Friday, December 25, 2009

Dersim halkı Oğuz boylarından gelmiş Türkmenlerdir.

ÖNYARGILARINIZIN TUTSAĞI İSENİZ BU YAZIYI HİÇ OKUMAYINIZ

Dersim’in asıl adı nedir?
Bu bölgede oturanlar nereden, ne zaman gelmişlerdir? Akrabaları hangi ülkede yaşamaktadır? Türk müdürler; Kürt müdürler? Yoksa nedirler? Dillerinin özelliği nedir? Alevi midirler? Eğer önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayınız.
Yok anlamak-öğrenmek istiyorsanız; işte size 10 maddede Dersim gerçeği…Albert Einstein’ın sözünü bilirsiniz:“Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.”Ama bu baş belası tabuları yıkmak zorundayız.Çünkü…Hacı Bektaşi Veli’nin söylediği gibi, “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”Bu arada şu görüşümü tekrarlayayım:Kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa, hissediyorsa öyledir. Ve saygındır. Ayrıca, kimileri gibi “alternatif tarih” adına inkarcılık yapacak da değilim.O halde…Gelelim Dersim derslerine…

Madde 1) Dersim’in kökü nereye dayanıyor?Anadolu kavimler kapısıdır…Dersim bölgesine ilk yerleşimin M.Ö 6 binlere kadar uzandığı biliniyor.Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti.Dersim bölgesine kimi “İşuva” adını verdi: kimi “Supani”…Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “ Müşkiler”…Ne diyordu koca Ahmet Arif:“Beşikler vermişim Nuh'aSalıncaklar, hamaklar,Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,Anadoluyum ben,Tanıyor musun ?..”

Madde 2) Dersim’in adı nereden geliyor?
Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor.
Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti.Bu teze göre, Dersimliler “ağaca tapınmaları” nedeniyle bu ismi kullanıyorlardı!Ancak yazdığımız gibi bölgeye birçok uygarlıklar geldi. Ve bunların çoğu isim değiştirdiler.Örneğin Çemişkezek bölgesine; Hititler “Zuhma”; Urartular “ Tamişkiş”; Romalılar “Hieroplis”; Bizanslılar “Tsimisca” dediler…Dersim’in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö 519’da Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor.Bu noktada “Daranalis” ve Persler’in adını geçirmemizin özel bir nedeni var. Çünkü Dersimlilerin asıl yurtları Anadolu değil; İran.

Madde 3) Dersimliler aslında nerelidir?

Horasanlıdırlar.Hazar Denizi’nin güney batısında (Tahran’ın kuzeyinde) Deylem/Daylam bölgesinde, Pers öncesi halklardan bir topluluk yaşardı: Deylemliler/Daylamlılar!İran’daki Büveyhoğulları Devleti’ni (932-1056) bunların kurduğu biliniyor.Bu halk 13’üncü yüzyılda Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya geldiler. Anadolu’da yaşadıkları bu bölgeye kendi adlarını verdiler.

Madde 4 ) Dersimlilerin akrabaları kimler?

Günümüz İran’ın Kuzey Horasan Eyaleti’nde Deylaman bölgesi vardır. Lahican, Siya, Kal, Koh, Mazendaran, Rast, Gibal, Pir Pulur, Fumen, Gerekerd, Gilan, Teberistan, Chalus, Kalar, Enzeli, Varemin, Bar, Tufem, Rudsa, Muvaz, Kohaman, Hasan Rud, Emurluh gibi yerlerde yaşayanlar Dersimlilerin akrabalarıdır.Konuştukları dil ise Zazacadır.“Dersim’de Kökler” adlı kitabından yararlandığımız Ali Kara, İran’daki “Dersimliler” konusunda araştırma yaptı. Anadolu’daki Dersimlilerle konuşma, türkü söyleme, inanç, yaşam tarzı konusunda aynı olduklarını yazdı. Kadın-erkek eşitliğini; kadınların başlarını kapatmadığını, isimlerin doğa adları olduğunu gözlemledi. “Cem”lerine katıldı. Aslında Şamanizm’in, Zerdüştlüğün hala yaşatıldığını fark etti.

Madde 5) Dersim dilinin kökeni nedir?Persler’in “Bisitun Kitabeleri”nde Deylemlilerin konuştukları dile “Zuzu” deniyor. “Zuzu” bugünün anlamıyla Zaza!Kimi dilbilimcilerine göre bu dilin adı, Deylem’den türeyen “Dımılıce”dir.Bu nedenle bilimsel sınıflandırmada bu dil ailesinin "Kuzeybatı İranî diller" grubunda yer aldığı belirtilmektedir.Dil bilimcileri ve Zazalar, Zazaca/Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder.Keza İranoloji dilbilimine göre de, Zazaca başlıbaşına bir dildir.Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky; ve David Mc Kenze, Prof, Goiche Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazaca'nın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtlamışlardır.

Zazaca; eski dillerden Partça’nın devamı olarak kabul edilirFakat bazı Kürdologlar bu durumu kabul etmezler; Zazaca'yı Kürtçe'nin dört lehçesi arasında sayarlar.Bütün Kürtler meseleye “milliyetçilik penceresinden” bakmazlar; “Kürdistan Milliyetçilik ve Dil” kitabının yazarı Amir Hassanpour gibi kimi Kürt dilbilimciler, Zazaca’nın Kürt lehçelerinden yapısal olarak farklı olduğunu yazar.Yine de bazı Kürt “aydınlar”, Zazalar’ın Kürt olmadığını iddia edenlere ateş püskürürler. Ebubekir Pamukçu, Ali Kaya veya Kürt M Şerif Fırat gibi yazarları “inkarcılıkla” suçlarlar!Şurası bir gerçektir ki, Zazalar’ın önemli bir bölümü günümüzde Kürt kimliğini benimsemişlerdir.Bu arada…

Bazı Türkologlar da, Zazaca'yı Türkçe'nin bir lehçesi varsayar ve; Zazaların Horasan'dan gelen Türk boyu olduğunu iddia ederler. Bunlara göre Zazalar, Dersim’e gidince Kürtleşmişlerdir!Devletin resmi tarih tezi de böyledir.Kuşkusuz bu “resmi tarihtir ve mutlaka yanlıştır” anlayışı doğru değildir.

