KÜRT HALK HEYETİNİN LOZAN’A GÖNDERDİĞİ TARİHİ MEKTUP
“Bu günlerde ( Lozan Konferansı görüşmeleri sırasında) İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un Kürtlere bağımsızlık verilmesi fikrini ortaya atarak, Kürtlerin koruyucusu tavrını takınmasını, hayret ve şaşkınlıkla karşıladık.
Biz Kürtler, Turan neslinden bir kavimiz. Milli hatıralarımız ve özelliklerimizden dolayı Türkler bize, “yiğit ve cesur” anlamına gelen “Kürt” ismini vermişlerdir. Kürt adıyla anılan ve büyük hizmetleri geçen kahramanların isimlerinin yaşaması amacıyla Deminan, Hayderan, Kureyşan ve Lolan gibi isimler kabile ve aşiretlere verilmiştir.
Bu aşiretler bugün anavatanın Doğu Türklerini oluşturmaktadı r. Kürtlerin 1876 tarihinden önceki ve sonraki durumları araştırılacak olursa, “İranlı misyonerler”in aşiretler üzerinde yaptıkları çalışmaların sonucunda Kürtler kendi öz dilleri olan Türkçe lehçesini ve öz kültürlerini yavaş yavaş kaybettiler.
Bundan dolayı Erzurum, Van, Bitlis ve Musul taraflarındaki aşiretler, Farsçadan başka bir şey olmayan, Kırmanç adı verilen Farisi lehçeyi konuşmaya başladılar. Bu misyoner faaliyetlerinden az etkilenen, Harput ve Diyarbakır taraflarındaki Kürt aşiretler ise ana dilleri olan Türkçe lehçesi ile karışık Zaza lehçesini konuşmaya başladılar.
Bu Öz Türkoğlu Türkler’i Yavuz Sultan Selim Han, Kürtlerin hanı Şeyh İdris-i Bitlisi’ye gönderdiği fermanla kendi ülkesine dahil etti. O günden bu güne kadar, Türk akrabalarının şefkat ve himayelerinde huzurlu ve rahat yaşamakta ve Türk lehçesi ile de konuşmaktadırlar.
Yukarıda yapılan değerlendirmeden sonra, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’a soarrız ki; İranlıların dilini biraz konuşmakla, o millete mensup olunduğu kabul edilirse, İngilizlere de dahil her milletin durumu tartışılır.
Doğu ülkelerini istila eden ve genellikle dünyanın kendi toprakları içerisinde olmasını hayal eden İngilizlerin, diğer milletlerin kabullenemediğ i “müstemleke” kelimesinin yerine kulağa hoş gelmeyen ve aynı anlamı taşıyan “manda” kelimesinin de aslında aynı şey olduğunu Kürtler anlamıştır.
Dünyadaki zenginlik kaynaklarına sahip olmak isteyen İngilizlerin, 10/12si Türk olan Musul’u ve petrol kaynaklarını biz Müslüman Türk’lere çok görmesini hayretle karşılıyoruz. Lozan Konferansı’nda İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un, Dersim (Tunceli) ve Bitlis olaylarından bahsederek tek millet olan Türk ve Kürt arasına ayrılık düşünceleri
sokma gayretini biz Kürtler anladık.
Biz Kürtler, Avrupa ve İngiliz diplomatlarının parlak vaatlerinin altında kendi menfaatlerinin olduğunu biliyoruz. Ve, bundan dolayı kendi direniş kuvvetlerimizi oluşturduk. 1917 yılında İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon gibi bağımsızlık vaatlerinde buluna Ruslara biz Kürtler: “Bizi anavatandan hiçbir kuvvet ayıramaz. Bizim rahata kavuşmamız sizin hemen bu topraklardan çekilmenizle olacaktır,” dedik.
İşte bugün bütün Kürtler, Lozan’daki Avrupa ve bilhassa İngiliz diplomatlarına aynı yanıtı veriyoruz. Kürtler bağımsızlıklarını, kendilerini yok edecek yabancılara değil, kendi ailelerinden olan Türk’lere ve Onları temsil eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne emanet etmiştir. Sonuç olarak biz Kürtler, İngiltere yetkili kurul başkanı Lord Curzon’un bizler için fikirler üretmemesini rica eder ve Lozan’daki Temsil Heyetine ve başkanı sevgili hemşerimiz (Kürt) İsmet Paşa hazretlerine başarılar dileriz.”
Umum Kürt Amele ve Esnaf Cemiyeti
İstanbul’daki Umum Kürtler adına Reisi Salih Kahya adına Lolan aşiret reisi ve Sabık Erzurumlu İsazade Ahmet, Kürt Gençler Cemiyeti Düzerzadesi Dersimli Mehmet Sabri.
Kaynak: 24 Kânun-u Sani (1339 - 24 Ocak 1923) Devlet Arşivleri Genel Müd. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, HR.İM, 60/
Tuesday, January 26, 2010
Gazze’ye yardıma koşanlar, maden ve TEKEL işçilerine neden kayıtsız?
Sabahattin Önkibar22 Ocak 2010
Onlarca, yüzlerce, binlerce araç!
Saatler ve günlerce yol aldı!Rehberleri AKP’den 5 milletvekili!
Hedef Gazze’ydi!
Filistinlilere yardım malzemeleri götürülüyordu!
Dinci medya bu serüveni bir gün atlamaksızın ön sayfalarına taşıdı!Yapılan şeklen olsa da doğruydu!
Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir diyen şanlı bir Peygamberin getirdiği mukaddes dininin gereği yerine geldi.Ancak bir başka doğru daha var!
O şanlı Peygambere göre İslâm’da ayrımcılığın yeri asla yoktu!
Yardımsa ihtiyacı olan herkese yapılmalıydı!Dahası, yardımı siyasi amaca endekslemek ve şova dönüştürmek kabul edilemezdi!
Öyle olduğu içindir ki Müslümanlıkta yapılan yardımların örtülü yani gizli olanı övülür!
Hal bu iken kendilerine güya İslâmcı diyen malum zevat bütün dünya önünde davulla-zurnayla güya yardım taşıdılar!
Tam bu noktada sormaya başlayalım:Sahi Gazze için seferber olan mümin kardeşlerimiz (!) Ankara’da kışın bu dondurucu soğuğunda kazanılmış haklarını korumaya çalışan TEKEL işçilerini neden hiç akıllarına getirmiyorlar?
Niçin bir kez olsun onlara bir sabah sıcak bir çorba götürmeyi düşünmediler?
Öyle ya Müslümanlıksa TEKEL işçilerinin tamamı Müslüman!
Üstelik aralarında çok sayıda başörtülü kardeşimiz de var!
Yoksa onların suçları Filistinli pardon Arap olmamak mı?
İş askere saldırıya geldi mi demokrasi kaplanı kesilen o dinci medya, bir gün olsun bu işçilerin dramını neden yansıtmaz?
