Fikret Bila Yön
Halil İnalcık’ın uyarısı
19 Kasım Perşembe 2009
Prof. Dr. Halil İnalcık, uluslararası saygınlığa sahip, hocaların hocası bir tarihçimiz. Prof. Dr. İnalcık, geçtiğimiz günlerde önemli bir uyarı yaptı.
Arkadaşımız Şükran Pakkan’ın sorularını yanıtlayan İnalcık’ın sözleri Milliyet’te “Osmanlı uyarısı” manşetiyle kamuoyuna yansıdı.‘Temel sarsılıyor’Prof. Dr. İnalcık, açılım sürecindeki tartışmaları değerlendirirken şu uyarıyı yapıyordu:
“Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılıyor.
Üçüncü nesil büyük problemlerle karşı karşıya ama bu tabii bir gelişmedir. Bunu nasıl halledeceğiz bilmiyoruz. Biz Osmanlı değiliz.
Aynı şeyi biz yapalım, olmaz. Milli bir devletiz.
O bir imparatorluktu.
Sultanın hâkimiyetini kim tanırsa tebaası oluyordu.
Bu bunalım çok kötü neticeler verebilir.”İnalcık Hoca, bu uyarısını da şu saptamaya dayandırıyordu:“Türk milletinin bir parçası değiliz hissiyatı doğdu.
Onlara kimlik verdi. Türkiye Cumhuriyeti bu realite karşısındadır bugün. Bugün bir bunalım içindeyiz.”Halil İnalcık Hoca, bugün yaşadığımız sürecin ve tartışmaların özünü bilim adamı objektifliği içinde ortaya koymuş durumda. Siyasetçilerimizin de kendilerini kandırmadan bu gerçeği olduğu gibi görmeleri gerekir.
Milli devletİnalcık Hoca’nın da anımsattığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti, milli bir devlet olarak kurulmuştur. Osmanlı, içinde birden çok millet ve din barındıran bir imparatorluktu. Türkiye Cumhuriyeti ise bir imparatorluk değildir.
Bu nedenle sorunların çözümünde Osmanlı dönemine özenmek gerçekçi değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün karşılaştığı sorun milli devlet niteliğiyle ilgilidir. Sorunun etnik ve kültürel kimliğin tanınması olarak tanımlanması, sorunun ulaştığı gerçek boyutuyla tam olarak örtüşmüyor. İnalcık Hoca’nın, “Türk milletinin parçası değiliz” diye ifade ettiği gerçek, PKK-DTP çizgisinin etnik ve kültürel tanımı aşan “ayrı millet” tezi ve talebidir.
Bu çizgide olanlar için sorun, Türk milleti olgusunun bir parçası olarak, demokratik içeriğe kavuşturulmuş üniter devlet yönetimi altında, etnik kimliği ve kültürü yaşamakla sınırlı değildir.
Nihai talep Türkiye Cumhuriyeti’nin iki milletli bir devlet olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Bugünkü koşullarda bu talep geri çekilmiş gibi görünse de değişmiş değildir.
Belki bir ertelemeden söz edilebilir.
Bu amaca ulaşmayı kolaylaştıracak her adım bir kazanım sayılacağı için şimdilik hedef küçültülmüştür.
Nitekim PKK silahla bağımsızlığa ulaşamayacağını anladığı içindir ki önce bağımsızlık, sonra federasyon tezinden vazgeçtiğini açıklamış, “üniter yapı içinde anayasal tanıma” çizgisine çekilmiştir.
Halil İnalcık Hoca, “Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılıyor” derken, bu gerçeğe parmak basıyor.
Liderler meydanlara çıkacakTürkiye önümüzdeki dönem bu konuyu tartışacak. Siyaset bu konuya odaklanacak.Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 81 ile giderek açılımın neden zorunlu olduğunu anlatacak.
Buna karşın MHP lideri Devlet Bahçeli de meydanlara çıkarak karşı kampanya yürütecek.
CHP lideri Deniz Baykal da her fırsatta halka giderek bu konudaki görüşlerini paylaşacak, sürecin taşıdığı riskleri anlatacak.
Liderlerin bu konuya kısa vadeli siyasi kaygıların üzerine çıkarak bakmaları ve İnalcık Hoca gibi bilim adamlarına kulak vermeleri gerekiyor.
__._,_.___
Friday, November 20, 2009
Wednesday, November 18, 2009
Dersim dersi
Onur Öymen’in, “Dersim İsyanı” ve bu ayaklanmanın anlamını ve nasıl bastırıldığını hatırlatması, İktidar ve yalakaların, açılım konusundaki fiyaskoyu örtbas etmelerine vesile oldu!
Öymen’in tam ne söylediği de “kuru-ıslak” AK gürültüden işitilemedi!
Öymen adeta, “günah keçisi”! “Kurbanlık” yere yatınca, bıçaklarını bileyenler, hatta kurbanın boynuna “yapışan” çok olur...
Bu konuda da böyle oluyor. Sağdan, soldan, vuruyorlar Öymen’e!. Ona “Monşer” diyorlar.
“Monşer”, Erdoğan’ın, bir iki istisnayla hepsi vatansever, ülke çıkarlarını koruyan Hariciyecilerimize yakıştırdığı, yakışıksız lakap.
DersimOnur Öymen, diplomat olarak, milletvekili olarak, milli çıkarlar için, her alanda, her cephede dövüşüyor... Ama liboşlardan alıntı iddialara göre, Kardak krizini o çıkarmış. Almanya, AB ilişkilerini germiş. Meğer ne muzur adammış!
Şimdi onu, fotoşopla Hitlere bile benzettiler! Maalesef Öymen’e, şu sırada sahip çıkmaları gerekenler de, bu haksızlıklara, saptırmalara seyirci kalıyorlar. Çünkü “Dersim” hassas bir konu, netameli bir kelime...
Bazıları için, sözde “zulmün” , bazılarımız -Öymen- için ise devlete karşı tüm Kürt isyanlarının, Atatürk ölmeden O’nun bilgi ve talimatıyla ve radikal tedbirlerle bitirilmesindeki son nokta!
Atatürk manevi kızı Sabiha Gökçen’e, uçağıyla tedip harekâtına katılması emrini vermiş, tabancasını da, her ihtimale karşı, kızına vermişti.
Onur Öymen’e saldırırken, bu hakikatleri ve Dersim isyanının, gerçek anlamını söylemiyorlar...
Eğer Türk Ordusu, o radikal harekâtı yapmasaydı neler olurdu, söylemiyorlar!... Atatürk’e -şimdilik-vuramazsanız, vurun Öymen’e!
Hakikatte, T.C. Devletine karşı ayaklanma 1938’de, Dersim’de bitirildiği noktadan, 1984’de Eruh ve Şemdinli’de APO /PKK tarafından, yeniden başlatıldı...
Dersim’de hevesleri kursaklarına tıkılmıştı!
“Dersim İsyanı” da Şeyh Sait, Koçgiri, Ağrı isyanları gibi, yabancı ajanların kendi çıkarları için tahrik ettikleri “bölücülük” ayaklanmasıydı.
Ve son hedefi, gene yabancılara yarayacak “Büyük Kürdistan” idi. Değişen bir şey yok; bu “Büyük Oyun”, aktörleri, kötü adamları ve tahrikçileriyle aynı; Öymen’in konuşması, menhus emellerini unutturmalarına yarayacak.
“Dersim” sözde “katliamı” vesilesiyle, “mağdur” rolünü oynamaktalar. Ve maalesef, bazıları eziklik ve adeta suçluluk komplesiyle bu “oyuna” alet oluyorlar!
Hassas nokta
Bam teli “Aleviler”, Tunceli’deki Kürtler büyük çoğunlukla Alevi!
Bunun için şimdi Dersim harekâtını “Alevilere” karşı yapılmış bir zulüm diye gösterip, tüm Alevi ve Bektaşi vatandaşları tahrik etmekteler...
Benim bildiğim Aleviler, bu numarayı yutmayacak kadar zekidirler.
Dersim’deki Kürt isyancıların “Alevi olmaları”, bölgedeki Türkleri, Türk askerlerini, yöneticileri öldürmelerine engel olmamıştı!
Gerçek Alevi olsalardı, bunları yapmazlardı! Öymen’in, açılım vesilesiyle yaptığı konuşma, “Kürt Sorununun” yakın tarihini anlatan mükemmel bir konuşmaydı. Bu konuşmadan, alınacak çok ders vardı.
Öymen, PKK ve APO ile masaya oturmak önerilerine karşı sordu: “Atatürk, Şeyh Sait’le müzakere mi etti?
Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti?
Onların temsilcileriyle masaya mı oturdu?
Aracı ülkelerin istihbaratından mı yararlandı?
Ve Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında bütün analar ağlamadı mı?
Kısa bir sürede bütün terör örgütlerini dize getirdi.” Ben ekleyeyim; “Dersim Hareketiyle” bitirdi.
Öymen’in konuşması, tarih kitaplarına mehaz olacak kadar bilimsel gerçeklere dayanan, mükemmel bir konuşmaydı, bütününü okumak lazım.
Aslında diğer saptırmaları bahane: Öymen’e, konuşmasında gerçeklerı açıkladı diye kızdılar! Ama bu gerçekleri “Alevi” katliamı diye karartıyorlar.
Ne demişti Öymen; “Dersim’de analar ağlamadı mı?”
Tabii aslında takıldıkları, fakat söylemeye, yazmaya “şimdilik” cesaret edemedikleri “Atatürk, Dersim’de gereğini yapmıştı” ifadesi!
Evet, Atatürk şimdi yaşasaydı, gene “gereken”i yapardı...
AB’den, ABD’den icazet beklemezdi!
Acı olan bugün iktidar mevkilerinde bulunanlar, “gerekenleri” yapamıyorlar, milleti “açılımlarla”, “Analar ağlamasın” sözleriyle, oyalıyor ve uyutuyorlar.