Madde 6 ) Zazaca konuşulan iller hangisi?
Tunceli(bütün ilçeler); Bingöl (bütün ilçeler); Elazığ (Batı bölgesi hariç); Diyarbakır (Ergani, Çermik, Dicle, Lice, Çüngüş, Hani, Kulp, Eğil, Hazro); Urfa (Siverek, Bucak); Muş (Varto); Sivas (Zara, İmranlı, Ulaş, Kangal, Hafik, Divriği, Gürün) Adıyaman (Gerger); Erzincan(merkez ve Tunceli'ye yakın yerlerde); Batman (Merkez, Sason); Bitlis(Mutki,Tatvan); Malatya (Pötürge, Doğanyol, Arguvan); Ardahan(Göle); Uşat Eşme gibi Batı’daki bazı ilçe ve köylerde de sürgünler nedeniyle konuşulmaktadır.Zazaca sadece Türkiye’de konuşulmuyor. İran’da da en az 1 milyon insanın Zazaca konuştuğu biliniyor. Bunların küçük bir bölümü, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan kaçan Türkmen aşiretleridir.

Madde 7) Dersimliler Alevi midir?

Zerdüşt/Yezidi olan Deylaman halkı 873’te Müslüman oldu.917’de ise Caferi Sadık mezhebini / Aleviliği kabul ettiler.Kimi tarihçiye göre Zaza Aleviliği; Şii inancıyla, Zerdüştlüğün gelenek ve göreneklerinin bileşiminden oluşmuştur.Gelelim Anadolu’daki Dersimlilere…Dersim denince akla 126 aşiret ve boyun birleşmesi geliyor. Bunların hepsi Zaza değil. İçlerinde Türkmen aşiretleri de var.Bu aşiretlerin hepsinin tarihsel hikayesi farklı olduğu için hepsini ayrı ayrı ele almak gerekir. Bölgeye geliş tarihleri bile farklılıklar gösterir. Örneğin Hz. Muhammed soyundan geldiklerini iddia eden Kureyşan Aşireti, Melihşah döneminde Dersim’e geldi.Geliş tarihleri farklı olsa da Dersim bölgesindeki Zazalar’ın büyük çoğunluğu Alevi’dir. Fakat Sünni olan Zazalar’ın bulunduğunu da eklemeliyiz:Örneğin Cibranlı Halit Bey Sünni bir Zaza Kürdü’ydü.

Madde 8) “Tunceli” adı ne zaman verildi?

Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak 1937-38 Dersim İsyanı’nı bastıran askeri harekatın adının “Tunç- Eli” olduğunu ve operasyondan sonra Dersim’e “Tunceli” adının verildiğini yazdı. Doğru değildir.
Osmanlı, Tanzimatla birlikte yeni idari yapılanmaya gitti.O tarihe kadar “başına buyruk olan” Dersim sancaktı.1847’te; Hozat merkez olmak üzere Erzurum vilayetine bağlıydı;.1859’da; Harput eyaletine; 1867’de ise topraklarının bir bölümü Erzincan sancağına dahil edildi.1879’da ayrı bir vilayet oldu.1886’da tekrar mutasarraflığa indirildi.1892’de Elazığ’a bağlandı.

Görüldüğü gibi Osmanlı, Dersim’i hep bölerek yönetmek tavrı içinde oldu.

Gelelim Cumhuriyet dönemine:Dersim 1923’te ilçe yapılarak Elazığ’a bağlandı.Ancak…25 Aralık 1935’te, 3195 sayılı, 2884 no’lu kanunla “Tunceli” adıyla il yapıldı.
Sünniliği devletin resmi ideolojisi haline getiren Osmanlı’nın Dersim’e bakışı belliydi.
Peki ya Cumhuriyet’in?

Bunu İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın isteğiyle sadece 100 adet basılan “Dersim” kitapçıktan anlayabiliyoruz:“Dersim’in coğrafi ve toplumsal yapısı, çapulculuk ve isyana teşvik edicidir. Halk bu yüzden vergi vermiyor, yasa dinlemiyor ve askerlik hizmeti yapmıyor. Toprağı tarıma elverişli olmadığı için çapulculuk yapıp çevre bölgelerdeki halka baskın yapıyor. (2700 kaçak vardı.)Halkın gerçek efendileri; şeyh, seyyid, dede, ağa ve bey takımıdır.
Dersim mutlaka devletin egemenliğine girmelidir. Ancak bölgede sadece asker ve jandarma bulundurmakla itaat sağlanmaz. Köklü ıslahat şarttır.
Dersim halkı Oğuz boylarından gelmiş Türkmenlerdir.
Sonradan Kürtleşmişlerdir.
Türk kökenlerine çevirmek için kışlaların yanına okul yapılmalıdır.Ağalar ve Seyyidler bölgeden Türklerin yoğun olduğu bölgelere sürülmelidir.”Cumhuriyet, Dersim’i merkeze hükümetin kontrolüne alıp çağdaşlaştırmak istiyordu.

Madde 9) Atatürk’ü seviyorlar mı?

Dersimliler, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında yer aldı.Sivas ve Erzurum kongrelerinde 250 Zaza gönüllü koruyuculuk yaptı.Kongrelere Diyap Ağa ve Hasan Basri’yi milletvekili olarak gönderirler.23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ne ise altı milletvekiliyle temsil edildiler.
Şeyh Said isyanına katılmadılar.
Dersimlilerin Atatürk sevgisinin iki nedeni vardır:Birincisi, Cumhuriyet Aleviler’i özgürleştirmişti.İkincisi Aleviler Atatürk’ün Alevi olduğunu düşünüyordu. Kimi Alevi’ye göre ise Atatürk “mehdi” idi.

Madde 10 ) Dersimliler niye ayaklandı?
Temel sebep; ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak “modernize eden” Cumhuriyet yönetiminin, artık ülkenin doğusuna da el atmasıydı.Cumhuriyet bölgedeki yoksulluğu-geri kalmışlığı ortadan kaldırmak istiyordu.