Demek ki bunların demokrasisinde işçi ve emeğin hakkı diye bir şey yokmuş!Ama efendim onlar hükümete karşı!Haaa demek ki sizin Müslümanlık ve demokrasi ölçünüz AKP’ye karşı, ya da yandaş olmakla paralel!
Ne yani, AKP yokken bu cihanda Müslümanlık yok muydu?Demek ki din sizin için inanç değil başka bir şey!…
Bir başka örnek Bursa’da çöken maden altında kalan onlarca işçimiz!Üstelik orada hükümete protesto da yok!
Peki Gazze’ye paket taşıyan hangi mümin (!) kardeşimiz, ayda 600 liraya çalışıp yerin 2 bin metre altında toprağa gömülen bu işçilerin ailelerine yardımı hatırladı!Hatırlamazlar çünkü orada siyasi mama yok!
İşte bu güruhtur İslâm’ın ayakbağı olanlar!Bu güruhtur İslâm İslâm deyip İslâm’a zarar verenler!İslâmi literatürde bu gibilere bir şey denilir de, onu ben demeyeyim, siz tahmin edin!KIZMAYIN…
Beceriksiz askerler!
Taraf gazetesi işini görmeye devam ediyor.. Bohçacılar misali her hafta yeni bir hikaye servis ediyor. Hatırlayın kısa bir süre öncesine kadar Kafes diye bir planı gündeme taşımıştı. Kafes yayını bitti, bu sefer Balyoz devreye girdi..
Ne midir Balyoz? Çetin Doğan’ın ihtilal senaryosu imiş!.. Görüyorsunuz Sarıkız, Ay ışığı, Yakamoz, Eldiven ve Çorap (!) bu darbe senaristlerini kesmemiş olacak ki Kafes’den sonra Balyoz’u sunuyorlar..
Komikliğin bu kadarı da fazla. TSK gibi bir yapı bu kadar çok darbe teşebbüsünde bulunur da, birini mi başaramaz?
Üstelik o ordu yakın geçmişte defalarca benzerlerini başarı ile yapmışsa? Hadise şekilde görüldüğü gibi TSK’ya karşı başlatılan psikolojik operasyonun yani yıpratmanın yeni versiyonudur…
Sakın ha bunun için Taraf gazetesine kızmayın, Taraf işini yapıyor.
Kızacağınız adres, ona izin veren AKP iktidarı ile, sızlanmaktan başka bir şey yapamayan Genelkurmay’dır!
ÖDEME PEŞİN…Şemdin Sakık’ta Tayyip aşkı!
Şemdin Sakık’ı biliyorsunuz, PKK’nın kanlı katillerinden, müebbete mahkum. AKP iktidarı bu caninin NTV’ye çıkmasına izin verdi.
Yani gündemde ve popüler olan her fikrin militanı Can Dündar’a teslim eti.
Can Dündar da Kürt açılımı ve referandum öncesinde bunun bedelini peşin ödedi!..
Ne mi yaptı?
Ekranda Tayyip Erdoğan’a övgüler düzdürdü!
Evet asker ve bebek katili Şemdin Sakık, televizyonda Tayyip Erdoğan için “Onun ayaklarının altını öperim” buyurdu..
Niçin mi, Kürtçe televizyona izin verdiği için!..
Şemdin Sakık’ın o sözlerinden sonra ukalalık demeyin ama ben kendimle gurur duydum, sebebi eşkıyanın ayaklarını öptüğü Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmem ve onunla mahkemelerde davalı olmam!
PARASIZ HİZMET…Patrikhane bülbülü TSK’ya sövüyor!
Kezban Hatemi’yi eskilerin deyimi ile zahiren biliyoruz da, batinen tanımıyoruz!
Eşleri Hüseyin Beyler mübarek kurban bayramımızda kurban kesilmesine şiddetle muhalefet ederler.
Kendileri Patrikhane’nin avukatıdır ama bunu para karşılığı yapmadığını söylerler.
Hep merak edip dururum, Müslüman bir avukat para almıyorsa farklı bir dinin tapınağına bu hizmeti niçin yapar ve kendini paralar?
İlginçtir Patrikhane’ye sevgi dolu olan Kezban hanım, iş Türk Silahlı Kuvvetlerine geldi mi, müthiş ceberutlaşıyor ve kıyameti koparıyor.
Önceki akşam yandaş bir TV kanalında Kezban Hatemi’yi yine TSK’ya akıl almayacak lafları ederken gördüm.
Mesela ne mi demiş?
TSK’nın kendi halkına zulüm yaptığı gibi kahredici bir iddiada bulunmuş ve bu şanlı kurumu çetecilikle özdeşleştirmiş!..
Ne diyeyim, Patrikhane sözcüsüne de başkası, yakışmazdı herhalde!..
Sahi Genelkurmay’da adli müşavirlik diye bir birim var mı, varsa ne iş yapar?
Sabahattin Önkibar22 Ocak 2010
Onlarca, yüzlerce, binlerce araç!
Saatler ve günlerce yol aldı!Rehberleri AKP’den 5 milletvekili!
Hedef Gazze’ydi!
Filistinlilere yardım malzemeleri götürülüyordu!
Dinci medya bu serüveni bir gün atlamaksızın ön sayfalarına taşıdı!Yapılan şeklen olsa da doğruydu!
Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir diyen şanlı bir Peygamberin getirdiği mukaddes dininin gereği yerine geldi.Ancak bir başka doğru daha var!
O şanlı Peygambere göre İslâm’da ayrımcılığın yeri asla yoktu!
Yardımsa ihtiyacı olan herkese yapılmalıydı!Dahası, yardımı siyasi amaca endekslemek ve şova dönüştürmek kabul edilemezdi!
Öyle olduğu içindir ki Müslümanlıkta yapılan yardımların örtülü yani gizli olanı övülür!
Hal bu iken kendilerine güya İslâmcı diyen malum zevat bütün dünya önünde davulla-zurnayla güya yardım taşıdılar!
Tam bu noktada sormaya başlayalım:Sahi Gazze için seferber olan mümin kardeşlerimiz (!) Ankara’da kışın bu dondurucu soğuğunda kazanılmış haklarını korumaya çalışan TEKEL işçilerini neden hiç akıllarına getirmiyorlar?
Niçin bir kez olsun onlara bir sabah sıcak bir çorba götürmeyi düşünmediler?
Öyle ya Müslümanlıksa TEKEL işçilerinin tamamı Müslüman!
Üstelik aralarında çok sayıda başörtülü kardeşimiz de var!
Yoksa onların suçları Filistinli pardon Arap olmamak mı?
İş askere saldırıya geldi mi demokrasi kaplanı kesilen o dinci medya, bir gün olsun bu işçilerin dramını neden yansıtmaz?
Demek ki bunların demokrasisinde işçi ve emeğin hakkı diye bir şey yokmuş!Ama efendim onlar hükümete karşı!Haaa demek ki sizin Müslümanlık ve demokrasi ölçünüz AKP’ye karşı, ya da yandaş olmakla paralel!
