’ çarpıtmalarını, Atatürk’ün kütüphanecisinin oğlu Mustafa Kemal Ulusu ve tarihçi yazar Sinan Meydan (Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2 -http://blog.mynet.com/sinanmeydan75/yazi/ataturk_ve_kayip_kita_mu_dunya_gundeminde/92700) birer birer çürüttü.

ÖMÜR BOYU CUMHURBAŞKANLIĞI TEKLİFİNE ÇOK KIZAN ATATÜRK:
Bunu duymamış olayım
Usta Gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun ART ekranlarında canlı olarak yayınlanan Ceviz Kabuğu programında, Mustafa Kemal’in gerçek özel yaşamı, son günlerin moda deyimiyle insani yönü, bizzat kendi sözleri ve O’na yakın kişilerin anıları ile ortaya kondu. Atatürk’ün kütüphanecisinin oğlu Mustafa Kemal Ulusu ve Atatürk hakkında pek çok kitabı bulunan Tarihçi-Yazar Sinan Meydan Ceviz Kabuğu’na stüdyo konuğu oldular

Mustafa Kemal’le diktatör yaftasını yapıştırmaya çalışanlara da cevap Ceviz Kabuğu’nda geldi. Mustafa Kemal Ulusu, O’na halife olması teklif edildiği ama buna karşı çıktığını söyledi. “Atatürk’ün Yanı Başında” adlı kitapta babasının Atatürk anılarını derleyen Ulusu, Atatürk’e atılmak istenen her iftiraya bu anılardan ve Atatürk’ün kendi sözlerinden örneklerle cevap verdi:Diktatör olsa yapacağı devrimi tartışmaya açar mıydı?“Mussolini ve Hitler’e benzetenler vardı ama, O neredeyse nefret ederdi onlardan. Mussolini’ye ’tenekeci’derdi...

Babamın anılarında şöyle bir şey yer alıyor; ” Kalabalık bir sofradayız. Atatürk o gün çok keyifli... Orada arkadaşlar biraz da imalı bir şekilde, “Paşam sizi kaydı hayat (ömür boyu) şartiyle Reis-i Cumhur yapmamız lazım’diye bazı şeyler söylediler. Atatürk birden durdu... Sertleşerek, ’Reca ederim beyler, reca ederim!

Bana böyle bir şey hiç söylememiş olun, ben de duymamış olayım. Yoksa beni Kral Faruk’a mı benzetmek istiyorsunuz?

Bir daha hiçbirinizin ağzından böyle bir söz katiyen işitmek istemiyorum.” Sinan Meydan da bu konuda Meclis zabıtlarındaki bir kayda dayanarak açıklık getirdi: “Meclis zabıt kayıtlarında şapka kanunu çıkarılacakken yapılan görüşmeler var. Orada görüyoruz ki bu görüşmelerde şapka kanununa muhalefet eden, istemeyen milletvekilleri var ve bu konuyu tartışıyorlar. Bu nasıl diktatörlük ki, devrim yapacaksınız ama devrimin tartışılmasına müsaade edeceksiniz. Bunu anlamakta zorluk çekiyorum bir tarihçi olarak.” Yabancı tarihçilere itibar etmezdi Ulusu, Mustafa Kemal’in yabancı tarihçilerin Türkiye için yazdığı kitaplara asla itibar etmediğini açıkladı. Sinan Meydan bu konuda Atatürk’ün bizzat kendisinin yaptığı tarih çalışmaları olduğunu ancak O’nun bilim insanlığı kişiliğinin ve yaptığı çalışmalarının Türkiye’deki pek çok akademisyen tarafından ciddiye alınmadığını söyledi.

Hulki Cevizoğlu, Mustafa filminde yer alan bir sahnede “savaşta bir şarapnel parçası sol gözüne geldi. Bunun sıkıntısını hayat boyu çekti” şeklindeki anlatının eksik ve yanlışlığını Atatürk için nasıl bir karalama yapılmaya çalışılmasını eleştirdi.