“Büyük Kürdistan” gözler önünde gerçekleşirken
Altemur KILIÇ
Onur Öymen’in, “Dersim İsyanı” ve bu ayaklanmanın anlamını ve nasıl bastırıldığını hatırlatması, İktidar ve yalakaların, açılım konusundaki fiyaskoyu örtbas etmelerine vesile oldu!
Öymen’in tam ne söylediği de “kuru-ıslak” AK gürültüden işitilemedi!
Öymen adeta, “günah keçisi”! “Kurbanlık” yere yatınca, bıçaklarını bileyenler, hatta kurbanın boynuna “yapışan” çok olur...
Bu konuda da böyle oluyor. Sağdan, soldan, vuruyorlar Öymen’e!. Ona “Monşer” diyorlar.
“Monşer”, Erdoğan’ın, bir iki istisnayla hepsi vatansever, ülke çıkarlarını koruyan Hariciyecilerimize yakıştırdığı, yakışıksız lakap.
DersimOnur Öymen, diplomat olarak, milletvekili olarak, milli çıkarlar için, her alanda, her cephede dövüşüyor... Ama liboşlardan alıntı iddialara göre, Kardak krizini o çıkarmış. Almanya, AB ilişkilerini germiş. Meğer ne muzur adammış!
Şimdi onu, fotoşopla Hitlere bile benzettiler! Maalesef Öymen’e, şu sırada sahip çıkmaları gerekenler de, bu haksızlıklara, saptırmalara seyirci kalıyorlar. Çünkü “Dersim” hassas bir konu, netameli bir kelime...
Bazıları için, sözde “zulmün” , bazılarımız -Öymen- için ise devlete karşı tüm Kürt isyanlarının, Atatürk ölmeden O’nun bilgi ve talimatıyla ve radikal tedbirlerle bitirilmesindeki son nokta!
Atatürk manevi kızı Sabiha Gökçen’e, uçağıyla tedip harekâtına katılması emrini vermiş, tabancasını da, her ihtimale karşı, kızına vermişti.
Onur Öymen’e saldırırken, bu hakikatleri ve Dersim isyanının, gerçek anlamını söylemiyorlar...
Eğer Türk Ordusu, o radikal harekâtı yapmasaydı neler olurdu, söylemiyorlar!... Atatürk’e -şimdilik-vuramazsanız, vurun Öymen’e!
Hakikatte, T.C. Devletine karşı ayaklanma 1938’de, Dersim’de bitirildiği noktadan, 1984’de Eruh ve Şemdinli’de APO /PKK tarafından, yeniden başlatıldı...
Dersim’de hevesleri kursaklarına tıkılmıştı!
“Dersim İsyanı” da Şeyh Sait, Koçgiri, Ağrı isyanları gibi, yabancı ajanların kendi çıkarları için tahrik ettikleri “bölücülük” ayaklanmasıydı.
Ve son hedefi, gene yabancılara yarayacak “Büyük Kürdistan” idi. Değişen bir şey yok; bu “Büyük Oyun”, aktörleri, kötü adamları ve tahrikçileriyle aynı; Öymen’in konuşması, menhus emellerini unutturmalarına yarayacak.
“Dersim” sözde “katliamı” vesilesiyle, “mağdur” rolünü oynamaktalar. Ve maalesef, bazıları eziklik ve adeta suçluluk komplesiyle bu “oyuna” alet oluyorlar!
Hassas nokta
Bam teli “Aleviler”, Tunceli’deki Kürtler büyük çoğunlukla Alevi!
Bunun için şimdi Dersim harekâtını “Alevilere” karşı yapılmış bir zulüm diye gösterip, tüm Alevi ve Bektaşi vatandaşları tahrik etmekteler...
Benim bildiğim Aleviler, bu numarayı yutmayacak kadar zekidirler.
Dersim’deki Kürt isyancıların “Alevi olmaları”, bölgedeki Türkleri, Türk askerlerini, yöneticileri öldürmelerine engel olmamıştı!
Gerçek Alevi olsalardı, bunları yapmazlardı! Öymen’in, açılım vesilesiyle yaptığı konuşma, “Kürt Sorununun” yakın tarihini anlatan mükemmel bir konuşmaydı. Bu konuşmadan, alınacak çok ders vardı.
Öymen, PKK ve APO ile masaya oturmak önerilerine karşı sordu: “Atatürk, Şeyh Sait’le müzakere mi etti?
Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti?
Onların temsilcileriyle masaya mı oturdu?
Aracı ülkelerin istihbaratından mı yararlandı?
Ve Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında bütün analar ağlamadı mı?
Kısa bir sürede bütün terör örgütlerini dize getirdi.” Ben ekleyeyim; “Dersim Hareketiyle” bitirdi.
Öymen’in konuşması, tarih kitaplarına mehaz olacak kadar bilimsel gerçeklere dayanan, mükemmel bir konuşmaydı, bütününü okumak lazım.
Aslında diğer saptırmaları bahane: Öymen’e, konuşmasında gerçeklerı açıkladı diye kızdılar! Ama bu gerçekleri “Alevi” katliamı diye karartıyorlar.
Ne demişti Öymen; “Dersim’de analar ağlamadı mı?”
Tabii aslında takıldıkları, fakat söylemeye, yazmaya “şimdilik” cesaret edemedikleri “Atatürk, Dersim’de gereğini yapmıştı” ifadesi!
Evet, Atatürk şimdi yaşasaydı, gene “gereken”i yapardı...
AB’den, ABD’den icazet beklemezdi!
Acı olan bugün iktidar mevkilerinde bulunanlar, “gerekenleri” yapamıyorlar, milleti “açılımlarla”, “Analar ağlamasın” sözleriyle, oyalıyor ve uyutuyorlar.
“Büyük Kürdistan” gözler önünde gerçekleşirken
Altemur KILIÇ
Şey Sait ayaklandırması" öncesinde zamanın İngiltere Şark Masası ile müzakereler yapılmıştı. O müzakerelerde Diyarbakır'dan başlayanKürdistan sınırı Musul'a kadar inecek, İskenderun da buna dahil edilecekti. Şimdi dikkat: Şimdiki zamandaki çizilen haritalarda aynı sınırlar vardır.
...Milletin kahir ekseriyetinin hali şöyledir: Emeklilerin sürünmekle eşdeğer hali devam
etmektedir. Memur, işçi vatandaş perişandır. Esnaf dükkanları
kapanmaya devam etmektedir.
Tarım üretimi düşmüştür, köylü perişandır.
İşsizlik milyonları bulmuştur.
Fabrikalar kapanmıştır, yeni fabrikalar
açılmamaktadır.
Yani milli endüstri de çökmüştür. Bu arada gazi
vatandaşlarımıza ikinci kalite 1 kilo zeytin parası zammı yapılmıştır.
Levent Kırca'nın "Olacak O Kadar" programında ekrana bir tablo
konulmuştur, şöyle denilmektedir: "Keşke o zammı yapıp onların
onurları ile oynanmasaydı".
1- MİLAD VE ŞEYH SAİT...
Başbakan Erdoğan, TBMM'de "Açılım açıklaması" yapmıştır. Ama, açılım
açılımı biraz satır başları iledir. Başbakan Erdoğan bu tarihsel
hatalı siyaseti için "Milad" demiştir. İşte o milad olarak tanımlanan
açılımcılık tartışılırken bazı konuşmacılar Şeyh Sait ayaklanmasından
söz ederken Cumhuriyet'i suçlamaya varacak ifadeler kullanmışlardır.
2- ZAMANIN NAKŞİ ŞEYHİ...
Şeyh Said ayaklanması 15 Şubat 1925 günü başlatılmıştır. Şeyh Said
zengin bir koyun tüccarı idi. Zamanın Nakşi Şeyhlerindendi. Ama ipleri
yine zamanın Nakşibendi şeylerinden olan Seyyit Abdülkadir'in elinde
idi. Seyyit Abdülkadir, Mondros öncesinde kurulan ve Anadolu'nun
işgali sırasında Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali'ne karşı çıkan
zamanın Kürt Teali Cemiyeti'nin önde gelenlerindendi. 1909 yılındaki
zamanın Nakşibendi Şeyhi Derviş Vahdeti ayaklanmasının da içinde
olmuştu. İstanbul'da başlatılan o ayaklanma Anadolu'nun birçok yerine
de yayılmıştı.
3- ELAZIĞ TALANI...
"Nakşi Şeyh Sait ayaklandırmasının" ardında zamanın İngiliz
İstihbaratı olduğu belgelerle tesbit edilmiştir. Şeyh Sait, 1- Kürt
devleti ayaklanması ile ortaya çıkarken, milletin kutsal din
duygularını istismar eden sloganları da ortaya koymuştu. İsyan bölgede
yaygınlaşmış, Elazığ'a kadar girmiş ve Elazığ'da talan yapmışlardı. O
sırada Elazığlıların ve Şiirtlilerin Şeyh Sait'e silahla karşı
koymaları da yaşanmıştı.
4- "BOŞ HERİF" SAİT PAŞA...
Şeyh Sait ayaklandırması hareketi daha önceleri düzenlenmişti. "Kürt
İstiklal Komistesi" kurulmuştu. Başında "Boş herif" diye tanımlanan
zamanın Stokholm şerifi Sait Paşa vardı. Kürt İstiklal Komitesi'nin
San Remo'da yaşamakta olan kaçak padişah Vahdettin ile de irtibatı
olmuştu. Bir başka maksat hilafeti de geri getirmekti.
Ayaklanmacıların hazırladıkları planda geniş suikastler de vardı.
5- İNGİLİZ PAZARLIĞI...
"Şey Sait ayaklandırması" öncesinde zamanın İngiltere Şark Masası ile
müzakereler yapılmıştı. O müzakerelerde Diyarbakır'dan başlayan
Kürdistan sınırı Musul'a kadar inecek, İskenderun da buna dahil
edilecekti. Şimdi dikkat: Şimdiki zamandaki çizilen haritalarda aynı
sınırlar vardır.