Ne yani, AKP yokken bu cihanda Müslümanlık yok muydu?Demek ki din sizin için inanç değil başka bir şey!…
Bir başka örnek Bursa’da çöken maden altında kalan onlarca işçimiz!Üstelik orada hükümete protesto da yok!
Peki Gazze’ye paket taşıyan hangi mümin (!) kardeşimiz, ayda 600 liraya çalışıp yerin 2 bin metre altında toprağa gömülen bu işçilerin ailelerine yardımı hatırladı!Hatırlamazlar çünkü orada siyasi mama yok!
İşte bu güruhtur İslâm’ın ayakbağı olanlar!Bu güruhtur İslâm İslâm deyip İslâm’a zarar verenler!İslâmi literatürde bu gibilere bir şey denilir de, onu ben demeyeyim, siz tahmin edin!KIZMAYIN…
Beceriksiz askerler!
Taraf gazetesi işini görmeye devam ediyor.. Bohçacılar misali her hafta yeni bir hikaye servis ediyor. Hatırlayın kısa bir süre öncesine kadar Kafes diye bir planı gündeme taşımıştı. Kafes yayını bitti, bu sefer Balyoz devreye girdi..
Ne midir Balyoz? Çetin Doğan’ın ihtilal senaryosu imiş!.. Görüyorsunuz Sarıkız, Ay ışığı, Yakamoz, Eldiven ve Çorap (!) bu darbe senaristlerini kesmemiş olacak ki Kafes’den sonra Balyoz’u sunuyorlar..
Komikliğin bu kadarı da fazla. TSK gibi bir yapı bu kadar çok darbe teşebbüsünde bulunur da, birini mi başaramaz?
Üstelik o ordu yakın geçmişte defalarca benzerlerini başarı ile yapmışsa? Hadise şekilde görüldüğü gibi TSK’ya karşı başlatılan psikolojik operasyonun yani yıpratmanın yeni versiyonudur…
Sakın ha bunun için Taraf gazetesine kızmayın, Taraf işini yapıyor.
Kızacağınız adres, ona izin veren AKP iktidarı ile, sızlanmaktan başka bir şey yapamayan Genelkurmay’dır!
ÖDEME PEŞİN…Şemdin Sakık’ta Tayyip aşkı!
Şemdin Sakık’ı biliyorsunuz, PKK’nın kanlı katillerinden, müebbete mahkum. AKP iktidarı bu caninin NTV’ye çıkmasına izin verdi.
Yani gündemde ve popüler olan her fikrin militanı Can Dündar’a teslim eti.
Can Dündar da Kürt açılımı ve referandum öncesinde bunun bedelini peşin ödedi!..
Ne mi yaptı?
Ekranda Tayyip Erdoğan’a övgüler düzdürdü!
Evet asker ve bebek katili Şemdin Sakık, televizyonda Tayyip Erdoğan için “Onun ayaklarının altını öperim” buyurdu..
Niçin mi, Kürtçe televizyona izin verdiği için!..
Şemdin Sakık’ın o sözlerinden sonra ukalalık demeyin ama ben kendimle gurur duydum, sebebi eşkıyanın ayaklarını öptüğü Tayyip Erdoğan’a muhalefet etmem ve onunla mahkemelerde davalı olmam!
PARASIZ HİZMET…Patrikhane bülbülü TSK’ya sövüyor!
Kezban Hatemi’yi eskilerin deyimi ile zahiren biliyoruz da, batinen tanımıyoruz!
Eşleri Hüseyin Beyler mübarek kurban bayramımızda kurban kesilmesine şiddetle muhalefet ederler.
Kendileri Patrikhane’nin avukatıdır ama bunu para karşılığı yapmadığını söylerler.
Hep merak edip dururum, Müslüman bir avukat para almıyorsa farklı bir dinin tapınağına bu hizmeti niçin yapar ve kendini paralar?
İlginçtir Patrikhane’ye sevgi dolu olan Kezban hanım, iş Türk Silahlı Kuvvetlerine geldi mi, müthiş ceberutlaşıyor ve kıyameti koparıyor.
Önceki akşam yandaş bir TV kanalında Kezban Hatemi’yi yine TSK’ya akıl almayacak lafları ederken gördüm.
Mesela ne mi demiş?
TSK’nın kendi halkına zulüm yaptığı gibi kahredici bir iddiada bulunmuş ve bu şanlı kurumu çetecilikle özdeşleştirmiş!..
Ne diyeyim, Patrikhane sözcüsüne de başkası, yakışmazdı herhalde!..
Sahi Genelkurmay’da adli müşavirlik diye bir birim var mı, varsa ne iş yapar?
Monday, January 25, 2010
Yurtsever Bilim Adamlığı
Mustafa Balbay
25 Ocak 2010
1990’lı yıllarda art arda gelen aydın kıyımlarının ilk kurbanı Prof. Muammer Aksoy oldu.
Muammer Hoca, 31 Ocak 1990’da evinin önünde kurşunlanarak katledildi.
Düğmeye basılmıştı!..
7.3.1990’da Çetin Emeç…
4.9.1990’da Turan Dursun…6.10.1990’da Doç. Bahriye Üçok…
24.1.1993’te Uğur Mumcu…
21.10.1999’da Prof. Ahmet Taner Kışlalı…
18.12.2002’de Dr. Necip Hablemitoğlu…
Her şey bir yana katledilen her aydın, kapatılan bir kütüphane demek.
Yukarıdaki acı listede yer alan aydınlarımızın tümüyle, az çok tanışıklığım oldu.
Prof. Aksoy’la ilk, Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’na yazısını getirdiği gün tanışmıştım. Bembeyaz saçları karlı bir dağ başını andırıyordu. Cumhuriyet’in ikinci sayfasında çıkması için hazırladığı yazısını bıraktı ve gitti.
Prof. Aksoy, kendisini üniversite yerleşkesine hapsetmemiş, ülke sorunlarıyla yakından ilgili bir aydındı. Sorunlarla ilgilenmesi sadece kaygılanmak değil, çözüm üretmek düzeyinde ve sorumluluğundaydı.
Gün oldu, Türkiye’yi üst düzeyde, Avrupa Konseyi’nde temsil etti, gün oldu tutuklandı, yargılandı…
Yeri geldi üniversitelere yönelik baskıları protesto etmek için bütün akademik kimliklerini iade etti, yeri geldi devletin ulusal petrol davasının savunuculuğunu üstlendi…
***
Falih Rıfkı Atay, ünlü eseri “Zeytindağı”nı şu tümcelerle bitiriyor:
“İşte size bütün kitabın özü; ilim ve vatan adamı olunuz. Hiçbiri yalnız başına, ne sizi ne de milletini kurtarabilir.”
Atay, gerçek aydını ne güzel özetlemiş.
Ne tek başına ilim…
Ne tek başına vatan adamlığı…
İkisi bir arada olmalı ki; toprakla tohum gibi birbirini çoğaltsın…
Prof. Aksoy, işte böyle bir aydındı.