Dedikodu ile bitirmeye çalışıyorlarCevizoğlu, “Bu bazı tarikat yurtlarında O’nu aşağılamak, küçümsemek için kullanılan ’cam göz’ diye kullanılan bazı sözlere benziyor. Hem Atatürk’ün gözü hiç görmese ne olur? Bu lafı buraya kadar getirip bırakıyorsunuz ama hani bunun devamı? Dedikodu maliyeti olmayan çok güçlü bir silah. Atom bombasından çok daha güçlü. Günlük hayatta kullanılıyor, savaşlarda kullanılıyor. Bir yere yatırım yapmıyorsunuz ama çok etkili. Dedikodu yalan olsa bile ona inanma eğilimi oluyor. Mustafa Kemal’le ilgili dedikodulara da inanıyorlar. Yalan üzerinden para kazanıyor insanlar. Satış rekorları, gişe rekorları kırıyor. Türkiye’nin en önemli değerini, madenini dedikoduyla yıkmaya çalışıyorlar” dedi. Sinan Meydan ise Atatürk’ün gözünden yaralanmasını ve bunun kimileri tarafından nasıl kullanıldığını şöyle anlattı: “Atatürk’ün yaşadığı bu olay Trablusgarp’ta oluyor.
Çanakkale’de bu olay nerdedir? Bilimsel olarak ciddiye alınmayan birtakım kaynaklar kullanılmış. Bunun kaynağı Saidi Nursidir. Siz onu kaynak olarak kullanamazsınız...

Atatürk’ün dediği gibi tarih yazanlar yapanlara sadık kalmalıdır. Atatürk konusunda kalınmadı ve kafalar karıştı...bu filmi izlediğimde tüylerim diken diken oldu. O’na bunları söylemek yapmak en basit deyimiyle günahtır.” İhtilaller genellikle gece olurAtatürk’ün çok içtiği iddialarına ise, Cevizoğlu Atatürk’ün kendi açıklamalarıyla yanıt verdi: ” Atatürk bu konuda açıklama yapmış ve şunları söylemiştir: ’Bana ülkeyi içki masasından idare ediyor diyenleri duyuyorum. Beyler! Siz de çok iyi biliyor ve görüyorsunuz ki, bu sofra sadece içki içilen bir sofra değildir. Burada tüm memleket meseleleri yetkili kişi ve dostlarla görüşülür... Tartışılır... Bu masada ben memleketin nabzını tutarım...

Bütün ihtilal ve inkılâpları geceleri olur. O yüzden ben gece oturur, uyumam. Başvekilim istirahat etsin, uyusun ve sabah da dinç ve zinde olarak vazifesi başında bulunsun.
Ben de onlardan sonra yatar ve uyurum. Ülke yönetenler takım tutmamalıAtatürk hangi takımı tutuyor sorusu da Ceviz Kabuğu’nda yanıt buldu. Atatürk’ün bu soruya verdiği cevap bu konudaki merakı gidermekle kalmayıp bugünkü siyasi ve askeri yöneticilere ayaküstü bir ders veriyor. Atatürk “Ben takım tutmuyorum. Benim gibi ülke yönetmekle sorumlu kişilerin takım tutması doğru olmaz. Tutsa da bunu açıklaması doğru olmaz... Ben eğer bir taraf desteklenecekse milli takımı desteklerim” diyor.
Altemur Kılıç, Dündar’ı evine çağırdıGel sana Atatürk’ü anlatalım dedik ama...Gazetemiz Yazarı Altemur Kılıç, Can Dündar’ın “Mustafa” filmini hazırladığını öğrendiğinde kendisini bildiklerini anlatmak için evine çağırdığını ancak Dündar’ın gelmediğini açıkladı.
Kılıç, “Ona gel bildiklerimizi anlatalım dedik ama gelmedi. Eşimle birlikte üç defa tekrar ettik bu daveti.
Bizden başka Turgut Özakman var, Atatürk’ün manevi kızı Ülkü var, İnönü’nün kızı Özden var...” dedi.

Filmi, Türkiye’de bütün değerlerin hırpalandığı bir dönemde yaşanan aksi bir tesadüf olarak değerlendiren Altemur Kılıç, şunları söyledi:

“O, o kadar büyük bir adam ki özel yaşamı kimseyi alakadar etmez. Etse de ona bir zarar veremez. Dünya Atatürk’ü büyük bir değer olarak kabul etmişken bizim bunları tartışmamız bir paradoks değil mi?”