6- KATLEDİLEN MEHMETÇİKLER...
Şeyh Sait ayaklandırması sırasında Kâban denilen civarda Türk
askerleri pusuya düşürülmüş ve bir tabur askerin sayısı 80'e kadar
inmişti. O birlik Yarbay Cemil komutasındaydı. Bunları anlatması
uzundur. O ayaklanmanın bastırılmasının planlarını Mareşal Fevzi
Çakmak yapmış, General Kazım Orbay ile Mürsel Paşa da o bastırmada
görev almışlardı. Bunlara sonra da devam ederiz. Şeyh Sait
ayaklanmacıları kendilerine katılmayanları öldürdükleri gibi Türk
subaylarını ve mehmetçikleri de kurşuna dizmişlerdi. Şimdi bunlar bir
yana konulacak, Cumhuriyet suçlanacaktır. Haydi canım sizde...
7- TBMM'DE AÇILIM...
TBMM'deki açılım müzakerelerinde sanki bunlar yokmuş gibi konuşmalar
yapılmıştır. Sonraki ayaklanmalar da neredeyse masum ilan edilmiştir.
Yani, tarih sonsuz bir şekilde çarptırılmıştır. Eğer gelecek zamanda
bu eski ayaklanmacılara "Açılımcılık" adına iade-i itibar teklifleri"
de gelirse hiç şaşırmamak lazımdır.
8- WASHİNGTON: KÜRT AZINLIK...
Washington ve Brüksel siyasetleri ötedenberi Türkiye'de "Kürt azınlık"
siyaseti içindedir. İşte şimdi bakınız, TBMM'deki müzakereler için
"Tarihi gün" denilmiştir. Ama bize göre "tarihsel hatalı" bir gündür.
"Açılımcılık müzakeresi" ardından, Washington TV'de şöyle bir haber
verilmiştir: "...Türk Hükümeti Kürt azınlığın haklarının
genişletilmesine yönelik bir plan açıkladı..."
9- KÜRDİSTAN TANIMI...
Siyasi iktidarın tarihsel hatalı siyaseti, açılımcılık öncesinde, bazı
ağızlarda, 1- DTP'li siyasetçilerin Kürdistan tanımı vardır. 2-
Tetikçi terör örgütü aynı tabiri kullanmaktadır. 3- Barzani'nin tabiri
aynıdır. 4- Dışarda aynı tanımlama yapılmaktadır. Şimdi terörün
yaşandığı bölgedeki yerleşim alanlarına Kürtçe isimler verilmesi "o
coğrafi bölgeyi bir başka siyasi bölge haline" sokacaktır. Zaten
siyasal Kürtçülerin istedikleri de budur.
10- ETNİK SİYASET...
Başbakan Erdoğan, yaptığı tarihsel hatalı bazı konuşmalarda "Etnik
gruplardan" söz etmektedir. Başka etnik grupların da açılıma
alınacağını söylenmektedir. Bu, tarihsel hatalı bir ayrıştırma
siyasetine doğru yol alacak siyaseti dönülmez biçimde gündeme
sokacaktır. Kaldı ki, değişik kökenden gelen vatandaşlarımızın böyle
talepleri de yoktur. Ama, başbakan Erdoğan tarihsel bir hata ile sanki
varmış gibi söylemler içindedir.
11- AYRIŞMA TEHDİDİ...
Benim parantezim vardır o da şudur: "Güneydoğu Anadolu Coğrafi
Bölgemizde yaşayan vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti ve Vatan'a bağlı
kederde ve sevinçte ortak vatandaşlarımızdır." Üstelik o coğrafi
bölgenin demogratik yapısı da gözden kaçırılmaktadır. Şimdi,
"açılımcılık siyaseti" öcesinde ve sonrasında 1- Dış merkezlerde, 2-
Dış medyada, 3- Dahilde Türkler-Kürtler ayrıştırması tanımlamaları
yapılmaktadır.
12- AÇILIMCILIK VE ŞAM BİLDİRİSİ...
Başbakan Erdoğan, siyasi iktidarın "açılımcılık siyasetini" satır
başları ile açıklamaktadır. Şimdi, tetikçi terör örgütünün İmralı'daki
başının, terörün yoğun olduğu dönemde Şam'da Talabani ile birlikte
yaptığı bir deklerasyon vardır. O deklerasyondaki talepler şimdi
"Açılımcılık paketinde" görülmektedir. İşte bu da tarihi bir hata
olmuştur. O Şam deklerasyonunu yabancı diplomatlar kaleme almışlardı.
O zamanki tartışmalar sırasında Hikmet Çetin'in bu yolda açıklaması
vardır. Ne denilirse denilsin tarihi hatalar yapılmaktadır.
13- TERÖRE HAKLILIK PANKARTI MI?...
Şimdi açılımcılık tarihsel hata ile Şam Bildirisi esaslarını da
kapsadığından terörü destekleyenler "işte terör haklı imiş"
davullarını çalmaya daha çok başlayacaklardır. Zaten başlamışlardır
bile. Fakat asıl mesele şudur: Yeni emperyalizmin İkinci Şark meselesi
siyaseti ortaya çıkmıştır. Bu İkinci Şark Meselesi dahiliyetindeki
"Büyük Ortadoğu Projesi" kapsamındaki Irak, İngiltere ve ABD
tarafından işgal edilmişti ve parçalanmıştır. Tetikçi terör de aynı
siyaset dahilinde ortaya çıkarılmıştı. Bunu sonra daha geniş
anlatırız. Ama, özetle durum şudur: Siyasi iktidar önemli siyasi
hatalar yapmaktadır. Bakalım daha neler yaşanacaktır?
Kaynak: Ortadoğu gazetesi
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8359
...Milletin kahir ekseriyetinin hali şöyledir: Emeklilerin sürünmekle eşdeğer hali devam
etmektedir. Memur, işçi vatandaş perişandır. Esnaf dükkanları
kapanmaya devam etmektedir.
Tarım üretimi düşmüştür, köylü perişandır.
İşsizlik milyonları bulmuştur.
Fabrikalar kapanmıştır, yeni fabrikalar
açılmamaktadır.
Yani milli endüstri de çökmüştür. Bu arada gazi
vatandaşlarımıza ikinci kalite 1 kilo zeytin parası zammı yapılmıştır.
Levent Kırca'nın "Olacak O Kadar" programında ekrana bir tablo
konulmuştur, şöyle denilmektedir: "Keşke o zammı yapıp onların
onurları ile oynanmasaydı".
1- MİLAD VE ŞEYH SAİT...
Başbakan Erdoğan, TBMM'de "Açılım açıklaması" yapmıştır. Ama, açılım
açılımı biraz satır başları iledir. Başbakan Erdoğan bu tarihsel
hatalı siyaseti için "Milad" demiştir. İşte o milad olarak tanımlanan
açılımcılık tartışılırken bazı konuşmacılar Şeyh Sait ayaklanmasından
söz ederken Cumhuriyet'i suçlamaya varacak ifadeler kullanmışlardır.
2- ZAMANIN NAKŞİ ŞEYHİ...
Şeyh Said ayaklanması 15 Şubat 1925 günü başlatılmıştır. Şeyh Said
zengin bir koyun tüccarı idi. Zamanın Nakşi Şeyhlerindendi. Ama ipleri
yine zamanın Nakşibendi şeylerinden olan Seyyit Abdülkadir'in elinde
idi. Seyyit Abdülkadir, Mondros öncesinde kurulan ve Anadolu'nun
işgali sırasında Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali'ne karşı çıkan
zamanın Kürt Teali Cemiyeti'nin önde gelenlerindendi. 1909 yılındaki
zamanın Nakşibendi Şeyhi Derviş Vahdeti ayaklanmasının da içinde
olmuştu. İstanbul'da başlatılan o ayaklanma Anadolu'nun birçok yerine
de yayılmıştı.
3- ELAZIĞ TALANI...
"Nakşi Şeyh Sait ayaklandırmasının" ardında zamanın İngiliz
İstihbaratı olduğu belgelerle tesbit edilmiştir. Şeyh Sait, 1- Kürt
devleti ayaklanması ile ortaya çıkarken, milletin kutsal din
duygularını istismar eden sloganları da ortaya koymuştu. İsyan bölgede
yaygınlaşmış, Elazığ'a kadar girmiş ve Elazığ'da talan yapmışlardı. O
sırada Elazığlıların ve Şiirtlilerin Şeyh Sait'e silahla karşı
koymaları da yaşanmıştı.
4- "BOŞ HERİF" SAİT PAŞA...
Şeyh Sait ayaklandırması hareketi daha önceleri düzenlenmişti. "Kürt
İstiklal Komistesi" kurulmuştu. Başında "Boş herif" diye tanımlanan
zamanın Stokholm şerifi Sait Paşa vardı. Kürt İstiklal Komitesi'nin
San Remo'da yaşamakta olan kaçak padişah Vahdettin ile de irtibatı
olmuştu. Bir başka maksat hilafeti de geri getirmekti.
Ayaklanmacıların hazırladıkları planda geniş suikastler de vardı.
5- İNGİLİZ PAZARLIĞI...
"Şey Sait ayaklandırması" öncesinde zamanın İngiltere Şark Masası ile
müzakereler yapılmıştı. O müzakerelerde Diyarbakır'dan başlayan
Kürdistan sınırı Musul'a kadar inecek, İskenderun da buna dahil
edilecekti. Şimdi dikkat: Şimdiki zamandaki çizilen haritalarda aynı
sınırlar vardır.
6- KATLEDİLEN MEHMETÇİKLER...