Mevcut yapının haracını yiyen değil…
Ülkesinin geleceğine harç taşıyan bir aydın.
***
Prof. Aksoy, gerçek demokrasiye, güçlü Türkiye’ye örgütlü toplumla ulaşılabileceğine inanan bir aydındı.
Kendisini üniversiteye bu anlamda da hapsetmedi.
Türk Hukuk Kurumu Başkanlığı yaptı.
Zor günlerde, 1985’te Ankara Barosu Başkanlığı’nı üstlendi.
Ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu genel başkanlığını yürüttü, 50 kadar bu yola inanmış insanla birlikte… Amacı Atatürkçü düşünce sisteminin yeni kuşaklara taşınması, yaygınlaştırılmasıydı.
Her şeyden önce sorunları dile getirip dertlenmekten çok, çözüm üretmeye kafa yoran bir aydındı.
Bütün sorunların çözümü için öncelikle eğitim sorununun çözümlenmesi gerektiğine inanan bir kişiydi.
Hukuk adamıydı…
Öyle ki, devletin zarara uğratıldığına inandığı pek çok davada ne yaptı etti, müdahil olmayı başardı.
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin işlevsel olması için yaşamını ortaya koydu.
Geldiğimiz noktaya bakın ki; teröre kurban giden Prof. Aksoy’un genel başkanlığını üstlendiği, kurucusu olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği, terör örgütleriyle, terör olaylarıyla ilişkilendirilmek isteniyor…
Prof. Aksoy’un önünde, demir parmaklıklara tutunup, saygıyla eğiliyorum!
Mustafa Balbay
25 Ocak 2010
1990’lı yıllarda art arda gelen aydın kıyımlarının ilk kurbanı Prof. Muammer Aksoy oldu.
Muammer Hoca, 31 Ocak 1990’da evinin önünde kurşunlanarak katledildi.
Düğmeye basılmıştı!..
7.3.1990’da Çetin Emeç…
4.9.1990’da Turan Dursun…6.10.1990’da Doç. Bahriye Üçok…
24.1.1993’te Uğur Mumcu…
21.10.1999’da Prof. Ahmet Taner Kışlalı…
18.12.2002’de Dr. Necip Hablemitoğlu…
Her şey bir yana katledilen her aydın, kapatılan bir kütüphane demek.
Yukarıdaki acı listede yer alan aydınlarımızın tümüyle, az çok tanışıklığım oldu.
Prof. Aksoy’la ilk, Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’na yazısını getirdiği gün tanışmıştım. Bembeyaz saçları karlı bir dağ başını andırıyordu. Cumhuriyet’in ikinci sayfasında çıkması için hazırladığı yazısını bıraktı ve gitti.
Prof. Aksoy, kendisini üniversite yerleşkesine hapsetmemiş, ülke sorunlarıyla yakından ilgili bir aydındı. Sorunlarla ilgilenmesi sadece kaygılanmak değil, çözüm üretmek düzeyinde ve sorumluluğundaydı.
Gün oldu, Türkiye’yi üst düzeyde, Avrupa Konseyi’nde temsil etti, gün oldu tutuklandı, yargılandı…
Yeri geldi üniversitelere yönelik baskıları protesto etmek için bütün akademik kimliklerini iade etti, yeri geldi devletin ulusal petrol davasının savunuculuğunu üstlendi…
***
Falih Rıfkı Atay, ünlü eseri “Zeytindağı”nı şu tümcelerle bitiriyor:
“İşte size bütün kitabın özü; ilim ve vatan adamı olunuz. Hiçbiri yalnız başına, ne sizi ne de milletini kurtarabilir.”
Atay, gerçek aydını ne güzel özetlemiş.
Ne tek başına ilim…
Ne tek başına vatan adamlığı…
İkisi bir arada olmalı ki; toprakla tohum gibi birbirini çoğaltsın…
Prof. Aksoy, işte böyle bir aydındı.
Mevcut yapının haracını yiyen değil…
Ülkesinin geleceğine harç taşıyan bir aydın.
***
Prof. Aksoy, gerçek demokrasiye, güçlü Türkiye’ye örgütlü toplumla ulaşılabileceğine inanan bir aydındı.
Kendisini üniversiteye bu anlamda da hapsetmedi.
Türk Hukuk Kurumu Başkanlığı yaptı.
Zor günlerde, 1985’te Ankara Barosu Başkanlığı’nı üstlendi.
Ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu genel başkanlığını yürüttü, 50 kadar bu yola inanmış insanla birlikte… Amacı Atatürkçü düşünce sisteminin yeni kuşaklara taşınması, yaygınlaştırılmasıydı.
Her şeyden önce sorunları dile getirip dertlenmekten çok, çözüm üretmeye kafa yoran bir aydındı.
Bütün sorunların çözümü için öncelikle eğitim sorununun çözümlenmesi gerektiğine inanan bir kişiydi.
Hukuk adamıydı…
Öyle ki, devletin zarara uğratıldığına inandığı pek çok davada ne yaptı etti, müdahil olmayı başardı.
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin işlevsel olması için yaşamını ortaya koydu.
Geldiğimiz noktaya bakın ki; teröre kurban giden Prof. Aksoy’un genel başkanlığını üstlendiği, kurucusu olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği, terör örgütleriyle, terör olaylarıyla ilişkilendirilmek isteniyor…
Prof. Aksoy’un önünde, demir parmaklıklara tutunup, saygıyla eğiliyorum!
Eski bir Uğur Mumcu yazısı
Öldürülmesinden dört yıl sonra 26 Ocak 1997'de Uğur Mumcu'nun ardından yazdığım yazı hem o günleri anlatıyor, hem de o günden bu güne bu cinayetin üstünün aynen örtülü olduğunu!..
2009 Ocağında bu yazıyı bu gözle okuyalım..
“Şarkılar türküler söyleyerek, mumlar yakıp ağıtlar düzenleyerek Uğur Mumcu’ya karşı görev görevlerini yerine getirdiklerine inananlar yanılıyor.
Hele hele Mumcu’yu anma bahanesi ile kalabalığın içerisinde boy gösteren ikinci cumhuriyetçiler, PKK yandaşları,federasyon taraftarı,Atatürk düşmanları,sermayenin eteğine yapışmış ihanet şebekeleri, ölümün yıl dönümünde rahmetlinin ruhunu sızlatan unsurlardır.
Hazin bir rastlantıdır....
Değerli yazar, namuslu yurtsever Uğur Mumcu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarına göz diken bir eşkıya çetesi ile çetenin ortağı hainleri ve onların destekçisi gizli servislerin işbirliklerini belgelemeye çalışırken öldürüldü. Ölümünün dördüncü yıldönümünde bir kısım para babaları Türkiye’nin bölünmesine çanak tutuyorlar. Mumcu sokaklarda anılırken, bir kısım televizyon ekranlarında Türkiye’de Kürt Devleti kurulmasının hak olduğu yolunda görüşler açık seçik sergileniyor! Uğur Mumcu’yu anma programlarında en hamasi yaklaşımları sergileyen,onu göklere çıkaran televizyonlar, ardından TÜSİAD raporuna sığınıp devletin terör örgütüne teslimiyetine çanak tutmaktan geri kalmıyorlar!.