Siyasi vasiyetiMustafa Kemal Ulusu, babasının Atatürk’ün siyasi mirasını Altemur Kılıç’ın babası Kılıç Ali’ye bıraktığını söylediğini belirtti. Ulusu’nun babasının anılarında yer alan bu konu hakkında Altemur Kılıç bilgisi olmadığını, babasının da kendisine böyle bir şey söylemediğini açıkladı. Ulusu da bu açıklama üzerine “Babamın anılarında bunun babanızda olabileceği belirtiliyor ama kesin olduğu belirtilmiyor” dedi.Ata cuma namazındaAltemur Kılıç, Atatürk’ün dindarlığı ile ilgili de önemli bir açıklama yaptı: “Atatürk hastalandığında babama ” annene söyle bana bir Yasin okusun demiş. Hastayken böyle bir şey isteyen insana dinsiz denir mi?” Mustafa Kemal’e dini konularda yapılan eleştirilerin yersiz olduğu konusunda tek açıklama Altemur Kılıç’tan gelmedi.

Mustafa Kemal Ulusu, Yüksel Aytuğ’un da köşesinde yayınladığı Atatürk’ün okul karnesinde en yüksek notunun 50 üzerinden 45’le din dersi olduğunu söyledi.

Sinan Meydan da Atatürk’ün Edirne’de görevdeyken Selimiye Camiinde cuma namazlarını kıldığını söyledi. Meydan Atatürk’ün namaz sureleri konusunda da çalışmalar yaptığını ve “Kuran okumak istediğimde Yasin suresini okurum” dediğini belirtti. Meydan şu açıklamaları yaptı:

”Atatürk’ün içinde bulunduğu tarih çalışmaları sırasında Hz. Peygamber’i eleştiren bir tez hazırlanıyor. Hazırlanan tez içerisindeki eleştiriler çok sert bir şekilde ifade edilmiş. Mustafa Kemal; ‘Hz. Peygamber’e bu eleştirileri yapan kendini ve haddini bilmezler, bizlerin tarih çalışmaları içerisinde yer alamaz’ diyor ve bu kişileri tez çalışmasının dışarısına çıkartarak sofrasından da kovuyor. Ayrıca Mustafa Kemal, pek çok kere cuma namazı kılmıştır. Edirne’de görevliyken cuma namazları için Selimiye Camii’ne gidermiş. Bunların tarihlerini belgeleyerek daha önce kitaplarıma koymuştum. Yine Mustafa Kemal’in namaz sureleri üzerine çalışmaları vardır. Bir listede yapacaklarını sıralamış ve en başına da ‘Allah birdir ve tektir’diye yazmış. Mustafa Kemal’in din ile ilgili yaptığı çalışmalar, dinin bozulmasını, yozlaşmasını engellemek üzere yapılan çalışmalardır. Atatürk’ün bu konuda söylediği bir başka lafsa şudur; ‘Ben Kur-an okurken en çok Yasin suresini okurum’. Dinsiz olmakla itham ettikleri Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak onu ziyarete geldiği zaman kesinlikle sofrada rakı içmezdi. Fevzi Çakmak’ın dindar bir insan olduğunu bilir, ona büyük bir şekilde saygı gösterirdi. En büyük komutan Hz. MuhammedDinsiz olmakla suçladıkları Atatürk; ‘En büyük komutan Hz. Muhammed’dir’ demiştir. Ayrıca; ’Hz. Muhammed Allah’ın en büyük kuludur.

Onun izinden milyonlarca insan gitmektedir. Senin, benim adım unutulur. Ama onun adı sonsuza kadar unutulmayacaktır’cümlesi de M. Kemal’e aittir.” Canlı yayına telefonla bağlanan Emekli Müftü İhsan Özkes, Atatürk’ün dindarlığı hakkında söylenenlerin “dindar değildi” demenin günah olduğunu söyledi. ” Dünya kurulduğundan beri en büyük iftiralar Allah’a atılmıştır” diyen Özkes, “Allah’ın demediğini” dedi” demek, dediğini “demedi” demek iftiradır. Atatürk’e de bu iftiralar atılıyor...