O küçük bütçesine rağmen 4 milyon lira ayırmıştı. Bununla yollar, köprüler yapmayı planlıyordu.Bölgeye “el atma”nın siyasi nedeni ise; Cumhuriyet’in, ağa ve şeyhlerin hüküm sürdüğü feodalizmi tasfiye etmek istemesiydi. Atatürk aşiret sisteminin yıkılmasını ve toprak reformu yapılmasını istiyordu.Meselenin kültürel ayağı da vardı. Dersim halkını Kürtleşmiş Türk olarak görüyorlardı. Mecburi iskan yasası çıkarılarak, Dersim aşiretlerinin Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere göndererek Türkleşmesinin sağlanacağını planlıyorlardı.

Ankara’daki bazı bürokrat ve siyasilerin Osmanlı döneminden kalma, “Sünniler devlete bağlıdır, Aleviler kötülüklerin başlıca nedenidir” şeklindeki Alevi düşmanlığıyla yaptıkları yönlendirmeler “reformların” sert olmasına yol açtı.Cumhuriyet kadroları reformları hayata geçirme konusunda ikiye bölündü; Vali Cemal Bey gibi uzlaşmadan yana olanlarla, Umum Müfettişi İbrahim Tali gibi sert tedbirlerin alınmasından yana olanlar arasında.En sert görüşler Mareşal Fevzi Çakmak’a aitti; Kürt memurlara bile karşıydı!

Diğer yanda…Şunu da eklemem gerekiyor; 1937-38 askeri harekatı Dersim’e yapılan ilk operasyon değildi.1861’den başlayarak Dersim’e sürekli askeri harekatlar düzenlendi.Yazdığım gibi bunun temel nedeni iktisadiydi.Tanzimat’ta da, II. Meşrutiyet’te de, Cumhuriyet’te de aynı durumla karşılaşılmıştı: Aşiret ağaları yeniden yapılandırılan merkezi yapının kontrolüne girmek istemiyordu. Kendi kanunlarını kendilerinin koyduğu feodal düzenin yıkılmasına karşı çıkıyorlardı.Bölge halkının yoksul ve cahil olması, feodal düzenin sürmesini isteyenler tarafından hep kullanılmıştır.Kuşkusuz onlarca zulme uğramış Dersimlilerin merkezi iktidarlara güvensizlikleri de bunda etken olmuştur.Aynı bugün olduğu gibi…

Soner Yalçın
Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=eger-onyargilarinizin-tutsagi-iseniz-bu-yaziyi-hic-okumayiniz-1912091200

Wednesday, December 23, 2009

Anagnostopulos:'Hıristiyanlar için böyle çalışan bir Başbakan görmedim'

Arslan Bulut

Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinde yazan Kai Strittmatter, Tayyip Erdoğan ile ilgili övgü, muhalefet için iftira niteliğini taşıyan bir yazı yazdı.
Alman yazar, “Erdoğan Türkiye’de bir devrim başlattı. Bu sebeple hem seviliyor hem de kendisinden nefret ediliyor” diyor.

Yazar, Şahin Alpay, Ümit Fırat ve Cüneyt Zapsu’nun Erdoğan’ı öven sözlerine yer verdikten sonra “Konstantinopol Patriği I. Bartholomeos”un sözcüsü Dositheos Anagnostopulos’un “Bu insan tarihe geçecektir” ifadesini naklediyor!

Alman yazar, Türkiye’yi yakından tanıyan Yeşiller Partisi eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Joost Lagendijk’in “Türkiye’de Erdoğan Hükûmeti’ni desteklemenin haricinde bir alternatif yok. Yaptıkları bütün hatalara rağmen Avrupa yönünde ilerleyen bir tek onlar var. Muhalefet, milliyetçilerden oluşan umutsuz bir gruptan ibaret” sözlerini de kullanıyor.
* * *
Alman yazar muhalefet grubunun korkunç bir sabotaj gücüne sahip olduğunu da iddia ediyor ve Türkiye’de olan biteni ters yüz ederek anlatıyor. Mesela, “Cumhuriyetçilerden oluşan bu grup geri çekilmekte olsa da yargı ve ordu içinde hâlâ güçlü mevzilere sahiptir. Bunlar yazarlar hakkında dava açan savcılar, Kürt partilerini yasaklayan hâkimler ve üniversitelerde başörtüsü serbest bırakıldığında darbe yapma tehdidinde bulunan generallerdir” diyor.

Bilindiği gibi Türkiye’de suçlanan, telefonu dinlenen, cumhuriyetçi askerler, hakimler ve gazetecilerdir.!
Alman yazar devam ediyor:
- Türkiye’de ülkeyi derinden değiştiren bir devrim yaşanıyor. Atatürk’ten bu yana yaşanmayan derin bir değişimin olduğu bir devrim.
- Bu gelişme Türkiye’yi demokratlar ve demokrat olmayanlar, Avrupa’yı örnek alan liberaller ve kendilerini laik olarak adlandırıp Avrupa, Hıristiyanlar ve Kürtlere karşı kışkırtıcılık yapanlar olarak iki cepheye ayırıyor.
- Liberaller Tayyip Erdoğan’ın yanında yer alıyor. Bazıları hoşnut olmasa da başka bir alternatif olmadığı için bunu yapmak zorunda kalıyor.
- Hükûmet can düşmanı Ermenistan’a elini uzattı. Aşırı milliyetçi katiller çetesi Ergenekon’un yuvasını dağıttı. Bugüne kadar dokunulamayan ordudan hesap sordu.
- Türkiye’de nelerin kaybedileceğini anlayabilmek için, Taraf gazetesi tarafından gün ışığına çıkarılan, bir deniz subayı tarafından hazırlanmış kod adı “Kafes” olan planı okumak gerekir.
Buna göre Türkiye’deki Ermenilerin ve Rumların öldürülmesi, sonra da suçun Erdoğan’ın taraftarlarının üzerine atılması planlanmış. Plan Mart 2009 tarihini taşıyor.
- Peki Erdoğan ne yapıyor? Geçen yaz adalarda bir Ortodoks manastırını ziyaret ederek Patriğe yardım sözü verdi ve Hıristiyanların Türkiye’den kovulmalarının “faşistçe” bir uygulama olduğunu söyledi.
- Ermeni Patrikhanesi, Erdoğan’a 2007 seçimlerinde oy verilmesi çağrısında bulunmuştu, çünkü Türkiye’de gerek Müslümanlar gerek Hıristiyanların din özgürlüğü için Erdoğan ve partisinden başka biri yok.
- Rahip Dositheos, “Hıristiyanlar için böylesine girişimde bulunan bir Başbakan görmedim” diyor.
- Türkiye’deki üniversitelerde Kürt filolojisi fakülteleri var ve Kürt köylerine Kürtçe isimleri iade ediliyor, ancak Erdoğan daha da ileri gitti ve 1937 yılında ordu tarafından Dersim’deki Alevilere karşı yapılan katliamı bir suç olarak nitelendirdi. Bizim bir yorum yapmamıza gerek var mı?