Oysa Uğur Mumcu bunlara asla yandaş değildi... Ulusal devletin, alçakça oyunlara hedef yapılmasına kesin karşı çıkıyordu. Uğur Mumcu federasyon arayışları içinde olanların karşısında sert bir kaya olarak en önemli bir engeldi... Federasyoncular Mumcu’yu hedef almıştı... Batılı gizli servislerin satın aldığı işbirlikçiler Türkiye’yi federasyonlara hazırlamalarına engel gördükleri Mumcu’yu ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Satılmışlar,Uğur Mumcu’yu ABD’nin karanlık kuruluşlarına şikayet bile ettiler!.. Graham Fuller, Paul Henze gibi CIA artıkları bunların Rand Corporation adlı Türkiye’ye kefen biçen kuruluşları, bunlara sunulan Mumcu aleyhine raporlar ve ardından gelen vahşi saldırı...
Uğur Mumcu medyaya sızdırılan “ajanmuhbirler ” tarafından,1992 yılında Batılılara şu kelimelerle şikayet ediliyordu.
”Kürtler gasp edilmiş insanlığını istiyor. İletişim araçlarından faydalanmak istiyor, TV- radyo istiyor. Bilmem ki bizim bir kısım basınımız ne istiyor? Şu bizim milliyetçi sayın yazarlarımız,şu zararı da söyleseler söyleselerde rahatlasak.Milliyetçi bir takım yazar gazeteci,terör terör durmadan hiçbir şey olmaz diyorlar”.
Bunlar , şikayet satırlarıydı işte...Mumcu’yu ABD’nın karanlık kuruluşlarına “Kürt devletinin önünde engel” diye şikayet eden mektuplar kimin? Yaşar Kemal’in bu işlerle ilgisi nedir?... Semra Özal.Turgut Bey adına Yaşar Kemal’den mektup istemiş midir.?
Bitiremediği kitabında Apo’nun devlet muhbiri olduğunu açık açık yazıyor Uğur Mumcu!... Kimse de neden merak edip soruşturmuyor konuyu?. Kim nerede kullanmış Apo’yu?!
Ömer Topal’ın katillerini bulacağız diye yeri, göğü birbirine katan muhteremler, Uğur Mumcu’nun öldürülmesine neden bu kadar kayıtsızdır?
Topal cinayetinin takipçisi medya gülleri arasında Mumcu öldürüldüğü gün bayram eden satılmışlar vardır. Bu satılmışlar sayesinde şimdi bu ülkenin yeminli düşmanları televizyon ekranlarında, gazetelerde kendilerini kolayca seslendirebiliyorlar…”
Ya şimdi?!.
Behiç KILIÇ
Öldürülmesinden dört yıl sonra 26 Ocak 1997'de Uğur Mumcu'nun ardından yazdığım yazı hem o günleri anlatıyor, hem de o günden bu güne bu cinayetin üstünün aynen örtülü olduğunu!..
2009 Ocağında bu yazıyı bu gözle okuyalım..
“Şarkılar türküler söyleyerek, mumlar yakıp ağıtlar düzenleyerek Uğur Mumcu’ya karşı görev görevlerini yerine getirdiklerine inananlar yanılıyor.
Hele hele Mumcu’yu anma bahanesi ile kalabalığın içerisinde boy gösteren ikinci cumhuriyetçiler, PKK yandaşları,federasyon taraftarı,Atatürk düşmanları,sermayenin eteğine yapışmış ihanet şebekeleri, ölümün yıl dönümünde rahmetlinin ruhunu sızlatan unsurlardır.
Hazin bir rastlantıdır....
Değerli yazar, namuslu yurtsever Uğur Mumcu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarına göz diken bir eşkıya çetesi ile çetenin ortağı hainleri ve onların destekçisi gizli servislerin işbirliklerini belgelemeye çalışırken öldürüldü. Ölümünün dördüncü yıldönümünde bir kısım para babaları Türkiye’nin bölünmesine çanak tutuyorlar. Mumcu sokaklarda anılırken, bir kısım televizyon ekranlarında Türkiye’de Kürt Devleti kurulmasının hak olduğu yolunda görüşler açık seçik sergileniyor! Uğur Mumcu’yu anma programlarında en hamasi yaklaşımları sergileyen,onu göklere çıkaran televizyonlar, ardından TÜSİAD raporuna sığınıp devletin terör örgütüne teslimiyetine çanak tutmaktan geri kalmıyorlar!.
Oysa Uğur Mumcu bunlara asla yandaş değildi... Ulusal devletin, alçakça oyunlara hedef yapılmasına kesin karşı çıkıyordu. Uğur Mumcu federasyon arayışları içinde olanların karşısında sert bir kaya olarak en önemli bir engeldi... Federasyoncular Mumcu’yu hedef almıştı... Batılı gizli servislerin satın aldığı işbirlikçiler Türkiye’yi federasyonlara hazırlamalarına engel gördükleri Mumcu’yu ortadan kaldırmayı planlıyorlardı. Satılmışlar,Uğur Mumcu’yu ABD’nin karanlık kuruluşlarına şikayet bile ettiler!.. Graham Fuller, Paul Henze gibi CIA artıkları bunların Rand Corporation adlı Türkiye’ye kefen biçen kuruluşları, bunlara sunulan Mumcu aleyhine raporlar ve ardından gelen vahşi saldırı...
Uğur Mumcu medyaya sızdırılan “ajanmuhbirler ” tarafından,1992 yılında Batılılara şu kelimelerle şikayet ediliyordu.
”Kürtler gasp edilmiş insanlığını istiyor. İletişim araçlarından faydalanmak istiyor, TV- radyo istiyor. Bilmem ki bizim bir kısım basınımız ne istiyor? Şu bizim milliyetçi sayın yazarlarımız,şu zararı da söyleseler söyleselerde rahatlasak.Milliyetçi bir takım yazar gazeteci,terör terör durmadan hiçbir şey olmaz diyorlar”.
Bunlar , şikayet satırlarıydı işte...Mumcu’yu ABD’nın karanlık kuruluşlarına “Kürt devletinin önünde engel” diye şikayet eden mektuplar kimin? Yaşar Kemal’in bu işlerle ilgisi nedir?... Semra Özal.Turgut Bey adına Yaşar Kemal’den mektup istemiş midir.?
Bitiremediği kitabında Apo’nun devlet muhbiri olduğunu açık açık yazıyor Uğur Mumcu!... Kimse de neden merak edip soruşturmuyor konuyu?. Kim nerede kullanmış Apo’yu?!
Ömer Topal’ın katillerini bulacağız diye yeri, göğü birbirine katan muhteremler, Uğur Mumcu’nun öldürülmesine neden bu kadar kayıtsızdır?