Onu sıradanlaştırmak mühim bir hatadır... Bununla birlikte ilahlaştırmak da doğru değildir “ şeklinde konuştu.VAHDETTİN’İN ATATÜRK’E EMRİ: Silahları topla direnenleri durdurVahdettin’in Mustafa Kemal’e kurtuluş mücadelesi verdiği konusunda filmde yer alan ve Atatürk’ü küçümsemek isteyenlerin de sıkça kullandığı bir yanlış bilgi Ceviz Kabuğu’nda açıklığa kavuşturuldu.

Sinan Meydan, Atatürk’ün notlarında bu konuda, “Vahdettin’in böyle bir şeyi yapmaya ne kudreti ne de niyeti vardı” şeklinde bir açıklama olduğunu kaydetti ve Vahdettin’in Mustafa Kemal ve Arkadaşları Kurtuluş Mücadelesi verirken vatanı İngilizlere nasıl teslim etmeye çalıştığını şöyle anlattı: “Atatürk Vahdettin’in sözlerini şöyle yazmış notlarında: ’Paşa Paşa devleti kurtarabilirsin! Bu güne kadar yaptıkların tarih kitaplarına girdi. Ancak bundan sonra yapacaklarını yazacaktır asıl tarih.’Mustafa Kemal Paşa saraydan çıktığında istediğini almıştır ve sevincinden dudaklarını ısırmaktadır. Geçenlerde bir programda Murat Bardakçı ısrarla Mustafa Kemal’i Vahdettin’in Anadolu’ya gönderdiğini ispatlamaya çalıştı. Bunun ispatlanacak nesi var ki? Bu doğru...

Evet, gönderdi ama kilit soru ’niye gönderdi?

’Bunun arkasında yatan gerçek neden ne?

Belgelerde deniyor ki; orada Rumlarla Türkler arasında bir çatışma var ve bundan İngilizler rahatsız. Vahdettin’den bu durumu bitirmesi için birini göndermesi isteniyor. Mustafa Kemal seçilip gönderiliyor. Onun görev belgesinde istenenler de ’silahları topla, dağıtılmamış orduları dağıt, direnen Türkleri durdur’şeklinde.” İngilizlere ’ülkeyi teslim alın’ diye yalvardılar

Mondros Mütarekesi döneminde Ahmet İzzet Paşa kabinesi var... Ahmet İzzet Paşa “Mütarekeyi bu haliyle kabul edelim” diyor.

Vahdettin 24 Kasım 1918’de Daily Mail’a şunları söylemiştir:

İngiliz milletine karşı duyduğum sevgi ve hayranlık duygularımı babam Abdülaziz’den aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım.”

General Milne raporunda Vahdettin için “Vahdettin İngilizlerin rehberliğini istiyor” diye yazıyor. 16 Aralık 1919’da Vahdettin adına İngiliz karargahına gelen Sami Bey, mümkün olan en kısa zamanda İngilizlerin yönetime el koyması için yalvarır ama onlar reddeder o süreçte. 30 Mart 1919’da Sadrazam Damat Ferit aracılığıyla İngiltere’den manda talep eder.

Bu öneriyi Damat Ferit, Carltrop’a sunar. Sömürgecilikte 200 yılı aşmış bir İngiltere bunun arkasında başka bir şey mi var diye şaşkına döner.” (Yeniçağ Gazetesi, 17.11.2008, Pazartesi)
http://www.cevizkabugu.com.tr/gundem.asp

Friday, November 21, 2008

Çanakkale'de Troya'nın rövanşını aldık!

(3500 yıl sonra, 18 Mart 1915), Sakarya'da Gordion'nun rövanşını aldık!
(2500 yıl sonra 19 Eylül 1921)
Böyle biline!*
Troya'nın Rövanşı Çanakkale, Gordion'un Sakarya!
Mahiye Morgül - 21.11.2008

Mustafa Kemal Paşa, İngiliz ordularını Çanakkale'den geri püskürttüğü zaman, "Troya yenilgisinin rövanşını aldık" demişti.