Sahi Tayyip Erdoğan kimin için çalışıyor?
Patrik, çarmıh ve açılım!

Prof.Özcan Yeniçeri

Obama, Türkiye’ye geldiğinde bugünlerin moda söylemiyle üç açılım için bastırmıştı. Bunlar: Kürt, Ermeni ve Patrikhane bağlamında azınlık açılımlarıydı. Bunlardan ilk ikisi konusunda AKP iktidarının büyük ilerlemeler (!) kat etmesine rağmen üçüncü açılım konusunda somut bir ilerleme olmadı. Gerçi Başbakan Erdoğan, azınlık temsilcileriyle toplantı yapmış, sözler alınmış ve verilmişti.

Başbakan azınlık açılımının alt yapısı bağlamında olacak, yaptığı bir konuşmada aynen şunları da söylemişti: “Farklı etnik kültürden olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımdı. Bu hataya bazen biz de düştük”.

O, sürekli bir biçimde AB’den, Yunanistan Cumhurbaşkanı’ndan ve ABD Başkanından Türkiye’ye dinsel özgürlükler bağlamında üç hususta baskı yapılmasını talep etti.
Bunlar: vakıf malları, ruhban okulu ve Patriklik için “ekümenik” sıfatının kullanılabilmesi hususlarıydı.

Patrik, çarmıhı hafife alıyor!Patrik Bartholomeos iddialarını daha da ileri taşımak için harekete geçti ve Amerikan CBS Televizyonu’nda yayınlanan “60 Dakika” programında, “Türkiye’de azınlık olmak suç değil, ama biz kendimizi ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyoruz” diyerek yeni bir tartışma başlattı. Patrik, “Burası bizim için Kudüs kadar kutsal topraklardır.

Bazen çarmıha gerilsek de burada kalmayı tercih ediyoruz” diye sözlerini sürdürmüş. Bu sözler üzerine sunucu, “Kendinizi çarmıha gerilmiş gibi mi hissediyorsunuz?” diye sorunca Patrik “Evet” yanıtını veriyor.

Açılımdan önceki ve sonraki patrik
Diğer yandan Bartholomeos bir din adamıdır ve tutarlı olmak gibi bir mecburiyeti vardır.

Halbuki O, “Türkiye’de kendimizi çarmıha gerilmiş gibi hissediyoruz” sözlerinin tam aksini dört yıl önce Kapadokya’da yaptığı bir konuşmada dile getirmişti. 3 Temmuz 2005 yılında Ürgüp Perissia Otel’de düzenlenen tören sonrasında Fener Rum Patriği Bartholomeos, şunları söylemiş:

“Ben bu memleketin çocuğuyum, kendimi hiç yabancı hissetmiyorum, ne Anadolu’da, ne Trakya’da, ne İstanbul’da. Bu memleketin çocuğuyum...
/...Biz buranın yabancısı değil, yerlisiyiz ve böyle kalacağız, böyle hissediyoruz. Kendimizi hiçbir zaman bu memleketin halkından ayırmamışızdır” demişti.

Açılımların faturası!

Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz, iktidarın “Açılım” konusunda yarattığı büyük beklentilerdir. Patrik, Türkiye’nin bir açılım zafiyeti yaşadığının farkındadır.

Bu nedenle de Türkiye’yi suçlayarak, baskı üstüne baskı yaptırarak sonuç almaya çalışıyor.

‘Kürt açılımı, Ermenistan açılımı, Suriye açılımı, Kuzey Irak açılımı oluyor da Patrikhane açılımı neden sözde kalıyor’ diye kendine göre yakınıyor.

Onun için Lozan’mış, Yunanistan’ın tutumuymuş ya da Türkiye’nin duyarlılıklarıymış çok da fazla önem taşımıyor.

Patrik, televizyona yaptığı son bir açıklamada bu durumu şöyle açıklıyor: “Ruhban Okulu meselesi devamlı askıda kalırsa, eninde sonunda AİHM’e başvurmak zorunda kalacağız. Ancak bunun için yeni seneyi bekleyeceğiz.../

...Hükümetin açılımlarını görünce çok umutlandık. Fakat olmuyor, olmuyor”. Patrik, hazır Türkiye açılım moduna girmişken içeride ve dışarıda kamuoyu oluşturup, sonuç almaya çalışıyor. Açılımlar dolaysıyla Türkiye’nin önüne konulan ve konulacak olan faturaların nasıl tahsil edileceğini çok fazla beklemeden herkes görecektir.

Tuesday, December 22, 2009

Yılmaz ÖZDİL Ağzında lokma varken suikast yapılmaz...

Suikast krokisi subayın ağzında.

Albay krokiyi çiğnerken basıldı.Binbaşı krokiyi yutmaya çalıştı.Isırırken kroki koptu.Krokiyi boğazından çıkardılar.Suikastçı krokiyi yedi.

*Yersen...

*“Valla biz vurduk” demelerine rağmen, şakır şakır asker vuranların PKK’lı olduğuna inanmıyorlar, suikastla suçlanan yarbaylar onuruna yediremeyip kendi kafasına sıkıyor...

Bunlar hâlâ mahalleden geçen subayların peşinde.

*Bakın, neymiş o suikastçının adı?E.Y.B.Olsa olsa, Embesil Yani Bu’nun kısaltılmış hali herhalde!

*Çünkü, sanırsın, Mısır piramitlerinin gizemli dehlizlerinde yaşıyor Bülent Arınç, nerde oturduğu bilinmiyor...