Topal cinayetinin takipçisi medya gülleri arasında Mumcu öldürüldüğü gün bayram eden satılmışlar vardır. Bu satılmışlar sayesinde şimdi bu ülkenin yeminli düşmanları televizyon ekranlarında, gazetelerde kendilerini kolayca seslendirebiliyorlar…”
Ya şimdi?!.
Behiç KILIÇ
TURKIYE'NIN NAMUSU UGUR MUMCU'YA UGURLAR OLSUN
Suikastçılar izlenmedi’
Haberler25 Ocak 2010
IŞIK KANSU
ANKARA – Araştırmacı-yazar Mustafa Yıldırım; Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’ya yönelen suikastları gerçekleştirenlerin, önceden deneme gereği kimi yerleri bombaladıklarını anımsattı. Devleti yönetenlerin, o dönemde İran kaynaklı terörün PKK terörü kadar önemli olduğunu kabul edip yalnızca bu konularla ilgili birimler oluşturulmamasını eleştiren Yıldırım, “Cinayetler işlendi, öldürülenlerin önderlikleri, yol göstericilikleri, örnek alınası mücadele güçleri ortadan kalktı” dedi.
Yıldırım; Aksoy, Üçok, Mumcu ve Kışlalı suikastlarına ilişkin sorularımıza şu karşılıkları verdi:
- Dosyada hükümlülerin Türkiye’de hiç izlenmeden çalışma yapabildiklerine ilişkin ipuçları var mı?
- Yalnızca Ankara’daki olayları ele alırsak suçlular işe Muammer Aksoy’u öldürmekle başlamadılar. Deneme gereği bazı yerleri bombaladılar. Diyanet Vakfı’nın satış yerini yaktılar. Hac olaylarında, militanları kanlı bir saldırıyla etkisizleştiren Arabistan devletine tepki duyarak Ankara’da bir diplomatik görevliyi, Gazze olaylarına karşılık da İsrail elçilik görevlisini ve Amerikalı bir teknisyeni öldürdüler. Örgütün serbestçe yayın yaptığı, Ankara’nın merkezinde lokaller açtığı, eğitim kursları düzenlediği düşünülürse, ne ölçüde izlendikleri de anlaşılabilir.
- Sanırım, hükümlüler işledikleri cinayetleri yargılama sırasında tümüyle reddetme gibi bir tutum içine de girmediler…
- Her davada olduğu gibi “Umut Davası” adı verilen yargılama sürecinde de, başlangıçta böyle bir tutum almışlar; ama daha sonra bazıları “pişmanlık yasasından” yararlanmak için ya da ideolojik kararlılıkla eylemlerini reddetmemişlerdir.
- Kudüs Ordusu’nun hedefinde neden Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı vardı?
- Şurası açıktır ki; bu kişiler, “İslam devrimi” girişimleri önünde önemli engeller oluşturabilecek, toplumda saygınlığı ve etkinliği tartışılmaz yazar, araştırmacı ve bilim insanlarıdır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel ilkelerine, araştırmalarıyla, konuşmalarıyla, yazıları ve kitaplarıyla, sahip çıkan Uğur Mumcu’nun varlığı, İslam devrimi önünde en büyük engeldi. Uğur Mumcu yalnızca ilkeleri korumakla kalmıyor; somut olayların izini sürerek, kanıtlarını sergileyerek devletin kurumlarını da bu konularda sürekli olarak göreve çağırıyor; yöneticilerini uyarıyordu. Hem de hiçbir kişi, örgüt ve kurumdan çekinmeden!
Mumcu tek başına savaştı
- Sizce Uğur Mumcu’nun, cinayeti gerçekleştirenler açısından en rahatsız edici yanı neydi?
- Devletin temel yapısını değiştirmek için kestirme bir yola gidilmekteydi. İktidarı ele geçirmenin önündeki en büyük engel olan Silahlı Kuvvetleri kökten ele geçirmek için bir yöntem geliştirilmişti. Belirli çevrelerin, cemaatlerin, tarikatların yönlendirmesine çok, ama çok açık olan din esaslı liseleri bitiren gençlerin Harp Okulu’na girmesinin önünü açmak için yasa tasarısı hazırlanmaktaydı.
Uğur Mumcu, işte bu değişikliğe karşı, neredeyse tek başına savaşıyordu. Son yazılarından birinin de bu konuda olduğunu unutmamak gerekir. Cinayet sonrası tepkiler üzerine bu yasa değişikliği gerçekleştirilememiştir.
- Çetin Emeç ve Turan Dursun’u katleden ekiple Ankara’da cinayet işleyenler arasında bir bağ var mı?
- İstanbul’daki suikastçılar ayrı bir gruptur. Onlar da pek çok kez İran’a gidip gelmişler. Birbirinden bağımsız görünen; ama bazen akrabalıklarla, geçmiş örgütsel bağlarla birbirleriyle ilişkili olabiliyorlar. Gruptan gruba geçenler de var. Ancak en önemlisi, İran ajanlarının suikastlarda, adam kaçırmalarda grupları ya da kişileri birbirinden habersiz kullanmış olmalıdır. Bir başka yöntem de geçerlidir: Kişiler, yayınlarda hedef gösterilebiliyor, eylemci gruplar da “vaziyetten vazife çıkararak” cinayet işleyebiliyorlar. Bu yönteme “yerinde zuhur” diyorlar.
İranlı ajanlar, başka ülkelerde gerçekleştirdikleri suikastlarda benzeri yöntemler kullanmışlardır. Öncelikle o ülkelerde öldürülecek kişileri izleme, istihbarat toplama çalışmaları gerçekleştirilmiş; daha sonra diplomatik maskeli gruplar silahları taşımış; vurucu gruplar ayrıca ülkeye girmiş ve işi tamamlamış; silahlar yine diplomat maskelilerce ülkeden çıkarılmıştır.
Haberler25 Ocak 2010
IŞIK KANSU
ANKARA – Araştırmacı-yazar Mustafa Yıldırım; Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’ya yönelen suikastları gerçekleştirenlerin, önceden deneme gereği kimi yerleri bombaladıklarını anımsattı. Devleti yönetenlerin, o dönemde İran kaynaklı terörün PKK terörü kadar önemli olduğunu kabul edip yalnızca bu konularla ilgili birimler oluşturulmamasını eleştiren Yıldırım, “Cinayetler işlendi, öldürülenlerin önderlikleri, yol göstericilikleri, örnek alınası mücadele güçleri ortadan kalktı” dedi.
Yıldırım; Aksoy, Üçok, Mumcu ve Kışlalı suikastlarına ilişkin sorularımıza şu karşılıkları verdi:
- Dosyada hükümlülerin Türkiye’de hiç izlenmeden çalışma yapabildiklerine ilişkin ipuçları var mı?