Şeyh Sait ayaklandırması sırasında Kâban denilen civarda Türk
askerleri pusuya düşürülmüş ve bir tabur askerin sayısı 80'e kadar
inmişti. O birlik Yarbay Cemil komutasındaydı. Bunları anlatması
uzundur. O ayaklanmanın bastırılmasının planlarını Mareşal Fevzi
Çakmak yapmış, General Kazım Orbay ile Mürsel Paşa da o bastırmada
görev almışlardı. Bunlara sonra da devam ederiz. Şeyh Sait
ayaklanmacıları kendilerine katılmayanları öldürdükleri gibi Türk
subaylarını ve mehmetçikleri de kurşuna dizmişlerdi. Şimdi bunlar bir
yana konulacak, Cumhuriyet suçlanacaktır. Haydi canım sizde...
7- TBMM'DE AÇILIM...
TBMM'deki açılım müzakerelerinde sanki bunlar yokmuş gibi konuşmalar
yapılmıştır. Sonraki ayaklanmalar da neredeyse masum ilan edilmiştir.
Yani, tarih sonsuz bir şekilde çarptırılmıştır. Eğer gelecek zamanda
bu eski ayaklanmacılara "Açılımcılık" adına iade-i itibar teklifleri"
de gelirse hiç şaşırmamak lazımdır.
8- WASHİNGTON: KÜRT AZINLIK...
Washington ve Brüksel siyasetleri ötedenberi Türkiye'de "Kürt azınlık"
siyaseti içindedir. İşte şimdi bakınız, TBMM'deki müzakereler için
"Tarihi gün" denilmiştir. Ama bize göre "tarihsel hatalı" bir gündür.
"Açılımcılık müzakeresi" ardından, Washington TV'de şöyle bir haber
verilmiştir: "...Türk Hükümeti Kürt azınlığın haklarının
genişletilmesine yönelik bir plan açıkladı..."
9- KÜRDİSTAN TANIMI...
Siyasi iktidarın tarihsel hatalı siyaseti, açılımcılık öncesinde, bazı
ağızlarda, 1- DTP'li siyasetçilerin Kürdistan tanımı vardır. 2-
Tetikçi terör örgütü aynı tabiri kullanmaktadır. 3- Barzani'nin tabiri
aynıdır. 4- Dışarda aynı tanımlama yapılmaktadır. Şimdi terörün
yaşandığı bölgedeki yerleşim alanlarına Kürtçe isimler verilmesi "o
coğrafi bölgeyi bir başka siyasi bölge haline" sokacaktır. Zaten
siyasal Kürtçülerin istedikleri de budur.
10- ETNİK SİYASET...
Başbakan Erdoğan, yaptığı tarihsel hatalı bazı konuşmalarda "Etnik
gruplardan" söz etmektedir. Başka etnik grupların da açılıma
alınacağını söylenmektedir. Bu, tarihsel hatalı bir ayrıştırma
siyasetine doğru yol alacak siyaseti dönülmez biçimde gündeme
sokacaktır. Kaldı ki, değişik kökenden gelen vatandaşlarımızın böyle
talepleri de yoktur. Ama, başbakan Erdoğan tarihsel bir hata ile sanki
varmış gibi söylemler içindedir.
11- AYRIŞMA TEHDİDİ...
Benim parantezim vardır o da şudur: "Güneydoğu Anadolu Coğrafi
Bölgemizde yaşayan vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti ve Vatan'a bağlı
kederde ve sevinçte ortak vatandaşlarımızdır." Üstelik o coğrafi
bölgenin demogratik yapısı da gözden kaçırılmaktadır. Şimdi,
"açılımcılık siyaseti" öcesinde ve sonrasında 1- Dış merkezlerde, 2-
Dış medyada, 3- Dahilde Türkler-Kürtler ayrıştırması tanımlamaları
yapılmaktadır.
12- AÇILIMCILIK VE ŞAM BİLDİRİSİ...
Başbakan Erdoğan, siyasi iktidarın "açılımcılık siyasetini" satır
başları ile açıklamaktadır. Şimdi, tetikçi terör örgütünün İmralı'daki
başının, terörün yoğun olduğu dönemde Şam'da Talabani ile birlikte
yaptığı bir deklerasyon vardır. O deklerasyondaki talepler şimdi
"Açılımcılık paketinde" görülmektedir. İşte bu da tarihi bir hata
olmuştur. O Şam deklerasyonunu yabancı diplomatlar kaleme almışlardı.
O zamanki tartışmalar sırasında Hikmet Çetin'in bu yolda açıklaması
vardır. Ne denilirse denilsin tarihi hatalar yapılmaktadır.
13- TERÖRE HAKLILIK PANKARTI MI?...
Şimdi açılımcılık tarihsel hata ile Şam Bildirisi esaslarını da
kapsadığından terörü destekleyenler "işte terör haklı imiş"
davullarını çalmaya daha çok başlayacaklardır. Zaten başlamışlardır
bile. Fakat asıl mesele şudur: Yeni emperyalizmin İkinci Şark meselesi
siyaseti ortaya çıkmıştır. Bu İkinci Şark Meselesi dahiliyetindeki
"Büyük Ortadoğu Projesi" kapsamındaki Irak, İngiltere ve ABD
tarafından işgal edilmişti ve parçalanmıştır. Tetikçi terör de aynı
siyaset dahilinde ortaya çıkarılmıştı. Bunu sonra daha geniş
anlatırız. Ama, özetle durum şudur: Siyasi iktidar önemli siyasi
hatalar yapmaktadır. Bakalım daha neler yaşanacaktır?
Kaynak: Ortadoğu gazetesi
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8359
Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı.
Meclis Başkanı Toptan'ın Ankara'da ancak bir hafta araştırma sonucunda hormonsuz domates bulabildiğini de okumuştum o dönemde. Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzun farkında mısınız?
Gelelim işin teknik meselesine.
Tarım ve Köy işleri Bakanlığı'nda
115 bin kişi çalışıyor.
70 tane üniversitemiz,
30 tane ziraat fakültemiz,
50 tane tarım araştırma enstitümüz,
10 bin işsiz ziraat mühendisimiz var.
Buna rağmen Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı.
Tek kelimeyle tohumun patronu ise İsrail.
Domuz geni yerleştirilmiş domates, AIDS mikrobu bulaştırılmış kavun
haberleri biraz spekülatör olabilir ama İsrail tohumu olayının kesinlikle
öbür madalyon tarafı da var.
İsrailli araştırmacıların, genleriyle oynayarak, gül ile limon kokulu domates yetiştirdiğini Şalom Gazetesi'nin internet sayfasından okumuştum.
İstediğiniz şekle sahip domatesleri bile bulabilirsiniz; çekirdeksiz, kalp şeklinde, salatalık şeklinde, dilimli...
Yani genlerle oynama meselesi yüzde yüz doğru.
Gelelim başka doğrulara.
Bu tohumların bir ekimlik olduğunu bilmeyen yok.
Yani İsrail'den bir defa tohum almakla kurtulamıyorsunuz. Bir gram tohumun fiyatı her dönemde bir gram altına denk oldu.
Üstelik İsrail tohumunu toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönemiyorsunuz.
Genetik tohum o toprağ a da zarar veriyor. Artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorundasınız.
50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık
tamamen kullanılmaz hale geliyor.
Buna en güzel örnek
Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için artık patates ekimine izin verilmemesidir.
Yani İsrail tohumu tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı bedava....
Tohumların içine hastalık yerleştiren İsrail bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor.
Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor.
Ne korkunç.
Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Yoksa uluslararası mahkemede yargılanacak!
Şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır.
İkincisi de biz olacağız.
EY VATANDAŞ AKLINI BAŞINA DEVŞİR !!! SOR SORUŞTUR, BOŞ DURMA
BU E-POSTAYI KONU HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMASINI İSTEDİĞİN HERKESE YOLLAYIN
Meclis Başkanı Toptan'ın Ankara'da ancak bir hafta araştırma sonucunda hormonsuz domates bulabildiğini de okumuştum o dönemde. Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzun farkında mısınız?
Gelelim işin teknik meselesine.
Tarım ve Köy işleri Bakanlığı'nda
115 bin kişi çalışıyor.
70 tane üniversitemiz,
30 tane ziraat fakültemiz,
50 tane tarım araştırma enstitümüz,
10 bin işsiz ziraat mühendisimiz var.
Buna rağmen Türkiye tohumda tamamen dışa bağımlı.
Tek kelimeyle tohumun patronu ise İsrail.
Domuz geni yerleştirilmiş domates, AIDS mikrobu bulaştırılmış kavun
haberleri biraz spekülatör olabilir ama İsrail tohumu olayının kesinlikle
öbür madalyon tarafı da var.
İsrailli araştırmacıların, genleriyle oynayarak, gül ile limon kokulu domates yetiştirdiğini Şalom Gazetesi'nin internet sayfasından okumuştum.
İstediğiniz şekle sahip domatesleri bile bulabilirsiniz; çekirdeksiz, kalp şeklinde, salatalık şeklinde, dilimli...
Yani genlerle oynama meselesi yüzde yüz doğru.
Gelelim başka doğrulara.
Bu tohumların bir ekimlik olduğunu bilmeyen yok.
Yani İsrail'den bir defa tohum almakla kurtulamıyorsunuz. Bir gram tohumun fiyatı her dönemde bir gram altına denk oldu.
Üstelik İsrail tohumunu toprağa bir ektin mi artık isteseniz de yerli tohuma dönemiyorsunuz.
Genetik tohum o toprağ a da zarar veriyor. Artık hep bu genetik tohumu kullanmak zorundasınız.
50-70 yıl sonra ise toprak kanserojen maddelerle dolduğu için artık
tamamen kullanılmaz hale geliyor.
Buna en güzel örnek
Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için artık patates ekimine izin verilmemesidir.
Yani İsrail tohumu tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı bedava....
Tohumların içine hastalık yerleştiren İsrail bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor.
Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor.
Ne korkunç.
Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Yoksa uluslararası mahkemede yargılanacak!
Şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır.
İkincisi de biz olacağız.