Halbuki, o mahalleye her gün önünde arkasında vaiyynn diye bağıran eskortlar, korumalarla geliyor, kapısının önünde de polis kulübesi var, anaokulundaki çocuğa sor, aha şurası diye göstersin...

Ama bizim albay suikastçı, elinde krokiyle adres arıyor iyi mi!
*(Kestane ağacına sırtını ver, 20 adım yürü, pastane var orda, dön ordan, ver sırtını pastaneye, 20 adım yürü, kestane ağacı göreceksin, arkasına sotalan filan.)
*Üstelik, manifaturacıda Kalaşnikof var, sokağı tarıyor; bu arkadaş albay olmuş, suikast yapacak, tabancası bile yok.

*Şöyle bi diyalog mesela...- Kimi vurcaz komtanım?- Arınç’ı.
- O kim?
*Reflü olduk gari, her Allah’ın günü gazete mutfaklarına kurulan darbe marbe ziyafetlerini kimse yemiyor...
N’aapsınlar, tatlı niyetine, mahalleden geçen subayları “Kroki yiyen suikastçı” diye servis etmeye başladılar... Yerseniz artık.


SUİKAST TİMİ SALAK ÇIKTI!/ Mehmet Tezkan

Bülent Arınç’a suikast girişimi haberinden bir şey anladınız mı?
Valla ben anlamadım..
Haberi okudum, gülsem mi, ağlasam mı bilemedim..
Ya birileri bizi salak zannediyor ya da hakikaten bu işlere kalkışanlar gerçekten salak..

*Nedenini anlatayım..Cumartesi akşamı 23.40’ta güvenlik birimleri bir ihbar üzerine Çukurambar 1424’üncü caddede bulunan iki aracı durduruyor..
Araçlardan birinde albay, ötekinde binbaşı var..
Binbaşının üstü aranırken, yutmak için ağzına bir kâğıt attığı görülüyor..
Hemen üstüne atlıyorlar, ağzından kâğıdı çıkarıyorlar..‘Cadde 1424’ diye devam eden bir adres yazılı..
Bakıyorlar, Bülent Arınç’ın evi!..
Adamlar özel harpçiymiş..
Yani iyi yetişmiş, iyi eğitilmiş subaylar..
Peki bu kadar iyi yetişmiş insanlar üç kelimelik bir adresi akıllarında tutamamış mı?
Yazıp yanlarında taşıyorlar?
İkide bir bakıyorlar?
Aynı zamanda bu kadar salaklar mı?
Sabah gazetesi Arınç’ın evinin adresini açık açık yazmış..1424’üncü cadde bilmem ne apartmanıymış..
Binbaşı düzeyine gelmiş özel eğitimli asker bu bir satırlık bilgiyi bile ezberleyemiyorsa vay ordunun haline!..
*Manzara şöyle miydi..
Öndeki araçta binbaşı, arkadaki araçta albay..
Binbaşının evinde suikast yapacakları veya suikast planlayacakları kişinin adresi..
Kâğıda baka baka ilerliyor..
1424’üncü cadde..
İhsan apartman değil, Yüksel değil..Kâğıda baka baka Arınç’ın evini arıyorlar..
Küt diye enseleniyorlar..
Bu kadar mı salaklar..Köşedeki bakkala sorsalardı bari..
Şu adresi tarif etsene deseler..
Daha kolay bulurlardı..*
Bir gazeteye göre iki subay 20 gündür izleniyormuş..
Demek ki albay ile binbaşı 20 gündür 1424’üncü caddede keşif yapıyor..
20 gündür Arınç’ın oturduğu apartmanın adını öğrenememişler hâlâ kâğıda bakıyorlar..
20 gündür ezberleyememişler veya 1424’üncü caddedeki koca apartmanı
20 gündür bulamıyorlar..
Salaklık valla!
Üç satırlık adresi akıllarında tutamıyorlar ama tedbiri elden bırakmamışlar..
Enselenince de küt mideye..
Herhalde kolay yutsun diye yanlarında şaşal da vardır!
*Başka ne olmuş olabilir?
Olay pek bu şekilde değildir ama birileri böyle bir senaryo yazıp tedavüle sürmüştür..
Enteresan olsun diye!
Heyecan yaratsın diye!
İyi güzel de beşinci sınıf Amerikan filmlerinde bile bu kadar kötü senaryo yoktur..
Herhalde senaryoyu yazanlar milleti salak zannediyor..
Ne versen gidiyor!
*Millet film izleye izleye bu işleri öğrendi..
Suikast hazırlığındaki iyi yetişmiş bir subayın gideceği adresi kâğıda yazıp sokak sokak aramayacağını herkes bilir..
*Her neyse bu işte bir acayiplik var..
Her yönüyle salakça dedik ama boş değil..
Altında bir bit yeniği var..
Kokusu yakında çıkar..
Başbakan Yardımcısı Çiçek olayın önemli olduğunu söyledi..
Yani basit bir kâğıt yutma hadisesi değil..
Bekleyelim!..
Erbakan o parayı tek başına mı lüpletti ki; sadece o ödüyor?/
Mustafa Mutlu

Anayasa Mahkemesi, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Refah Partisi’ni 16 Ocak 1998’de kapattı.

Tüm varlığının da Hazine’ye devredilmesine karar verdi.
RP yönetiminin, Hazine’den alınan yardımı parti teşkilatına dağıtılmış gibi gösterdiği iddia edildi.
Mahkeme bu iddianın doğruluğunu araştırmak üzere bilirkişi görevlendirdi.
Bilirkişi raporlarında şu ilginç tespit yer aldı:
“Genel merkezin, 200 kilo sucuk, 400 kilo kaşar, 500 kilo zeytin ve 100 teneke beyaz peynir ile rozet, çakmak ve anahtarlık aldığı ve bunun karşılığında 118 milyar lira ödediği, alınan yiyeceklerin kullanım yerlerinin belirlenemediği, dolayısıyla bu paranın da Hazine zararı olduğu...” ***
İşte; bu raporla başladı meşhur “Kayıp Trilyon Davası...”
Başta Erbakan olmak üzere; aralarında Abdullah Gül’ün de bulunduğu 78 kişinin ‘özel evrakta sahtecilik’ ve Siyasi Partiler Kanunu’na muhalefetten cezalandırılmaları isteniyordu...
Dava, üç yıl sürdü.