- Yalnızca Ankara’daki olayları ele alırsak suçlular işe Muammer Aksoy’u öldürmekle başlamadılar. Deneme gereği bazı yerleri bombaladılar. Diyanet Vakfı’nın satış yerini yaktılar. Hac olaylarında, militanları kanlı bir saldırıyla etkisizleştiren Arabistan devletine tepki duyarak Ankara’da bir diplomatik görevliyi, Gazze olaylarına karşılık da İsrail elçilik görevlisini ve Amerikalı bir teknisyeni öldürdüler. Örgütün serbestçe yayın yaptığı, Ankara’nın merkezinde lokaller açtığı, eğitim kursları düzenlediği düşünülürse, ne ölçüde izlendikleri de anlaşılabilir.
- Sanırım, hükümlüler işledikleri cinayetleri yargılama sırasında tümüyle reddetme gibi bir tutum içine de girmediler…
- Her davada olduğu gibi “Umut Davası” adı verilen yargılama sürecinde de, başlangıçta böyle bir tutum almışlar; ama daha sonra bazıları “pişmanlık yasasından” yararlanmak için ya da ideolojik kararlılıkla eylemlerini reddetmemişlerdir.
- Kudüs Ordusu’nun hedefinde neden Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı vardı?
- Şurası açıktır ki; bu kişiler, “İslam devrimi” girişimleri önünde önemli engeller oluşturabilecek, toplumda saygınlığı ve etkinliği tartışılmaz yazar, araştırmacı ve bilim insanlarıdır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel ilkelerine, araştırmalarıyla, konuşmalarıyla, yazıları ve kitaplarıyla, sahip çıkan Uğur Mumcu’nun varlığı, İslam devrimi önünde en büyük engeldi. Uğur Mumcu yalnızca ilkeleri korumakla kalmıyor; somut olayların izini sürerek, kanıtlarını sergileyerek devletin kurumlarını da bu konularda sürekli olarak göreve çağırıyor; yöneticilerini uyarıyordu. Hem de hiçbir kişi, örgüt ve kurumdan çekinmeden!
Mumcu tek başına savaştı
- Sizce Uğur Mumcu’nun, cinayeti gerçekleştirenler açısından en rahatsız edici yanı neydi?
- Devletin temel yapısını değiştirmek için kestirme bir yola gidilmekteydi. İktidarı ele geçirmenin önündeki en büyük engel olan Silahlı Kuvvetleri kökten ele geçirmek için bir yöntem geliştirilmişti. Belirli çevrelerin, cemaatlerin, tarikatların yönlendirmesine çok, ama çok açık olan din esaslı liseleri bitiren gençlerin Harp Okulu’na girmesinin önünü açmak için yasa tasarısı hazırlanmaktaydı.
Uğur Mumcu, işte bu değişikliğe karşı, neredeyse tek başına savaşıyordu. Son yazılarından birinin de bu konuda olduğunu unutmamak gerekir. Cinayet sonrası tepkiler üzerine bu yasa değişikliği gerçekleştirilememiştir.
- Çetin Emeç ve Turan Dursun’u katleden ekiple Ankara’da cinayet işleyenler arasında bir bağ var mı?
- İstanbul’daki suikastçılar ayrı bir gruptur. Onlar da pek çok kez İran’a gidip gelmişler. Birbirinden bağımsız görünen; ama bazen akrabalıklarla, geçmiş örgütsel bağlarla birbirleriyle ilişkili olabiliyorlar. Gruptan gruba geçenler de var. Ancak en önemlisi, İran ajanlarının suikastlarda, adam kaçırmalarda grupları ya da kişileri birbirinden habersiz kullanmış olmalıdır. Bir başka yöntem de geçerlidir: Kişiler, yayınlarda hedef gösterilebiliyor, eylemci gruplar da “vaziyetten vazife çıkararak” cinayet işleyebiliyorlar. Bu yönteme “yerinde zuhur” diyorlar.
İranlı ajanlar, başka ülkelerde gerçekleştirdikleri suikastlarda benzeri yöntemler kullanmışlardır. Öncelikle o ülkelerde öldürülecek kişileri izleme, istihbarat toplama çalışmaları gerçekleştirilmiş; daha sonra diplomatik maskeli gruplar silahları taşımış; vurucu gruplar ayrıca ülkeye girmiş ve işi tamamlamış; silahlar yine diplomat maskelilerce ülkeden çıkarılmıştır.
Thursday, January 21, 2010
Anıtkabir’e denizaltıyla saldıracaklar /Yılmaz ÖZDİL
Şok diye bi program vardı.
*“Şok... Şok... Şok... Playboy yıldızı Anna Nicole Smith, haftada bir gün zevk için Edirne Genelevi’ne gelerek ücretsiz amme hizmetinde bulunuyor sayın seyirciler!”
*N’oldu biliyor musunuz?Kuyruk oldu!Edirne Valisi açıklama yaptı...“Öyle bir hanım
çalışmamaktadır!”
*Halbuki, programın başında sonunda “Bu bir mizah programıdır” yazıyordu.İnandıramadılar.
*“Çevireceğiniz numaradan önce Graham Bell’in doğum tarihini tuşlarsanız, telefonla bedavaya görüşebilirsiniz” diye haber yaptılar... “Benim telefon galiba arızalı” diye hücuma uğrayan Telefon İdaresi, ertesi sabah beyanat vermek zorunda kaldı; resmi kurum olduğu için “Manyak mısınız” diyemedi, “Külliyen yalan” dedi.
*Adnan Menderes döneminde gizli bir projeyle uzaya gönderilen, ancak, daha sonra ödenek yetersizliği nedeniyle geri getirilemeyen Türk astronotun oğlunu çıkardılar canlı yayına... Millet ağlamaktan helak oldu zavallı yavrucağın dramına...
Mermiyi dişiyle yakalayan adamı gösterdiler, kendini vurduranlar oldu! Klozetten çıkıp, insanların kıçını ısıran yaratık haberi de yaptılar, Cine 5 şifresini kıran sprey haberi de...
Laboratuvarda tüplü müplü bir deney yaptılar, “Sigara paketlerindeki parlak kâğıtlarda gümüş var, işte böyle ayırabilirsiniz” dediler, adamın biri malı mülkü sattı, belediyenin çöp ihalesini aldı.
*700 hafta yayınlandı!*Sonra kaldırıldı...Çünkü, zor oldu ama, gerçek olmadığı 700 hafta sonra nihayet anlaşıldı ve izlenme oranı düştü.
*Nedendir bilmem, aralarında benim de bulunduğum 137 gazetecinin desteğiyle gerçekleştirilecek olan Balyoz Darbesi’ni okuyunca,“Şok” geldi aklıma.
*Şok... Şok... Şok...F16 düşürtecekler.
Cami bombalayacaklar.
Halka ateş açılacak.200 bin kişi tutuklanacak.On yüz milyon baloncuk olacak.
*E haliyle soruyor bazı okurlar:“Ne diyorsunuz bu işe?”
*Ne diyeyim kardeşim... Edirne Valisi bi açıklama yapar herhalde.
22 Ocak 2010
Şok diye bi program vardı.