EY VATANDAŞ AKLINI BAŞINA DEVŞİR !!! SOR SORUŞTUR, BOŞ DURMA
BU E-POSTAYI KONU HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLMASINI İSTEDİĞİN HERKESE YOLLAYIN
Dersimiz Dersim
Herkesin herkesi dinlemesinin, kimsenin kimseyi dinlememesiyle sonuçlandığı tek ülke olmak, kuşkusuz eşitlenemeyecek bir saçmalık rekorudur ve eğer aşmak gerekirse, ancak Türkiye Türkiye’yi geçer yine.
Yazılarımı okuyanlar, Onur Öymen’in bu satırlarda hiç övülmediğini, tam tersine eleştirildiğini bilirler.
Ama Öymen’in TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmayı ben de izledim ve ne CHP’li partidaşlarının, ne de Dersim’lilerin gocunacağı bir yan bulabildim!
Bulanların söyleminde de gerçekleri çarpıtan bir “kör ölür badem gözlü olur” hissiyatı algıladım. Cehalet değilse kötü niyetten kaynaklanan protestoya, Kemal Kılıçdaroğlu ve Tekin Gürsel gibi tarih bilgisi de, mantığı da sağlam olması gereken kişiler katılınca, iyice şaşırdım.
Onur Öymen’e karşı sözüm ona Dersim’in onurunu savunanların yazdığı destandaki isyanı da hiç tanıyamadım!Aleviler Kürt, Kürtler Alevi olabilir.
Ama 1937 Dersim isyanı, Alevi değil, Kürtçü bir isyandır. Bu tanımın payandası da bölgede Tunceli vilayetinin kurulması (1935) ve derebeylik düzenini değiştirmek isteyen devletin ağırlığını artırmasından otoritesi zarar gören aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliğidir. İsyanın altında Hatay’ı yitirmek istemeyen Fransa’nın da parmağı vardır.
Daha önce Ağrı isyanını çıkaran Ermeni Hoytur örgütü ve biri İzzeddin diye bilinen ajanlar aracılığıyla kışkırtılan aşiret reislerinin, isyandan önce toplanıp devlete verdikleri ültimatom, zaten bu gerçeğin açık kanıtıdır: Hükümete, “Bu diyara karakol yapmayacaksın. Kaza ve nahiye merkezleri kurmayacaksın.
Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksın. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulüyle vereceğiz,” buyurmuştur Kürt aşiret reisleri. Hemen ardından da 21 Mart 1937’de Harçık Deresi üzerindeki ahşap köprüyü yakıp, Pah Nahiyesi’ndeki karakolları basarak isyanı başlatmışlardır. Ayaklanmanın, bölgedeki askerlerin Alevi bir kadına sarkıntılığıyla başladığı külliyen yalandır! Tarihteki her gerici isyanda olduğu gibi, Dersim’deki ayaklanmada da kadın namusu ve din elden gidiyor gerekçeleri kullanılmış, zaten bu yüzden de dinsel temsiliyeti olan Seyit Rıza’nın peşine düşülmüştür. Seyit Rıza da Şeyh Bedreddin gibi bir reformist değil, düpedüz cumhuriyet düşmanı, gerici bir figürdür.
***Ne yani, savunmayacak mıydı devlet kendisini?Oysa isyandan önce Tunceli vilayetinin kurulmasıyla pek çok aşiret kendiliğinden silah bırakmış ve bölgede eğitim seferberliğiyle birlikte toprak reformu başlatılmıştı.
Benim babam, gencecik bir irtibat subayı olarak katıldı bu isyanın bastırılmasına ve hayatını, devlet saflarında çarpışan bir Kürt asker kurtardı!Cumhuriyet hükümetinin “Tunceli tedip harekâtı”nda yaptığı ve tartışılması gereken büyük hata, 4 Mart 1937’de aldığı gizli bir kararla, ordudan isyanın örnek olacak bir şiddetle bastırılmasını istemesidir.
Dersim’de ayaklanmaya orantısız, gaddarlık ölçüsünde bir şiddet kullanılmıştır ve benim babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.
Çapraz ateş arasında kaldığında, “Benim anamın çok oğlu var, senin ananın tek oğlu sen kalmışsın, komutanım!” diyerek üzerine kapanıp, ona siper olan Kürt askeriyle dostluğunu ölünceye kadar sürdürdüğü gibi, tüm Kürtlere bir ömür boyu güven ve sevgi besledi.
Dersim isyanının ölçüsüz bir şiddetle bastırıldığı, bölge halkına gaddarca yaptırımlar uygulandığı gerçektir ve bence, isyanın bastırılması değil, böyle bastırılması tartışılmalıdır.
Ama hepimiz biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyete, bu devletin hiç ayrımcılık yapmadan uyguladığı yegâne olgu şiddet, Türklere, Kürtlere, Alevilere vb’ye özel değil, tehdit gördüğü her insan ve topluluğa eşit dağıttığı gaddarlıktır.1970 ve 80’lerde komünistti, milliyetçiydi dememiş, yüz binlerce gencin başını sınıf ya da ideoloji ayrımı yapmadan aynı iştahla yemiştir.
Tartışılması gereken, Türkiye’de toplumun mu şiddet devletini, yoksa devletin mi şiddet toplumunu yarattığıdır.
Devlet elbette kendini savunmalıdır, ama ölçüsüz savunma, ölçüsüz düşmanlığı da beraberinde getirir.
Nitekim getirmiştir.Kendi kendine yenik düşen pehlivanlık rekoru varsa, al sana bir rekor daha...
Herkesin herkesi dinlemesinin, kimsenin kimseyi dinlememesiyle sonuçlandığı tek ülke olmak, kuşkusuz eşitlenemeyecek bir saçmalık rekorudur ve eğer aşmak gerekirse, ancak Türkiye Türkiye’yi geçer yine.
Yazılarımı okuyanlar, Onur Öymen’in bu satırlarda hiç övülmediğini, tam tersine eleştirildiğini bilirler.
Ama Öymen’in TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmayı ben de izledim ve ne CHP’li partidaşlarının, ne de Dersim’lilerin gocunacağı bir yan bulabildim!
Bulanların söyleminde de gerçekleri çarpıtan bir “kör ölür badem gözlü olur” hissiyatı algıladım. Cehalet değilse kötü niyetten kaynaklanan protestoya, Kemal Kılıçdaroğlu ve Tekin Gürsel gibi tarih bilgisi de, mantığı da sağlam olması gereken kişiler katılınca, iyice şaşırdım.
Onur Öymen’e karşı sözüm ona Dersim’in onurunu savunanların yazdığı destandaki isyanı da hiç tanıyamadım!Aleviler Kürt, Kürtler Alevi olabilir.
Ama 1937 Dersim isyanı, Alevi değil, Kürtçü bir isyandır. Bu tanımın payandası da bölgede Tunceli vilayetinin kurulması (1935) ve derebeylik düzenini değiştirmek isteyen devletin ağırlığını artırmasından otoritesi zarar gören aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliğidir. İsyanın altında Hatay’ı yitirmek istemeyen Fransa’nın da parmağı vardır.
Daha önce Ağrı isyanını çıkaran Ermeni Hoytur örgütü ve biri İzzeddin diye bilinen ajanlar aracılığıyla kışkırtılan aşiret reislerinin, isyandan önce toplanıp devlete verdikleri ültimatom, zaten bu gerçeğin açık kanıtıdır: Hükümete, “Bu diyara karakol yapmayacaksın. Kaza ve nahiye merkezleri kurmayacaksın.
Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksın. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulüyle vereceğiz,” buyurmuştur Kürt aşiret reisleri. Hemen ardından da 21 Mart 1937’de Harçık Deresi üzerindeki ahşap köprüyü yakıp, Pah Nahiyesi’ndeki karakolları basarak isyanı başlatmışlardır. Ayaklanmanın, bölgedeki askerlerin Alevi bir kadına sarkıntılığıyla başladığı külliyen yalandır! Tarihteki her gerici isyanda olduğu gibi, Dersim’deki ayaklanmada da kadın namusu ve din elden gidiyor gerekçeleri kullanılmış, zaten bu yüzden de dinsel temsiliyeti olan Seyit Rıza’nın peşine düşülmüştür. Seyit Rıza da Şeyh Bedreddin gibi bir reformist değil, düpedüz cumhuriyet düşmanı, gerici bir figürdür.
***Ne yani, savunmayacak mıydı devlet kendisini?Oysa isyandan önce Tunceli vilayetinin kurulmasıyla pek çok aşiret kendiliğinden silah bırakmış ve bölgede eğitim seferberliğiyle birlikte toprak reformu başlatılmıştı.
Benim babam, gencecik bir irtibat subayı olarak katıldı bu isyanın bastırılmasına ve hayatını, devlet saflarında çarpışan bir Kürt asker kurtardı!Cumhuriyet hükümetinin “Tunceli tedip harekâtı”nda yaptığı ve tartışılması gereken büyük hata, 4 Mart 1937’de aldığı gizli bir kararla, ordudan isyanın örnek olacak bir şiddetle bastırılmasını istemesidir.
Dersim’de ayaklanmaya orantısız, gaddarlık ölçüsünde bir şiddet kullanılmıştır ve benim babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.
Çapraz ateş arasında kaldığında, “Benim anamın çok oğlu var, senin ananın tek oğlu sen kalmışsın, komutanım!” diyerek üzerine kapanıp, ona siper olan Kürt askeriyle dostluğunu ölünceye kadar sürdürdüğü gibi, tüm Kürtlere bir ömür boyu güven ve sevgi besledi.
Dersim isyanının ölçüsüz bir şiddetle bastırıldığı, bölge halkına gaddarca yaptırımlar uygulandığı gerçektir ve bence, isyanın bastırılması değil, böyle bastırılması tartışılmalıdır.