Mahkeme suçu sabit gördü, bunun için de 139 ayrı sahte belge kullanıldığını tespit etti.
Mahkemenin kararını Yargıtay da onadı ve Erbakan hakkındaki hapis cezası kesinleşti.
Erbakan bu cezanın bir bölümünü önce yazlık evinde çekti; sonra eski öğrencisinin insafı sayesinde “Cumhurbaşkanı” affıyla kurtuldu...

Ama; Erbakan ve arkadaşları, o zamanki kurla 6 milyon dolar eden 1 trilyon lirayı iade etmedi... Borç, bugün 12 trilyon liraya ulaştı!
***
Bu paranın tahsili için başlatılan hukuki süreç de nihayet geçtiğimiz günlerde tamamlandı...

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, Erbakan’ı Kayıp Trilyon davasındaki 12 milyon TL’yi ödemeye mahkûm eden mahkeme kararını onadı.

Böylece Erbakan’ın Ankara, İstanbul ve Altınoluk’taki ev ve arsalarının satışı için hiçbir hukuki engel kalmadı!
***
Tablo açık:
Erbakan ve arkadaşları suçlu...
Dolaylısıyla, hukukun kestiği parmak acımaz!
Ama... Bu gerçek, Erbakan’ın uğradığı açık haksızlığı görmemizi de engellememeli:
Eğer o para “yendiyse”, Erbakan tek başına yemedi...
Yasalara aykırı bir şekilde “buharlaştırıldıysa” o 139 sahte belgeyi Erbakan tek başına düzenlemedi...
Bu davanın başlangıçtaki sanıklarından bir bölümü (bugünkü Cumhurbaşkanı dahil olmak üzere) sahip oldukları dokunulmazlık zırhı sayesinde, yargılanıp aklanmak bir yana, ifade bile vermediler...
Oysa; bu skandalda en az Erbakan kadar onların da payı olduğu iddiası hâlâ geçerliliğini koruyor...***
Şimdi...
Refah Partisi’nin o dönemdeki bütün yöneticilerine soruyorum:
Rahat uyuyabiliyor musunuz abiler?
Kemalizm Ve Özelleştirme

Birkaç yıl önceydi. Yabancı bir gazeteci ve işadamı grubuna konuşma yapmıştım. Bitiminde sordular:-Türkiye'nin gündeminde özelleştirme var. Kemalizm devletçilik ilkesi ile bu bağdaşır mı?Şimdi benzer sorularla Türkiye'nin çeşitli köşelerinde karşılaşıyorum.. Bu sorunun yanıtını verebilmek için de, önce Atatürk'ün devletçilik ilkesini anlatmak gerekiyor.

***Atatürk'ün kendisi, 1935 yılında İzmir Fuarı'nın açarken devletçilik anlayışını şöyle anlatmıştı:"Türkiye'nin uyguladığı devletçilik, sosyalizm kuramcılığının ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir.

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Bireylerin özel girişimini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok yapılamayanları göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline almasıdır."Aynı yıl, Atatürk'ün partisinin programında devletçilik tanımı şöyle noktalanıyordu: "İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapımcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir."Atatürk için devlet bir "amaç" değil, halkın mutluluğu için, üreten ve hakça paylaşan bir toplum için sadece bir "araç"tı.

Dönemin iktisatçılarının da kabul ettikleri gibi, Kemalizmin devletçiliği, sosyalizm ile vahşi kapitalizm arasında üçüncü bir yoldu. Devlet işletmelerinin piyasa kurallarına, verimlilik ilkelerine göre işletilmesi öngörülüyordu.

Atatürk daha 1925'lerden sonraki ilk Sanayi Bankası girişiminde, KÜT'lerden sözederek şöyle demişti:"-Bu sistemin de birtakım sakıncaları var. Bunlar bir tüccar gibi çalışmıyorlar. Bir tüccar gibi çalıştırmalıyız, yoksa kısa zamanda bozulurlar!.."Atatürk'te "ekonomik gücü halka yayma" düşüncesi vardı.

Kamu işletmelerinin kurulmasını, verimli işler hale gelmesini ve "halk"a devirlerini öngörüyordu. Ama halktan alınan vergilerle oluşturulan bu işletmelerin, yerli ya da yabancı çıkar çevrelerine "peşkeş" çekilmesini öngörmüyordu. Devlet o yoldan sağlayacağı kaynaklarla, yeni yatırımlar yapacaktı.Kemalist devlet, hem yatırımcı hem de sosyal adaletçi idi. O dönemin fabrikalarında okul vardı, hastane vardı, işçilere lojman vardı.. Kemalist devletçilikte, toplum yararını gözetmek de vardı, özel kesime destek olmak da. Ama özel çıkarları, halkın genel çıkarlarının önüne geçirme yoktu.Hele hele, devletin talan edilmesine göz yummak, ya da talan aracı olmak hiç yoktu!
* * *Atatürk dönemi sadece siyasal ve toplumsal açıdan değil, ekonomik açıdan da büyük bir atılım dönemi idi. Yıkıntılar üzerinde bir "ekonomik mucize" gerçekleştirilmişti o dönemde.. Üstelik de Osmanlı'nın borçları ödenirken ve tek kuruş dış yardım almadan..

Tarımda, tüm Cumhuriyet dmneminin yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 3,5. Son yıllarda yüzde "eksi 2".. Ve Atatürk döneminde yüzde 7,6.Sanayide, tüm Cumhuriyet dmneminin yıllık ortalama büyüme hızı yüde 6,4. Son yıllarda yüzde 1,7..

Ve Atatürk döneminde yüzde 9,6.Enflasyonda, tüm Cumhuriyet yılı ortalaması yıllık yüzde 17,7. Son yıllar ortalaması yüzde 85.. Ve Atatürk dönemi ortalaması, bazı kaynaklara göre yüzde 4, bazı kaynakalra göreyse yüzde "eksi 2"...1929-39 yılları arasında, bütün dünyada toplam sanayi üretimi artışı yüzde 19. Türkiye'de ise yüzde 96..