*“Şok... Şok... Şok... Playboy yıldızı Anna Nicole Smith, haftada bir gün zevk için Edirne Genelevi’ne gelerek ücretsiz amme hizmetinde bulunuyor sayın seyirciler!”
*N’oldu biliyor musunuz?Kuyruk oldu!Edirne Valisi açıklama yaptı...“Öyle bir hanım
çalışmamaktadır!”
*Halbuki, programın başında sonunda “Bu bir mizah programıdır” yazıyordu.İnandıramadılar.
*“Çevireceğiniz numaradan önce Graham Bell’in doğum tarihini tuşlarsanız, telefonla bedavaya görüşebilirsiniz” diye haber yaptılar... “Benim telefon galiba arızalı” diye hücuma uğrayan Telefon İdaresi, ertesi sabah beyanat vermek zorunda kaldı; resmi kurum olduğu için “Manyak mısınız” diyemedi, “Külliyen yalan” dedi.
*Adnan Menderes döneminde gizli bir projeyle uzaya gönderilen, ancak, daha sonra ödenek yetersizliği nedeniyle geri getirilemeyen Türk astronotun oğlunu çıkardılar canlı yayına... Millet ağlamaktan helak oldu zavallı yavrucağın dramına...
Mermiyi dişiyle yakalayan adamı gösterdiler, kendini vurduranlar oldu! Klozetten çıkıp, insanların kıçını ısıran yaratık haberi de yaptılar, Cine 5 şifresini kıran sprey haberi de...
Laboratuvarda tüplü müplü bir deney yaptılar, “Sigara paketlerindeki parlak kâğıtlarda gümüş var, işte böyle ayırabilirsiniz” dediler, adamın biri malı mülkü sattı, belediyenin çöp ihalesini aldı.
*700 hafta yayınlandı!*Sonra kaldırıldı...Çünkü, zor oldu ama, gerçek olmadığı 700 hafta sonra nihayet anlaşıldı ve izlenme oranı düştü.
*Nedendir bilmem, aralarında benim de bulunduğum 137 gazetecinin desteğiyle gerçekleştirilecek olan Balyoz Darbesi’ni okuyunca,“Şok” geldi aklıma.
*Şok... Şok... Şok...F16 düşürtecekler.
Cami bombalayacaklar.
Halka ateş açılacak.200 bin kişi tutuklanacak.On yüz milyon baloncuk olacak.
*E haliyle soruyor bazı okurlar:“Ne diyorsunuz bu işe?”
*Ne diyeyim kardeşim... Edirne Valisi bi açıklama yapar herhalde.
22 Ocak 2010
Wednesday, January 20, 2010
Ülkenin En Gözde Mesleği : Katillik
Açık İstihbarat
Türkiye'de en son gelişmeler, katilliğin en gözde meslek haline geldiğini netleştiriyor. Yıllarca on binlerce kişinin kanına giren Gladio'nun Türkiye'nin kaderine İliştirdiği Terörist Öcalan, hücresinden yazı yazmaya , örgüt yönetmeye devam ederken; medya tarafından siyasi lider muamelesi görüyor.
Keza; bugün Ağca isimli, Gladio'nun diğer bir iliştirilmiş teröristinin basın toplantısına tanıklık edeceksiniz. Askerden kaçmak için son zamanların en komik bahanesinin arkasına sığınan Ağca; havari mavisi giysileri ile karşınıza çıkıp kontrollü meczup rolünü oynayacak ve o "muhteşem" İngilizce'si ile bir yandan Hollywood'da bir rol, bir yandan hayatını kurtarmaya çalışacak.
Bu tabloyu; Şemdin Sakık isimli teröristi, karşısına alıp, bir sivil toplum eylemcisi muamelesi Can Dündar tamamlıyor. Diyarbakır Cezaevi'nde özel izinle yapılan röportajında, Sakık'ın umutsuz aşk hikayesini gözümüze sokuyor. Bir katili takım elbisesi ile karşımıza adam olarak oturtuyor.
Aşk; Can Dündar'ın elinde yavşaklaşıyor, sıradanlaşıyor, bir katilin riyakar gülümsemesine bürünüyor. Bu ülkede; tercihinize göre, onbinlerce masumu uyuşturucu parası için öldürüp kendinizi halk lideri de ilan ettirebilirsiniz...
Bir gazetenin genel yayın yönetmenini katledip, çıkışınızda film yıldızı havalarına da girebilirsiniz.
Ya da ; terörist yamağından başka bir şey olmayıp, kendinize entellektüel aşık portresi de çizdirebilirsiniz.
Dink'in eşi ; "Bir çocuktan katil yaratan karanlığı" sorgulama gereğinden bahsetmişti.
Bu soruya ; "bir yavşaktan gazeteci yaratan aymazlığı" sorgulamak gereğini de eklemek gerekiyor.
Açık İstihbarat
http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8546
Açık İstihbarat
Türkiye'de en son gelişmeler, katilliğin en gözde meslek haline geldiğini netleştiriyor. Yıllarca on binlerce kişinin kanına giren Gladio'nun Türkiye'nin kaderine İliştirdiği Terörist Öcalan, hücresinden yazı yazmaya , örgüt yönetmeye devam ederken; medya tarafından siyasi lider muamelesi görüyor.
Keza; bugün Ağca isimli, Gladio'nun diğer bir iliştirilmiş teröristinin basın toplantısına tanıklık edeceksiniz. Askerden kaçmak için son zamanların en komik bahanesinin arkasına sığınan Ağca; havari mavisi giysileri ile karşınıza çıkıp kontrollü meczup rolünü oynayacak ve o "muhteşem" İngilizce'si ile bir yandan Hollywood'da bir rol, bir yandan hayatını kurtarmaya çalışacak.
Bu tabloyu; Şemdin Sakık isimli teröristi, karşısına alıp, bir sivil toplum eylemcisi muamelesi Can Dündar tamamlıyor. Diyarbakır Cezaevi'nde özel izinle yapılan röportajında, Sakık'ın umutsuz aşk hikayesini gözümüze sokuyor. Bir katili takım elbisesi ile karşımıza adam olarak oturtuyor.
Aşk; Can Dündar'ın elinde yavşaklaşıyor, sıradanlaşıyor, bir katilin riyakar gülümsemesine bürünüyor. Bu ülkede; tercihinize göre, onbinlerce masumu uyuşturucu parası için öldürüp kendinizi halk lideri de ilan ettirebilirsiniz...
Bir gazetenin genel yayın yönetmenini katledip, çıkışınızda film yıldızı havalarına da girebilirsiniz.
Ya da ; terörist yamağından başka bir şey olmayıp, kendinize entellektüel aşık portresi de çizdirebilirsiniz.
Dink'in eşi ; "Bir çocuktan katil yaratan karanlığı" sorgulama gereğinden bahsetmişti.
Bu soruya ; "bir yavşaktan gazeteci yaratan aymazlığı" sorgulamak gereğini de eklemek gerekiyor.
Açık İstihbarat
http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8546
Subscribe to:
Posts (Atom)