Ama hepimiz biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyete, bu devletin hiç ayrımcılık yapmadan uyguladığı yegâne olgu şiddet, Türklere, Kürtlere, Alevilere vb’ye özel değil, tehdit gördüğü her insan ve topluluğa eşit dağıttığı gaddarlıktır.1970 ve 80’lerde komünistti, milliyetçiydi dememiş, yüz binlerce gencin başını sınıf ya da ideoloji ayrımı yapmadan aynı iştahla yemiştir.
Tartışılması gereken, Türkiye’de toplumun mu şiddet devletini, yoksa devletin mi şiddet toplumunu yarattığıdır.
Devlet elbette kendini savunmalıdır, ama ölçüsüz savunma, ölçüsüz düşmanlığı da beraberinde getirir.
Nitekim getirmiştir.Kendi kendine yenik düşen pehlivanlık rekoru varsa, al sana bir rekor daha...
Tuesday, November 17, 2009
“Dersim” üzerinden Türkiye’ye yapılan, yapılacak “kelek”ler
‘Dersim’in Altı Kelek!..
- Meyyal UYGUR
“Dersim Dört Dağ İçinde” türküsünün bir mısrası, “Dersim’in altı kelek”tir. Burada kast edilen “olgunlaşmamış kavun, karpuz” olmalı.
Ama ben bu anlamda değil, amiyane tabiriyle “Dersim” üzerinden Türkiye’ye yapılan, yapılacak “kelek”leri anlatmak istiyorum.
Birilerinin bir süredir sistematik bir biçimde yürüttüğü, bugünün değerleriyle, dünü yargılama, eski acıları kaşıyıp, kanatma yanlışlığına düşmeden sade bir şekilde soralım. Atatürk zamanında Dersim’de “isyanlar” yaşandı mı? Yaşandı…Bu isyanlar bastırıldı mı, hatta operasyonlara Ata’nın manevi kızı Sabiha Gökçen de uçakla katıldı mı? Evet. Neticede, “Dersim”in adı, bizzat Atatürk tarafından “Tunceli” yapıldı mı? Yapıldı. Ve isyanın elebaşı Seyid Rıza ile arkadaşları asıldı mı? Asıldı!..
Bir süredir içeriden, dışarıdan, “geçmişimizle yüzleşmemiz, suçlarımızı kabul etmemiz” isteniyor. Bunların başta geleni, malum “Ermeni soykırım” iftirası. Ne kadar mesafe alındığını görüyoruz!..
Sıra “Dersim”deydi. Ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, “Kürt açılımı” görüşmelerinde, olayların mahiyetine ilişkin herhangi bir yorum yapmadan “Dersim” örneğini vermesi, bu hazırlıkları yapanların işini sadece kolaylaştırdı. Yani Öymen, söz etmeseydi bile konu bir şekilde Türkiye gündemine taşınacaktı.
AB ve ABD’nin uzunca bir süredir Alevileri “Dinsel azınlık” saydığını, Türkiye’nin de bunu kabul etmesini istediğini aklımızdan çıkarmadan, şu olaylar silsilesine bakalım:
13 Kasım 2008’de Avrupa Parlamentosu’nda, “Dersim Soykırım” toplantısı düzenlendi. Toplantıyı düzenleyenler, PKK-DTP’liler, Ermeniler ve AB’den maddi ve manevi yardım alan kökü dışarıda bir takım Alevi dernekleriydi. Toplantı davetiyeleriyle Tunceli’nin adı yeniden “Dersim” yapıldığı gibi, 1937 ve 1938 yıllarında yaşananların “soykırım” olduğu öne sürüldü. Bu “soykırım”ın, “Avrupa ve dünyanın bilincinden hiç silinmediği” belirtilerek, şu iddialarda bulunuldu:
“1937 ilkbaharında Türk ordusu, Alevi Kürtlerin yaşadığı Dersim bölgesinde köyleri yaktı, on binlerce sivili, erkek, kadın, çocuk demeden öldürdü. Kurtulanlar sürgüne tabi tutuldu, Dersim nüfusu azaltıldı. Bu merhametsiz faaliyetlerin sebebi Kürt, Alevi ve Kızılbaş olmalarıydı. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Türkiye, diğer Kürt soykırımları gibi, bu soykırımı tanımada da isteksiz. Binlerce insanın ölümünün sorumluluğu asla kabullenilmedi ve bunlar ortaya çıkarılmadı. Yaralı aileler asla geçmişlerini bulamadı. Halen binlerce insan, aile ve yakın arkadaşlarının akibetini bilmiyor. Türk Devleti tarafından alınan çocukların nerede olduğu bilinmiyor. Benzer olayları yaşayan ve soykırım yapan bir çok ülke, adaletsizliği kabul edip, özür diledi. Buna rağmen Türkiye, Ermeni soykırımında olduğu gibi, karşı çıkmaya ve ‘olmadı’ stratejisi izlemeye devam ediyor.”
Avrupa’nın artık alıştığımız hezeyan ve toplantılarından biri diye düşünmeden önce devam edelim.
PKK’dan Gül’e “Dersim” Mektubu
“Kürt açılımı”nın başlaması ve Bitlis’in Güroymak’ını “Norşin” yapmasının ardından yurtdışındaki PKK Derneği “Kürdistan Dernekleri Birliği-KOMKAR”, 26 Ağustos’ta, Gül’e bir mektup gönderdi. Mektupta, Gül’ün “Norşin hitabının takdire şayan olduğu” ifade edilip, özetle şu taleplerde bulunuldu:
- Sorunun çözümü için, Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesinin bir biçimi olan federal sistem Türkiye koşullarında en gerçekçi çözüm olacaktır…Değiştirilen coğrafi isimlerin iadesi bu alanda atılacak önemli adımlardan biridir…
- Şeyh Said, Seyid Rıza ve Said-i Kürdi (Said-i Nursi) gibi saygın Kürt ulusal ve dini önderlerinin mezarlarını ziyaret edip dua okumak veya saygı duruşunda bulunmak hakkına bile sahip değiliz…Biz, aşağıda imzası olan kişiler olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dedelerimizin naaşlarının nerede olduğuna dair gerçekçi bir açıklama yapma çağrısında bulunuyor, dedelerimizin mezarlarının yerini bilmek istiyoruz…
KOMKAR’ın, “Dedelerimizin Mezarlarının Nerede Olduğunu Bilmek İstiyoruz” başlık imza kampanyasına, şimdilerde Erdoğan’ın, Türkiye’ye gelmesi için ayağına iki bakanını göndereceği Şivan Perver’in yanı sıra, Yaşar Kaya, Kemal Burkay’ın da destek verdiğini vurgulayıp, devam edelim.
Ve Abdullah Gül, Kasım ayı başında Tunceli’ye gitti…
Atatürk’ten sonra burayı ziyaret eden ikinci Cumhurbaşkanı olduğuna dikkat çekildi.
Adını Atatürk’ün verdiği Tunceli’de, “Dersim’e hoş geldin” pankartıyla karşılandı.
DTP’li Belediye Başkanı ve DTP milletvekillerinin, Tunceli’nin adının yeniden “Dersim” yapılması talebine, “Referandum yapılsa, halk ne der?” sözleriyle yeşil ışık yaktı.
“Cemevi”ne ayakkabılarını çıkararak girdi ve “Alevi açılımı”na damgasını vurdu!..
Tunceli’de bir şey daha oldu. Başbakanlığın “fişlediği” Akşam’ın acar Gazetecisi Ali Ekber Ertürk’ün tespitine göre, burada Gül’e, sivil toplum örgütleriyle yaptığı özel görüşme sırasında elden bir mektup daha iletildi. Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Kaya imzalı mektupta, şöyle deniliyordu:
“Dersim olaylarında çoğunluğunu çocuk ve kadınların oluşturduğu 40 ila 70 bin kişi öldü. Dersim insanı küskündür, kırgındır, buruktur. Halkımız 71 yıldır devletten özür bekliyor. Bu özür, barış güllerinin açılmasına hizmet edecektir…
Tarihle yüzleşme, devletleri ve toplumları küçük düşürmez, aksine saygınlık kazandırır. Türkiye ancak kendi tarihi ile yüzleşerek medeni ülkeler arasındaki yerini alabilir…
1938 tarihinde evlatlık verilen, çocuk esirgeme yurtlarına bırakılan ya da dönemin yetkililerince kendi üzerlerine kaydedilen Dersimli yetim çocukların tam listesi açıklanmalıdır. Batı illerine sürülen Dersimli’lerin tam listesi açıklanmalıdır…
15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Dersim’in önderlerinden Seyid Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri aradan 72 yıl geçmesine rağmen hala açıklanmadı.
Mezar yerleri açıklanmalı ve naaşların aile mezarlığına defnedilmesine izin verilmelidir. Bu insani bir görevdir.”
İşte bu mektubu alan Gül, “ilgileneceğim” dedi.
Ve Yaşar Kaya ile arkadaşları, Seyid Rıza’nın idam edilmesinin yıldönümünde Avrupa’da toplanıp, “Biz seyitlerimizin mezarlarını Dersim’in kutsal topraklarına getirmek, kendilerine anıt mezar yapmak istiyoruz” çağrısında bulundu.
Ve dahi Avrupa Parlamentosu Sol Grubu, 19 Kasım’da, “Dersim 1937-1938 Aleviler ve Devletin Rolü” başlıklı bir konferans düzenleyeceğini açıkladı. Toplantıda, AP milletvekillerinin yanı sıra, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, Oral Çalışlar ve Sema Kaygusuz konuşacakmış.
Tüm bunlardan sonra düşünüp, soralım;
- “Dersim” operasyonunda, “soykırım” iftiralarının hedefinin artık doğrudan Atatürk olduğu görülmüyor mu?
- Tunceli’ye “Dersim” adının verilmesine açık, isyancılara iade-i itibar taleplerine sessiz destek, Atatürk’ün karar ve tasarruflarının tartışmaya açılması değil mi?
- Uzunca bir süredir bölücü terör örgütünün eylemlerini bilmem kaçıncı “Kürt isyanı”, teröristleri, “isyancı, gerilla” yapanlar peydâh oldu.