Türkiye, Japonya ve Rusya ile birlikte, dünyada en hızlı kalkınan üç ülkeden birisi.Üstelik de fiyat artışı olmamış. Türk lirası dolara karşı değer kaybetmemiş, tersine değer kazanmış. Ve de Türk emekçisi, Batı'dakiler gibi ezilmemiş, sömürülmemiş, sosyal ve siyasal hakları için kan dökmemiş..

* * *Türkiye'de KİT'ler, Kemalizme karşı olan iktidarlar eliyle kötü işletmeler haline getirildiler. "Arpalık" oldular. Özel çıkarlara kaynak aktarmanın, devlet eliyle bazı kişileri zenginleştirmenin aracı oldular. Ucuz siyasal çıkarlar uğruna, "işçi deposu" yapıldılar.Ama Özal döneminin ortalarına kadar, gene de kârlı idiler.Önce zarar eder hale getirildiler. Sonra da "Bakın ekonomiye yük oluyorlar, özelleştirelim! diye ortaya çıktılar.

Bu oyun, Karabük Demir-Çelik İşletmeleri'nin kapatılma kararı ile büsbütün çirkinleşmiştir..
30 Kasım 1993 günü, işletmeye Ankara'dan gönderilen bir yazı ile "beş trilyon liralık zarar" gösterilmesi emrediliyordu. 5 Nisan 1994 tarihli ekonomik paketle de, ekonomiye bu akdar yük olan bir işletmenin kapatılacağı açıklanıyordu.
Fransız Alcatel firmasının eski müdürlerinden birisi, Türkiye'deki bir özelleştirme olayı için şöyle demişti:"-Biz TELETAŞ'ı öldürmek için aldık. Asya pazarında ayağımıza fazla basıyordu!.."

* * *İngiltere'de on yıllık özelleştirme deneyiminin sonuçları, Hürriyet'teki bir köşe yazısında şöyle özetlenmişti:"Özelleştirmenin açtığı işsizlik yarası toplumdaki suç oranını arttırdı. Devlet, düzeni sağlayamaz hale geldi. İkitidar partisi, bugün Thatcherizm'in bedelini ödeyemez duruma geldi.."İngiltere'de 11 yaşındaki bir Hintli çocuğa, okula giderken yanında bıçak taşıma izni verilmiş..
Özelleştirme ideolojisinin açtığı ortamda, İngiliz devleti artık Hintli olmaktan başka "suç"u olmayan bir çocuğu korumaktan bile aciz!
Türkiye'de kişi başına düşen yıllık gelir, yaklaşık olarak İngiltere'dekinin onda biri kadar. Üstelik ülkemiz, dünyada gelir dağılımı en bozuk on kadar ülke arasında yer alıyor...
Peki Kemalizmin özelleştirmeye yanıtı nedir?Çok açık!Toplumun "genel yararı"nın gerektirdiği durumlarda özelleştirmeye evet!..
Ama gene toplumun "genel yararı"nın gerektirdiği durumlarda da, yeni işletmeler kurmaya ya da devleştirmeye de evet!...
Kemalizm için amaç ne "devlet"tir, ne de "özel girişim".. Amaç "toplum"dur! Amaç toplumun daha sağlıklı ve daha mutlu olmasıdır!

Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI

Monday, December 21, 2009

Değerli yurtseverler;

Ciddi sağlık sorunlarıyla baş etmeye çalıştığı bir dönemde, ülkemizde estirilen faşist rüzgarların sonucu olarak, şimdilerde -yeni doğan torununu bile göremeden- yurt hasreti çekmeye mecbur bıraktırılmış, eli öpülesi gerçek aydınlarımızdan, ÇEV eski başkanı Gülseven Güven Yaşer’in, son yapıtı “Ufkun Ötesinde Ne Var?” Togan Yayıncılık tarafından Kasım 2009’da yayınlanmış bulunmaktadır.

Kapkaranlık bir eğitim (ve toplum) manzarasıyla karşılaşmamızı sağlayan ve okudukça, dehşetten dehşete sürüklenip dona kalacağınız bu kitabın önsözünden kısa alıntıları dikkatlerinize sunmaktayım.

Kitap, tüm yurttaşlar, eski-yeni siyasetçiler, asker-sivil bürokratlar -özellikle milli eğitim bürokratları- ve her kademedeki laik eğitimciler tarafından mutlaka okunması gereken bir yapıttır.

Kitapta sergilenen ve ülkeyi er-geç toptan yıkıma götürecek bu korkunç tablonun değişebilmesi, ancak ve ancak yurt ve yurttaşlık bilinci körelmemiş seçkin aydınlarının önderliğinde cumhuriyeti savunan tüm partilerin, cumhuriyet kurumlarının ve demokratik kitle örgütlerinin vakit geçirmeksizin el ele vererek mücadeleye girişmeleriyle mümkün olabilecektir.

Saygılarımla,

Mehmet Kunt


“Ufkun Ötesinde Ne Var?”ın önsözünden...

“Bu kitap, 1950’ler sonrasını, 1980’leri, 2000’leri ve bu uzun yıllar boyunca genç kuşaklara verilen Cumhuriyet felsefesi karşıtı öğretileri ve ezberleri belgeliyor. Üniversitelerde, meydanlarda, okul kapılarında gösteri yapan militan gençlerin, türbanlı kızların dünyalarını kuran yayınları örnekliyor.

Tarikatlerin gerçek bir organı gibi görev yaparak, Anayasal görevlerini, tarikat ve cemaatler lehine kullanan resmi kurumları, bakanlıkları, İBDA C’nin, Fetullahçıların, Süleymancıların, genç beyinlere özel olarak ulaştırılan öğretilerini sergiliyor.

Bu kitap, yaşadığımız bu günlerin başlangıcını anlatıyor. Kimler, ne zaman, nasıl, nerede ve niçin bu rollere soyundular? Genç Cumhuriyetin çağdaş değerlerini, aydınlığını yok etmeye nasıl yürüdüler?...

...Yıllarca, siyasette dinin bir araç olarak kullanılmasını, siyasetçilerin din istismarlarını , din, ticaret, tarikat bağlantılarını görmezden geldik. Görmek istemedik.