Sonra Sakarya'da, aynı İngiliz namussuzlarının üzerimize saldığı Yunan ordularını geri püskürttü Mustafa Kemal Paşa. Anadolu'da bir ışık doğdu o gün.
"Türklerin makus talihini yendiği gün" diye tarihe geçti, Şanlı Sakarya şiirleri yazıldı, marşları bestelendi. Sakarya savaşının geçtiği yer Polatlı'dır, antik adıyla Gordion, Frig kenti. Hani şu Roma'yla sorunlu olan, vergi vermemekte direnen, bu yüzden İskender'in bu kör düğümü kılıçla kestiği yer. Yani İskender'in Frigya uygarlığını yağmalayıp yerle bir ettiği yer.
Kralları, Mu Atası Midas, Pan halkından yana olduğu için, yani Anadolu halkından yana olduğu için kulaklarını çeken Yunan Tanrısı Apollon, İskender'i bu cezayı infaz etmesi için göndermiş gibiydi. Midas'ın kulağını öyle çekti ki, eşek kulağı kadar uzadı kulakları. Sakarya nehrinin sazları hâlâ bunu fısıldar…
Gordion'u İskender'in nasıl yerle bir ettiği (MÖ.325 civarı), "İskender'in kör düğümü kılıçla kestiği yer" diye anlatıldı.
Gordion halkının yaşadıklarını kimseye anlatmaması için Midas'ın kulakları eşek kulağı olacak kadar büyük çekildi. Yine de yerin kulağı vardı, yağma ve talan haberleri Karadeniz'in kuzeyinden duyuldu, atına atladığı gibi koştu geldi İskit Türkleri, Orta Anadolu'da atlarını soluklandırdılar, 1.Büyük Bedri'nin Anadolu Birleşik Ordularına katıldılar (MÖ.301). İskender'in bıraktığı yağmacı 80 bin Yunan askerini Ege Denizi'ne süpürdüler.

Kimi Alman Samici arkeologlar, Hititlerin kuzey batıdan gelen barbar bir halk olduğu masalını uydurdular, Frig (Ferik/Faruk) uygarlığını onlar bitirmiş gibi. Oysa gelenler, Azizlerin/Hititlerin atadan akrabalarıydı, yardıma gelmişlerdi. Saka/İskit/Got Türklerinin bu özelliği hep vardı, darda olana yardıma koşarlardı. Onlar Kırımlı Dat-er/Tatar Türkleri idi ve Mitri-date'nin ordusunda en uzun soluklu savaşçılar onlardı. Büyük Atilla da Almanları bıktıran Roma saldırılarını durdurmak için yardıma gitmemiş miydi? Saka Türkleri, Gordion'a yardıma gelmiş ve buraya/oriya adlarını vermişlerdi; Saka-oriya/Sakarya. Alman Samici arkeologların zannettiği gibi, Frigleri yok eden İskitler değil, İskender'in kılıcıdır, daha doğrusu İskender'i öne süren Cenevizli Yahudi asıllı korsan tayfası, yağmacı Ekuestriani süvari bölüğüdür.

Sakarya diyorduk, yani Saka Türklerinin yeri. Antik adı Sangarya; ng harfleri gırtlak sesidir, zamanla K sesine evrilmiştir. Zangarya ile Sakarya aynı isimdir. Ve bilinmelidir ki, Eskişehir'de Tatar Türklerinin varlığı bu kadar eskiye dayanır. İşte, bu Anadolu toprakları böyle uluların yeridir. 3.bin yılın küresel yağmacı haçlı seferini başlatanlar, bu toprakların neden bu kadar ulu olduğunu bilemezler, çünkü bu toprağı 3 bin yıldır kanıyla sulayanlar biziz, onun için bu kadar bereketlidir!
Tarih baba diyor ki, bu toprakların tarihi, yağmacıları denize dökme tarihidir.

Çanakkale'de Troya'nın rövanşını aldık! (3500 yıl sonra, 18 Mart 1915)
Sakarya'da Gordion'nun rövanşını aldık! (2500 yıl sonra 19 Eylül 1921)
Böyle biline!