Dersim için de “isyan” deniyor.
Şimdi Dersim olaylarının böyle masaya yatırılması, işin “soykırım” iftirası boyutuna getirilmesi, dahası bu yaklaşımların devlet katında kabûl görmesi PKK terörüne karşı yürütülen mücadelenin de –ki artık özellikle dış mahfillerde açık açık söyleyenler var- rahatlıkla “soykırım” zeminine çekilmesini sağlamayacak mı?
- Bir taraftan Onur Öymen, öbür taraftan Canan Arıtman üzerinden “Sarı Öküzler” vermeye zorlanan CHP’ye savaş ilan edildiği, Aleviler’in sadece CHP değil, Atatürk’le arasının açılmasına çalışıldığı anlaşılmıyor mu?
Bakın, “Dersim”in altından da ne “kelek”ler çıktı!..
Kaynak: Açık İstihbarat
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8352
- Meyyal UYGUR
“Dersim Dört Dağ İçinde” türküsünün bir mısrası, “Dersim’in altı kelek”tir. Burada kast edilen “olgunlaşmamış kavun, karpuz” olmalı.
Ama ben bu anlamda değil, amiyane tabiriyle “Dersim” üzerinden Türkiye’ye yapılan, yapılacak “kelek”leri anlatmak istiyorum.
Birilerinin bir süredir sistematik bir biçimde yürüttüğü, bugünün değerleriyle, dünü yargılama, eski acıları kaşıyıp, kanatma yanlışlığına düşmeden sade bir şekilde soralım. Atatürk zamanında Dersim’de “isyanlar” yaşandı mı? Yaşandı…Bu isyanlar bastırıldı mı, hatta operasyonlara Ata’nın manevi kızı Sabiha Gökçen de uçakla katıldı mı? Evet. Neticede, “Dersim”in adı, bizzat Atatürk tarafından “Tunceli” yapıldı mı? Yapıldı. Ve isyanın elebaşı Seyid Rıza ile arkadaşları asıldı mı? Asıldı!..
Bir süredir içeriden, dışarıdan, “geçmişimizle yüzleşmemiz, suçlarımızı kabul etmemiz” isteniyor. Bunların başta geleni, malum “Ermeni soykırım” iftirası. Ne kadar mesafe alındığını görüyoruz!..
Sıra “Dersim”deydi. Ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, “Kürt açılımı” görüşmelerinde, olayların mahiyetine ilişkin herhangi bir yorum yapmadan “Dersim” örneğini vermesi, bu hazırlıkları yapanların işini sadece kolaylaştırdı. Yani Öymen, söz etmeseydi bile konu bir şekilde Türkiye gündemine taşınacaktı.
AB ve ABD’nin uzunca bir süredir Alevileri “Dinsel azınlık” saydığını, Türkiye’nin de bunu kabul etmesini istediğini aklımızdan çıkarmadan, şu olaylar silsilesine bakalım:
13 Kasım 2008’de Avrupa Parlamentosu’nda, “Dersim Soykırım” toplantısı düzenlendi. Toplantıyı düzenleyenler, PKK-DTP’liler, Ermeniler ve AB’den maddi ve manevi yardım alan kökü dışarıda bir takım Alevi dernekleriydi. Toplantı davetiyeleriyle Tunceli’nin adı yeniden “Dersim” yapıldığı gibi, 1937 ve 1938 yıllarında yaşananların “soykırım” olduğu öne sürüldü. Bu “soykırım”ın, “Avrupa ve dünyanın bilincinden hiç silinmediği” belirtilerek, şu iddialarda bulunuldu:
“1937 ilkbaharında Türk ordusu, Alevi Kürtlerin yaşadığı Dersim bölgesinde köyleri yaktı, on binlerce sivili, erkek, kadın, çocuk demeden öldürdü. Kurtulanlar sürgüne tabi tutuldu, Dersim nüfusu azaltıldı. Bu merhametsiz faaliyetlerin sebebi Kürt, Alevi ve Kızılbaş olmalarıydı. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Türkiye, diğer Kürt soykırımları gibi, bu soykırımı tanımada da isteksiz. Binlerce insanın ölümünün sorumluluğu asla kabullenilmedi ve bunlar ortaya çıkarılmadı. Yaralı aileler asla geçmişlerini bulamadı. Halen binlerce insan, aile ve yakın arkadaşlarının akibetini bilmiyor. Türk Devleti tarafından alınan çocukların nerede olduğu bilinmiyor. Benzer olayları yaşayan ve soykırım yapan bir çok ülke, adaletsizliği kabul edip, özür diledi. Buna rağmen Türkiye, Ermeni soykırımında olduğu gibi, karşı çıkmaya ve ‘olmadı’ stratejisi izlemeye devam ediyor.”
Avrupa’nın artık alıştığımız hezeyan ve toplantılarından biri diye düşünmeden önce devam edelim.
PKK’dan Gül’e “Dersim” Mektubu
“Kürt açılımı”nın başlaması ve Bitlis’in Güroymak’ını “Norşin” yapmasının ardından yurtdışındaki PKK Derneği “Kürdistan Dernekleri Birliği-KOMKAR”, 26 Ağustos’ta, Gül’e bir mektup gönderdi. Mektupta, Gül’ün “Norşin hitabının takdire şayan olduğu” ifade edilip, özetle şu taleplerde bulunuldu:
- Sorunun çözümü için, Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesinin bir biçimi olan federal sistem Türkiye koşullarında en gerçekçi çözüm olacaktır…Değiştirilen coğrafi isimlerin iadesi bu alanda atılacak önemli adımlardan biridir…
- Şeyh Said, Seyid Rıza ve Said-i Kürdi (Said-i Nursi) gibi saygın Kürt ulusal ve dini önderlerinin mezarlarını ziyaret edip dua okumak veya saygı duruşunda bulunmak hakkına bile sahip değiliz…Biz, aşağıda imzası olan kişiler olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dedelerimizin naaşlarının nerede olduğuna dair gerçekçi bir açıklama yapma çağrısında bulunuyor, dedelerimizin mezarlarının yerini bilmek istiyoruz…
KOMKAR’ın, “Dedelerimizin Mezarlarının Nerede Olduğunu Bilmek İstiyoruz” başlık imza kampanyasına, şimdilerde Erdoğan’ın, Türkiye’ye gelmesi için ayağına iki bakanını göndereceği Şivan Perver’in yanı sıra, Yaşar Kaya, Kemal Burkay’ın da destek verdiğini vurgulayıp, devam edelim.
Ve Abdullah Gül, Kasım ayı başında Tunceli’ye gitti…
Atatürk’ten sonra burayı ziyaret eden ikinci Cumhurbaşkanı olduğuna dikkat çekildi.
Adını Atatürk’ün verdiği Tunceli’de, “Dersim’e hoş geldin” pankartıyla karşılandı.
DTP’li Belediye Başkanı ve DTP milletvekillerinin, Tunceli’nin adının yeniden “Dersim” yapılması talebine, “Referandum yapılsa, halk ne der?” sözleriyle yeşil ışık yaktı.
“Cemevi”ne ayakkabılarını çıkararak girdi ve “Alevi açılımı”na damgasını vurdu!..
Tunceli’de bir şey daha oldu. Başbakanlığın “fişlediği” Akşam’ın acar Gazetecisi Ali Ekber Ertürk’ün tespitine göre, burada Gül’e, sivil toplum örgütleriyle yaptığı özel görüşme sırasında elden bir mektup daha iletildi. Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Kaya imzalı mektupta, şöyle deniliyordu:
“Dersim olaylarında çoğunluğunu çocuk ve kadınların oluşturduğu 40 ila 70 bin kişi öldü. Dersim insanı küskündür, kırgındır, buruktur. Halkımız 71 yıldır devletten özür bekliyor. Bu özür, barış güllerinin açılmasına hizmet edecektir…
Tarihle yüzleşme, devletleri ve toplumları küçük düşürmez, aksine saygınlık kazandırır. Türkiye ancak kendi tarihi ile yüzleşerek medeni ülkeler arasındaki yerini alabilir…
1938 tarihinde evlatlık verilen, çocuk esirgeme yurtlarına bırakılan ya da dönemin yetkililerince kendi üzerlerine kaydedilen Dersimli yetim çocukların tam listesi açıklanmalıdır. Batı illerine sürülen Dersimli’lerin tam listesi açıklanmalıdır…
15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Dersim’in önderlerinden Seyid Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri aradan 72 yıl geçmesine rağmen hala açıklanmadı.
Mezar yerleri açıklanmalı ve naaşların aile mezarlığına defnedilmesine izin verilmelidir. Bu insani bir görevdir.”
İşte bu mektubu alan Gül, “ilgileneceğim” dedi.
Ve Yaşar Kaya ile arkadaşları, Seyid Rıza’nın idam edilmesinin yıldönümünde Avrupa’da toplanıp, “Biz seyitlerimizin mezarlarını Dersim’in kutsal topraklarına getirmek, kendilerine anıt mezar yapmak istiyoruz” çağrısında bulundu.
Ve dahi Avrupa Parlamentosu Sol Grubu, 19 Kasım’da, “Dersim 1937-1938 Aleviler ve Devletin Rolü” başlıklı bir konferans düzenleyeceğini açıkladı. Toplantıda, AP milletvekillerinin yanı sıra, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, Oral Çalışlar ve Sema Kaygusuz konuşacakmış.
Tüm bunlardan sonra düşünüp, soralım;
- “Dersim” operasyonunda, “soykırım” iftiralarının hedefinin artık doğrudan Atatürk olduğu görülmüyor mu?
- Tunceli’ye “Dersim” adının verilmesine açık, isyancılara iade-i itibar taleplerine sessiz destek, Atatürk’ün karar ve tasarruflarının tartışmaya açılması değil mi?