Yaşanan göçler; ulusuna, ülkesine ve Ata’sına bağlı, inançlı Anadolu insanını, büyük kentlerin acımasız, yoz ve insani duygulardan yoksun bölgelerine fırlatıp atıyor. İşsizliğin, ekonomik zorlukların yaşattığı korkular insanların umudunu tüketirken yaşamları ucuzlatıyor, en kutsal değerleri yıpratıyor. Yalnız ve çaresiz insanların sığınacağı güç, moral değerler ve din oluyor. Burada örgütlenmiş tarikatların insanlarımızı ezen, öğüten sömürüleri ve karanlık dünyaları devreye giriyor.

Eğer böyle giderse, birgün Türkiye’de de mollalar, ılımlısı ve radikaliyle kol kola girerek güçlerini birleştirebilirler. Bu güzel ülkeyi kısa zamanda bir İran, Afganistan, Pakistan yapar, aydınlanmış, çağdaş değerlerle bütünleşmiş bu toplumu, kadını-erkeği ile ortaçağı yaşayan o toplumlara benzetebilirler. Epeyce de yaklaştılar.

21. yüzyılda toplumun, Cumhuriyet idealindeki hayattan kopartılıp başka hayatlara ve dünyalara yönlendirilmek istendiği günleri yaşıyoruz Genç kuşaklar üzerinde oynanan bu oyunlara, bu yanlışlara karşı sesimizi çıkarmadığımız sürece, bir açıdan yaşananların suç ortağı oluyoruz.

Bugün durum, Türkiye’nin geleceğini oluşturacak genç kuşakların eğitimi ile ilgili kararların parçası olmamızı gerektiriyor.

Ülkede devam eden zorlu bir mücadele var, hatta bir savaş bu. Onurla umursamazlık arasında bir seçim. Özgür düşünce ile taassup, aydınlık ile karanlık arasında, doğru ile yanlış arasında bir seçim.

Toplumun geleceği ile ilgili, hayati bir seçim...

Bugün etkin bazı kişi ve kurumların sadakati ne yazık ki ülke sınırlarını aşıyor.Kimi politik çıkarları için susuyor, kimi ekonomik çıkarları için...

Kimi de yoksulluktan, cehaletten, bilgisizlikten susuyor, konuşamıyor...

Oysa zaman konuşma zamanıdır. Siyasal erke ses çıkaranlara, susmayanlara ve susmayı reddedenlere destek zamanıdır.

Hepimiz endişeli, mutsuz ve güvensiziz. Hele gençler, yeni kuşaklar... Onlar daha da yalnız, suskun ve çaresizler. Bu dünyada robotlar gibi dolaşıp, sadece dinci ve bölücü otorite figürleri tarafından, onlara öğretilen düşünce kalıplarını daha fazla yaşamak istemiyorlar. Onlara aydınlanmayı, özgür düşünceyi, gerçek birey olma şansını ne zaman vereceğiz.

Bu gerçeği görmezden gelmek çok büyük bir hata! Bugün çağdaşlığa, özgür düşünceye, pozitif bilime giden tüm yollar tıkalı. Türkiye Cumhuriyetinin devlet okulları bugün koyu bir dini taassubun kol gezdiği eğitim kurumları haline geldi. Özel tarikat okullarını söylemeye gerek yok. Liselerde açılan mescitlerde, Cumhuriyetin reddettiği, öğretmen kılığında bir takım softalar ders veriyor ve öğrenciler Cuma günleri namaz kılmak için ders saatlerinde, otobüslerle gizlice camiye götürülüyorlar.

Kim olduklarını, gerçeğin ne olduğunu bile artık bilmiyor çocuklarımız. Bilgisiz, bilinçsiz bir dünyada yanlış inançların, ayrılıkçı güçlerin kıskacında eğilip, bükülüyorlar ve boyun eğiyorlar. Sanki Osmanlı’yı yeniden yaşıyoruz. Kaybettiğimiz bu çocuklar, ezberlenmiş aynı diyaloglar, aynı söylemlerle kendilerini nasıl bir çıkmaza soktuklarının farkında olamayacaklar. Daha sonra olsalar bile, artık o çemberi kolayca kırıp dışarı çıkamayacaklar.

Her gün karşımıza, karmakarışık olmuş toplum ilişkileri, çürümüş, yok olmuş değerler, çağdaşlık idealleri, politikalar, politikacılar çıkıyor. Yanlış ve kasıtlı söylemler, vurgular, detone sesler giderek artan bir tempoda hepimizi ve toplumu sarmalamış durumda...

Hepimiz biliyoruz; siyasetçisi, bürokratı, iş dünyası ve medyası ile koca bir ülke, suç işleyen tarikatlar ve uzantılarına karşı sessiz kaldı. Onlar da resmi ve kaçak Kur’an kurslarıyla, imam hatip okullarıyla ülkeyi parselleyip önce çocuklarımızı esir aldılar. Anadolu’nun yoksul ve sahipsiz çocukları bunların karanlık ellerindeydi, biliyorduk.

Gerçeği haykıran aydınların, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, yüksek yargının söylemleri ne yazık ki toplumda etkili olamadı!

Sonuç 21. yüzyıl Türkiyesinde açıkça, pervasızca sergileniyor artık. Onların şimdi, kendi siyasetçileri, bürokratları, iş adamları, gazetecileri ve güvenlik güçleri var. Ve Cumhuriyeti esir aldılar!..

Yaşadığımız toplumun acılarını anlamak ve çözümlerinde rol almak daha fazla sorumluluk gerektiriyor. Eğer, bu günlerin, karanlık ve korku dolu bu dönemin sona ermesi sizce de isteniyorsa, bir şeyler yapmanızın zamanıdır.

Hiçbir şey, harekete geçen cehalet kadar korkunç olamaz diyor Goethe.”
Gülseven Güven Yaşer, 8 Mart 2009

Not:
[Kitap, Çağdaş Eğitim Vakfı’ndan (Tel: 0212 297 69 79 – 80 – 81) ve
Togan Yayıncılık’tan (Bizim Avrasya Yay. Tel: 0212 585 66 28 – 0212 518 22 94) temin edilebilir.]