- Uzunca bir süredir bölücü terör örgütünün eylemlerini bilmem kaçıncı “Kürt isyanı”, teröristleri, “isyancı, gerilla” yapanlar peydâh oldu.
Dersim için de “isyan” deniyor.
Şimdi Dersim olaylarının böyle masaya yatırılması, işin “soykırım” iftirası boyutuna getirilmesi, dahası bu yaklaşımların devlet katında kabûl görmesi PKK terörüne karşı yürütülen mücadelenin de –ki artık özellikle dış mahfillerde açık açık söyleyenler var- rahatlıkla “soykırım” zeminine çekilmesini sağlamayacak mı?
- Bir taraftan Onur Öymen, öbür taraftan Canan Arıtman üzerinden “Sarı Öküzler” vermeye zorlanan CHP’ye savaş ilan edildiği, Aleviler’in sadece CHP değil, Atatürk’le arasının açılmasına çalışıldığı anlaşılmıyor mu?
Bakın, “Dersim”in altından da ne “kelek”ler çıktı!..
Kaynak: Açık İstihbarat
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8352
Monday, November 16, 2009
Cumhuriyet 16.11.2009
2000’Lİ YILLARDA / ERDAL ATABEK
Geleceğimizin Atatürk’ü... (1)
10 Kasım 2009 Salı günü Maltepe Üniversitesi’nde yaptığım konuşmanın başlığı bu olmuştu.
Üniversitenin rektör vekili Sayın Prof. Betül Çotuksöken ile birlikte belirlediğimiz bu başlık, Atatürk’e bakış açımızı yansıttığı için özel bir anlam taşıyordu.
Atatürk geçmişte kalması gereken bir ikon değildir.
Atatürk bir tapınma kültü imgesi değildir.
Atatürk, yılın bir gününde anılıp tarihimizin parlak sayfası sayılmakla yetinilecek bir varlık değildir.
Atatürk bir enerji sistemidir.
Atatürk ufuktur.
Atatürk, anlaşılması gereken bir yaşam biçimidir.
Atatürk, yaşamı ve yaptıklarıyla en umutsuz durumlardan çıkılan başarı ışığıdır.
Onun bize öğrettiği bir başarı yolu var:
1. Yapmak istediklerinizin FELSEFESİ:
Yapmak istediklerinizi NEDEN yapmak istiyorsunuz?
Saltanatı kaldırmak mı istiyorsunuz? Neden?
Halifeliği kaldırmak mı istiyorsunuz? Neden?
Neden tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri yasaklayacaksınız?
Neden CUMHURİYET?
Neden BAĞIMSIZLIK?
Neden LAİKLİK?
Neden LAİK EĞİTİM?
Ne yapmak istiyorsanız, önce felsefesi aklınızda biçimlenmeli, zihninizde yerleşmelidir.
2. Bu felsefeye dayalı POLİTİKA’nız olmalıdır:
Yapacaklarınızı NASIL yapacaksınız?
Yapmak istediklerinizi nasıl bir sırayla yapacaksınız?
Hedeflerinizin bulunduğunuz yere uzaklığı nasıldır?
Yolunuzun üstündeki engelleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Politika, sizin planınız ve programınızdır.
3. STRATEJİ’nizi belirlemeniz gerekiyor:
İLERİ gitmeniz gereken durumlar nelerdir?
GERİ adımlarınız ne zaman atılmalıdır?
Nereye kadar çekilebilirsiniz?
Çatışmayı nerede yapmalısınız?
Ne zaman, ne yapmanız size kazandıracaktır?
Göze alacağınız kayıplarınız ne kadardır?
Kayıplarınızı nasıl telafi edebilirsiniz?
Bunları baştan hesaplamanız gerekir.
4. TAKTİK’leriniz her zaman esnek ve değişken olmalıdır:
GÜÇ DENGESİ ne durumdadır?
Sizin gücünüz nerede fazla, nerede azdır?
Karşınızdaki güç nitelik ve nicelik olarak doğru hesaplanmış mıdır?
Güç farkı varsa durumu nasıl değiştirebilir?
Güç dengelerini nasıl değiştirebilirsiniz?
Dengesizlik korku mu yaratır, rehavet mi?
Daha az güçle ne yapabilirsiniz?
Gücünüz daha çoksa nasıl bir yol izlemeniz doğrudur?
Zamanlamanız nasıl olmalıdır?
Zaman planlamanız var mı ve gerçekçi mi?
Zamanın gerisinde kalmak durumu nasıl etkileyecektir?
Zamanın ilerisinde olursanız neleri değiştirmeniz gerekecektir?
Bunları hesaplamalı ve uygulamalısınız.
5. HEDEFİNİZİN NERESİNDESİNİZ?
Vardığınız nokta neresidir?
Değerlendirmenizi gerçekçi yapıyor musunuz?
Kimlerle birliktesiniz?
Karşınızda kimler vardır?
Şu ana kadarki hareketiniz hangi sonuca varmıştır?
Yeni hedefleriniz nelerdir?
Vardığınız noktadaki enerji dağılımı nasıldır?
Sonucu ölçünüz ve gereken düzeltmeleri yapınız.
İşte, ATATÜRK’ün bize öğrettiği başarı yolu bu olmuştur.
Düşman böyle yenilmiştir.
Bağımsızlık böyle kazanılmıştır.
Cumhuriyet böyle kurulmuştur.
Ya şimdi? Ya bundan sonrası? Bakalım, ne yapmamız ve nasıl yapmamız gerekiyor?
Atatürk ufkunda yolumuza devam edeceğiz...
erdalatak@gmail. com
2000’Lİ YILLARDA / ERDAL ATABEK
Geleceğimizin Atatürk’ü... (1)
10 Kasım 2009 Salı günü Maltepe Üniversitesi’nde yaptığım konuşmanın başlığı bu olmuştu.
Üniversitenin rektör vekili Sayın Prof. Betül Çotuksöken ile birlikte belirlediğimiz bu başlık, Atatürk’e bakış açımızı yansıttığı için özel bir anlam taşıyordu.
Atatürk geçmişte kalması gereken bir ikon değildir.
Atatürk bir tapınma kültü imgesi değildir.
Atatürk, yılın bir gününde anılıp tarihimizin parlak sayfası sayılmakla yetinilecek bir varlık değildir.
Atatürk bir enerji sistemidir.
Atatürk ufuktur.
Atatürk, anlaşılması gereken bir yaşam biçimidir.
Atatürk, yaşamı ve yaptıklarıyla en umutsuz durumlardan çıkılan başarı ışığıdır.
Onun bize öğrettiği bir başarı yolu var:
1. Yapmak istediklerinizin FELSEFESİ:
Yapmak istediklerinizi NEDEN yapmak istiyorsunuz?
Saltanatı kaldırmak mı istiyorsunuz? Neden?
Halifeliği kaldırmak mı istiyorsunuz? Neden?
Neden tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri yasaklayacaksınız?
Neden CUMHURİYET?
Neden BAĞIMSIZLIK?
Neden LAİKLİK?
Neden LAİK EĞİTİM?
Ne yapmak istiyorsanız, önce felsefesi aklınızda biçimlenmeli, zihninizde yerleşmelidir.
2. Bu felsefeye dayalı POLİTİKA’nız olmalıdır:
Yapacaklarınızı NASIL yapacaksınız?
Yapmak istediklerinizi nasıl bir sırayla yapacaksınız?
Hedeflerinizin bulunduğunuz yere uzaklığı nasıldır?
Yolunuzun üstündeki engelleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Politika, sizin planınız ve programınızdır.
3. STRATEJİ’nizi belirlemeniz gerekiyor:
İLERİ gitmeniz gereken durumlar nelerdir?
GERİ adımlarınız ne zaman atılmalıdır?
Nereye kadar çekilebilirsiniz?
Çatışmayı nerede yapmalısınız?
Ne zaman, ne yapmanız size kazandıracaktır?
Göze alacağınız kayıplarınız ne kadardır?
Kayıplarınızı nasıl telafi edebilirsiniz?
Bunları baştan hesaplamanız gerekir.
4. TAKTİK’leriniz her zaman esnek ve değişken olmalıdır:
GÜÇ DENGESİ ne durumdadır?
Sizin gücünüz nerede fazla, nerede azdır?
Karşınızdaki güç nitelik ve nicelik olarak doğru hesaplanmış mıdır?
Güç farkı varsa durumu nasıl değiştirebilir?
Güç dengelerini nasıl değiştirebilirsiniz?
Dengesizlik korku mu yaratır, rehavet mi?
Daha az güçle ne yapabilirsiniz?
Gücünüz daha çoksa nasıl bir yol izlemeniz doğrudur?
Zamanlamanız nasıl olmalıdır?
Zaman planlamanız var mı ve gerçekçi mi?
Zamanın gerisinde kalmak durumu nasıl etkileyecektir?
Zamanın ilerisinde olursanız neleri değiştirmeniz gerekecektir?
Bunları hesaplamalı ve uygulamalısınız.
5. HEDEFİNİZİN NERESİNDESİNİZ?
Vardığınız nokta neresidir?
Değerlendirmenizi gerçekçi yapıyor musunuz?
Kimlerle birliktesiniz?
Karşınızda kimler vardır?
Şu ana kadarki hareketiniz hangi sonuca varmıştır?
Yeni hedefleriniz nelerdir?
Vardığınız noktadaki enerji dağılımı nasıldır?
Sonucu ölçünüz ve gereken düzeltmeleri yapınız.
İşte, ATATÜRK’ün bize öğrettiği başarı yolu bu olmuştur.
Düşman böyle yenilmiştir.
Bağımsızlık böyle kazanılmıştır.
Cumhuriyet böyle kurulmuştur.
Ya şimdi? Ya bundan sonrası? Bakalım, ne yapmamız ve nasıl yapmamız gerekiyor?
Atatürk ufkunda yolumuza devam edeceğiz...
erdalatak@gmail. com
Subscribe to:
Posts (Atom)